Kürt Açılımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürt Açılımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2011 Perşembe

Sevgili İçişleri Bakanımız, ne diyorsak tersinden anlayınız!

Kısa süre önce “Kürt sorunu nedir? Arıyorum, bulamıyorum!” demeciyle gündeme gelen İç İşleri Bakanı İdris Şahin 26 Aralık 2011’de önemli bir açıklama yaptı. Sayın bakan; Hobbes ve Hegel gibi düşünürlerin öğretilerinden bir sentez oluşturarak, terörle mücadele adına düşünce ve ifade özgürlüğünün ayaklar altına alınmasını salık verdi. Bakan Şahin’in bu açıklaması, Türkiye’nin kirli devlet olma yolunda 1990’lara dönmekle kalmayıp 1984’e kadar gideceği korkusu yarattı. Açıklamaya buaradan erişebilirsiniz: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1073629&Date=26.12.2011&CategoryID=78 . Bir grup sanatçının bakanı protesto etmek üzere kaleme aldığı metne aşağıda yer veriyorum. Sanatçılar, bakanı istifaya davet ediyor.

24 Ekim 2009 Cumartesi

Güle Oynaya Eve Dönerken

Türkiye’de son bir haftadır olup bitenleri anlamak yine güç… Her ne kadar atılacak adımların sinyalleri bundan 4–5 ay kadar önce Abdullah Gül ve çeşitli bakanlar tarafından demeçlerinde (açılım adı altında) kısaca belirtilmiş olsa da, Türkiye’nin sürüncemede kalmış sorunlarına bir nevi “shock therapy” uygulandığı kanısındayım. Uzun soluklu ve sonuçlanmama riski yüksek diyaloglara girmek ve bu diyalogları toplumla ve tabi ki muhalefetle paylaşmak yerine hükümet, kapalı kapılar arkasında formüle edilmiş planları, kamuoyuyla paylaşmadan önce uygulamaya sokarak (örneğin eve dönüş) herkesi şaşırtmaya devam ediyor. Ne yazık ki bu ani uygulamaların toplumdaki tek yansıması şaşkınlık olmuyor. Zaten Ermenistan ile ilişkileri düzeltmeye yönelik atılan adımlardan rahatsız olan halk (ve halkın içindeki homurdanan çoğunluk) televizyon karşısındaki şaşkınlığını kin ve öfkeye dönüştürüyor.

Demokrasilerin doğrudan olmadığı, seçilmiş delegeler tarafından seçmenin dolaylı olarak temsil edildiği ve özellikle Türkiye’de katılımcı da olmadığı tartışılmaz bir gerçek olsa da (yani karar verme aşamasında vatandaşın katkısı, “katılımcılığı” hele ki Türkiye gibi sivil toplumun yeterince aktif olmadığı toplumlarda yok denecek kadar az olsa da) burada tartışılabilecek iki nokta göze çarpıyor: 1) Adaletin üstünlüğü ilkesi ve 2) Şeffaflık. Ben bu iki ilkeden özellikle ikincisine fevkalade önem veriyorum. Orwellci bir evrende yaşamıyoruz belki, ama haberimiz olmadan pek çok şeyin planlanıp, uygulama aşamasında önümüze sunuluyor olması beni oldukça rahatsız ediyor.

“Beğeneceğin bir şey olsa sesini çıkarmazdın ama” diyenler olabilir. Haksız bir eleştiri olur kanımca. Öncelikle alternatifi sunulmayan bir şeyi beğenmem nasıl beklenebilir; belki her iyi uygulamayı kötü kılacak daha iyi bir alternatif vardır toplumsal diyalog aracılığıyla üretilmeyi bekleyen. Sonuçta bizi temsil eden 550 milletvekili, 70 milyonun kafası en çok çalışan azınlığı değil ya? (en üçkağıtçı azınlığı olabilir tabii)

Adaletin üstünlüğü ise, özellikle adaletten ne anladığımızın bağlamsallığına işaret ediyor. Her kavram gibi adalet de zamanla evrilecektir; evrim, adaletin bir parçasıdır. İnsanlar daha refah, özgürlükçü ve “adil” bir dünyayı hayal ettikçe adil olanı belirleyen kurallar da eğrilip bükülecektir. Fakat siz birkaç hafta öncesine kadar tanka taş atan çocukları hapse atıp (ve atmakla tehdit edip), birkaç hafta sonra dağdan inen teröristleri (gerillaları, militanları, içini siz doldurun bu kavramın) kısa bir sorgulama sonrası serbest bırakıyorsanız, adalet tanımını bükmüş olmazsınız, adaletsiz olursunuz. Hukuksal çerçeveyi bırakıp ahlaksal bir çerçeveden olaylara bakmaya çalışırsanız ise, kararlarınız, en azından benim ahlak çerçevemde yozlaşmışlıktan öteye gidemez.

Şimdi de eve dönüşün yurda yansımalarından akılda kalanlar üzerine kısa yorumlar:

1 . Eve dönüş karşılamaları – bir gövde gösterisi. Bence sorulması gereken soru şu: Neden şaşırıyoruz, ne bekliyorduk ki? Hem siyasal bir mesaj taşıyor olması hem de yurda dönenlerin yakınlarının haklı sevinci olarak ele alındığında kutlamalar şaşırtıcı değil. Bence bu karşılamalara reaksiyoner yaklaşmamalı, bu gösteriyi, siyasal mesajı her ne olursa olsun yıllardır bastırılan duyguların dışavurumu olarak değerlendirebilmeliyiz. 25 yıldır sürdürülen direnişte kazanılmış belki de tek zaferdir bu hem Türk hem de Kürtler adına. Militan kıyafetlerini eleştirenler oldu bir de. Televizyon önünde militan kıyafetleriyle el sallayanları takım elbiseye sokmak neyi değiştirir ki? Hele ki onları topluma kazandıramadıktan sonra! Hükümet adına esas sorun şimdi başlıyor; yurda dönenleri yurdun vatandaşı yapabilmek, bu hissiyatı aşılayabilmek.

2. Yurda dönen kimdir? Avrupa’dan gelecek yeni kafilenin, PKK’daki rolü, konumu, görevi nelerdir? Unutulmaması gereken önemli bir nokta, yurda dönenlerin insan öldüren, yani suç işleyen bir organizasyonun mensupları olduğudur. Nasıl ki Ergenekon kapsamında örgüt üyesi olmak suçundan pek çok kişi sorgulanmış ve/ya hapse atılmışsa, yurda dönen PKK’lıların da ciddi bir şekilde sorgulanması ve suçlarının cezasını çekiyor olması gerekiyor. Evet, bağışlamak büyüklük göstergesidir, fakat hoşgörü ve toleransın sınırlarının çok önce aşıldığı bir noktada duruyoruz. Devlet bireyden üstündür ilkesini savunan bir realist olarak yaftalanmak istemiyorum; elbette devlet, bireye karşı sorumlu olmalıdır. Fakat görünmez bir kontratla belirlenen bu sorumluluklar karşılıklıdır ve bir tarafın kontratı feshetmesinin (sebepleri ne kadar meşru olsa ya da olmasa da), alternatifini henüz bulamadığımız bu sistem içerisinde katlanılması gereken sonuçları vardır.

3. Eve dönüş, kimler tarafından planlanmıştır? Abdullah Öcalan, bu planlama sürecinin neresinde yer almaktadır? Abdullah Öcalan’ın açılım ve eve dönüşteki katkısının ne olduğunu açıklamayarak devlet, terör örgütü başına boyun eğmiyor imajının yaratılacağını düşünüyorsa eğer, daha iyi bir mazeret bulmalı.

4. – Şehit ailelerinin gösterileri – Oldukça normal; haykırışları haksız bulamayız. Evladını kaybeden bir annenin (ya da babanın) acısını ne paylaşabiliriz, ne de anlayabiliriz… bu çok hassas bir konu. Fakat şunu da es geçemeyiz ki ne PKK militanları, ne de şehit aileleri, bu tartışmada bir taraftır. Her iki zıt ucu da bu tartışmaya taraf olarak dâhil etmek, çözümsüzlüğün tek bir adım atamadan ilanıdır. Bu demek olmuyor ki şehit aileleri toplumsal diyaloga aktif olarak katılamayacak. Elbette hükümet çözüm önerileri düşünürken diyalog kapsamında dile getirilen görüşleri dikkate almalıdır; fakat politika, tek taraflı hassasiyetler üzerinden oluşturulursa, bir taraf her zaman diyalog dışı, yani politika-dışı kalacaktır.

Ayrıca, bu gösterilerin demokratik olmakla birlikte, her an bir kitle hareketine dönüşebileceğini, fakat Türkiye’deki pek çok kitle hareketi gibi kısa süreli (ve acılı) olabileceğini düşünüyorum. Milliyetçiliğin en kalın damarından beslenen bu gösteriler, ötekini “bizden” olarak gösteren AKP’nin eve dönüş hamlesi sonrası ötekine duyulan nefreti artırıyor. Bu ötekinin içinde AKPli milletvekillerinin de yer alıyor olması şaşırtıcı değil. Özellikle medya aracılığıyla bu tansiyonun düşürülmesi gerekiyor.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Kürt Açılımı Üzerine Düşünceler

Son günlerde gündeme oturan açılım tartışması, sizi bilmem ama beni açılım kelimesinin anlamı ve Türkiye’de açılmayacak ne çok konu olduğu üzerine epeyce düşündürtüyor. Öncelikle neyi açıyoruz: Kürt sorunu, yani Türkiye’de yaşayan azınlık grubun haklarının sorunu. Kökünde insan hakları sorunu olsa da bunu Kürt/azınlık sorunu olarak damgalamak ve tartışmayı kimlik politikası üzerinden yürütmek siyasetçilerin (aslında bir tek siyasetçilerin değil, kategorizasyonu seven siyaset bilimcilerin ve özellikle medyanın da) işine geliyor olmalı ki herkesin ağzına bir Kürt açılımı tamlaması dolanmış gidiyor.

Peki, atılan adımlar bir açılıma mı işaret ediyor, yoksa düğümlenmeye mi? Yani demek istediğim, tartışılan konu, ele alınış biçimiyle haydi bırakın “Kürt sorununu”, insanların zihinlerini açıyor mu? Atalay’ın “sorunu halka açmak/tanıtmak” yönündeki uyarısını her ne kadar doğru buluyorsam da eklemeden edemiyorum: Bunu halka açacak/tanıtacak olanlar kim? Siyasetçiler mi yoksa sivil toplum mu? Ya da siyasetçilerin güdümündeki bazı sivil toplum kuruluşları mı?

Açılım içinde bit yeniği aradığımı düşünenler olabilir. Fakat bunca yıldır bu yenikleri aramadığımız için yaralarımız iltihap topladı.

Bu açılım insanları farklı düşünmeye itiyor mu, yoksa Kürt sorunu yine bir doğu batı tartışması, ya da Türk-Kürt çatışmasına mı indirgeniyor? Siyasetçilerden kaçı bu ülkede açlık ve/ya yoksulluk sınırı altında yaşayan milyonlarca kişinin yaşadığını, on binlerce çocuğun okula gidemediğini, çocuk/doğum anında ölümlerinin hala çok yüksek olduğunu ve Türkiye’de insan haklarının uygulanmadığını, Kürt sorunu olarak adlandırılan problemin de aslında bir her boyutuyla bir hak-sızlık sorunu olduğunu söylüyor? Siyasetçilerden kaçı çıkıp da “Biz siyasetçiler, görevimizi bu güne kadar iyi yapamadığımız için bu gün çözülmemiş sorunlarla uğraşıyoruz, biz bu güne kadar hak üzerinden koltuk sahibi olduğumuz için, hak yiyerek iktidara geldiğimiz için bu sorunu çözemiyoruz diyor?” Her ne kadar kabullenemesek de Erdoğan bunu biraz olsun dile getiriyor… fakat bu dediklerinin arkasına hep yeni bir cümle sıkışıveriyor ve bu cümleler ister istemez insanları sarf edilen sözlerin samimiyetini sorgulamaya itiyor. Örneğin Güneysu meydanında yapılan konuşmadan bir alıntı: “Bu millet ayrılıkçı olanları evelallah bu ülkede iktidara getirmez ve onlara iktidar teslim etmez. Bizim niyetimiz halis samimi. Biz dürüst olarak bu yolda ilerliyoruz. Yaradılanı yaradandan ötürü seviyoruz.”

Kürt açılımı senin için bir iktidar sorunu mu be adam! (Öyle tabi, sen de bir siyasetçisin sonuçta!)

Diyebilirsiniz ki henüz açılım yapılmadığı için açılamamanın sancılarını çekiyoruz. Peki, biz aynı sancıları bundan iki-üç sene önce yine çekmedik mi; yine gündeme bir Kürt açılımı/ya da Kürt sorunu tartışması atılıp birkaç hafta tartışıldıktan sonra rafa kaldırılmadı mı? Eğer iş bekleyip görmeye kaldıysa, yani açılım en nihayetinde olacaktır, sabretmemiz gerekiyor diyorsanız, ben size çekincelerimi biraz daha açık bir dille ifade edeyim.

Ev halkıyla konuşuyorum. Anneannem soruyor, yahu nedir bu Kürtlerle alıp veremediğimiz, neden “insancıkları” biraz olsun rahat bırakmıyoruz, suç hükümetlerde değil de kimdedir? Neden bitmek bilmez bu tartışma?

Yahu gerçekten neden bitmek bilmez bu Kürt sorunu tartışması. Ben size aklımdaki nedeni söyleyeyim, kabul etmek ya da karşı çıkmak size kalmış. Bu tartışma bitmiyor çünkü bu tartışma üzerinden çok rant yiyen var. (Rant yemek kelimesini hak yemek olarak da okuyabilirsiniz) Bakınız şu anda gündemde olan tartışmayla, haftalardır siyaset sahnesinden silinmiş politikacılar, siyaset bilimciler ve araştırmacılar bir anda yeniden popüler oldu. Ana haber bültenleri programın yarısını bu tartışmalara ayırır oldu. Dahası, Kürt açılımı, insanların “show” yapabileceği bir platforma dönüşmekte. O Esra Ceyhan programında “uçan adam” gibi her siyasetçi uçuyor kürsünün arkasında. Külhanbeyi tavırlarıyla siyasetçiler çıkıp, çizgilerinden nasıl ödün vermeyeceğini bağırıyorlar televizyonda.

Aradan bir haftayı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen atılmış somut adım da oldukça az. AKP, bu açılımı kendi başına gerçekleştirecek güce sahip değil mi? Öyleyse neden muhalefetin fikrine danışıyor. (çünkü demokrasi bunu gerektiriyor, değil mi! Bir anda demokrasiye sarılabiliyoruz) Başka yasa tasarılarında hiçe sayılan muhalefet, Kürt açılımında neden bir anda değere biniyor? Neden Arınç TV’lere çıkıp, yaptıkları açılımın yapılmasının AKP’ye puan kaybettirse de gerekli olduğunu söylüyor. AKP’ye puan kaybettirmesi ya da kaybettirmemesi mi burada önemli olan? Bu açılım, yoksa AKP’nin oyunu artırması için mi yapılıyor? Yoksa yerel seçimlerde Kürtlerin yoğun yaşadığı doğu illerinde yaşanan hezimetten çıkarılan bir ders mi sadece Kürt açılımı hükümet için? Bu sorunun Cumhuriyet tarihine dayanan (belki çok daha öncesine) bir geçmişi yok mu bizi ilgilendiren? Neden kimse bunları tartışmıyor?

Ortada bir söz düellosu: Sen misin Bitlis’e Norşin diyen, sen misin Güneysu’ya Potamya dedirtmeyen, sen misin vatanı satan, sen misin ihanet eden. Siyasetçinin açılımdan anladığı ve anlayacağı budur… Sözler üzerinden yaşanan kavgalar; yeri geldiğinde çokkültürcü, yeri geldiğinde ise tekkültürcü olmaktır. Böylece arenada kendini görünür kılmak, gücünü bağırdığın ölçüde göstermektir. Demokrasi, aslında çözümsüzlük için kullanılan bir araca ne de güzel dönüşebilir. Tekrar ediyorum, Erdoğan ve AKP, Kürt açılımında samimilerse, ne diye diğer partilerle söz dalaşına giriyorlar? Sonuçta Erdoğan, bir şehit ailesine gidip Kürt açılımının gerekliliğini anlatabiliyor mu? Ya da Bahçeli ve Baykal, gidip de açılımı gerekli ve gecikmiş gören insanlara gidip açılımı neden desteklemediğini anlaşılır bir dille anlatabiliyorlar mı? Hayır, sadece bağırıyorlar.

Bağırmaya devam ettikleri sürece bu açılım da rafa kalkar, birkaç yıl durur yine pişirilir gelir önümüze.