Demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2015 Çarşamba

Nasıl Bir Başkanlık Sistemi? Başkanlığın Kurumsal Mimarisi Üzerine

ALPER H. YAĞCI



Tayyip Erdoğan taraftarları Erdoğan istiyor diye başkanlıktan yana, muhalifleri ise aynı nedenden ötürü başkanlığa karşı, ancak her iki tarafta da büyük çoğunluk başkanlık sisteminin ne olduğundan habersiz görünüyor. Bu yazıda başkanlık sistemini doğru anlamak için önemli olduğunu düşündüğüm birkaç parametreden bahsedeceğim:


1) Başkanlık sisteminde pek ala koalisyon hükümeti olabilir.
2) Başkanlık sistemi ve federalizm aynı şey değildir, fakat genellikle bir arada bulunurlar ve birbirlerini tamamlarlar.
3) Ülkenin yönetim biçimi için önemli olan, kurumsal mimarinin tüm bu farklı unsurlarının birlikte ortaya çıkardıkları yapı. Son dört beş yılın gelişmelerine bakılırsa, Erdoğan AKP’sinin projesi esasen yönetimdeki “veto oyuncularının” sayısını azaltmak. Başkanlık gibi etiketleri takıntı hale getirmeden, ülkenin bu doğrultuda evrilmesini istiyor muyuz, istemiyor muyuz, onu tartışalım.

11 Eylül 2015 Cuma

Kürt hareketinde üç tarz-ı siyaset


Alper H. Yağcı, 9 Eylül 2015



Önce barış. İlk sözümüz bu olsun. Irkçı linç dalgasının bir an önce sona ermesi ve sorumluların cezalandırılması temennimiz.

Şimdi konuya gelelim.

Türkiye’nin bir Kürt meselesi var. Meselenin özü devletin şimdiye kadar sunduğu aidiyet formülü ve idare biçiminin Kürtleri tatmin etmemesi. Kürt hareketi içinde bu meselenin çözümüne yönelik üç siyasi yaklaşım Haziran 2013’ten beri belirginleşti.

1) Pan-kürdist, yani Türkiye sınırları dışındaki Kürt coğrafyasını da neredeyse içerisi kadar kendine dert edinen bir yaklaşım.
2) Kürt meselesine Türkiye’nin toprak bütünlüğü içinde bir çözüm aramak adına muhafazakar iktidar bloğuna eklemlenme kapısını aralayan bir yaklaşım.
3) Kürt meselesine çözüm ararken Türkiye’nin bütününü sol-demokratik bir vizyonla dönüştürmenin yolunu gözleyen bir yaklaşım.

Her bir yaklaşımın tekabül ettiği bir aktör var. (Aktörlerin eşleştikleri yaklaşımı münhasıran veya öncelikli olarak takip ettiklerini değil, o yaklaşımın diğer aktörlere kıyasla en çok o aktör tarafından takip edildiğini kast ediyorum):

1) PKK’nın faal kurmayları, yani Kandil,
2) Abdullah Öcalan, yani İmralı,
3) HDP, buna da Diyarbakır diyelim.

Elbette bu damarlar arasındaki fark salt ilkesel düzlemde değil. Aktörlerin konumları itibariyle sahip oldukları kaynaklar izlenen siyaseti etkiliyor.

1) Kandil’in elinde Suriyeli ve Iraklı Kürtlerin de katılımıyla dolduruşa gelen silah var,
2) Devletin hapis tuttuğu İmralı’nın elinde uygun reform teklifleri karşılığında iktidar sahibiyle paylaşarak değerlendirebileceği bir miktar sembolik meşruiyet var,
3) Diyarbakır’ın elinde Türkiye’deki diğer siyasi partilerin sahip çıkmadığı toplumsal bileşenlere önerebileceği (ve seçim barajı yakınlarında marjinal etkisi çok yüksek) bir oy pusulası var.

Hasılı, ortaya üç tarz-ı siyaset çıkıyor. Üçünün hükümet karşısındaki tavırları da oldukça farklı.

İmralı, 7 Haziran seçimlerinden önceki süreçte, Kürt meselesini ancak risk almaya kadir güçlü bir liderin çözebileceğine, toplumsal meşruiyet düzleminde de bu girişimin din birliği söylemiyle desteklenmesi gerektiğine inanmış görünüyordu. Bu yüzden başkanlık sistemi teklifine yakındı. Kandil, bu vizyona daha kuşkuyla yaklaşmakla birlikte böyle bir olasılığı taktik düzeyde kullanmaya açıktı. HDP ise kendini kesin olarak başkanlık tasarısının karşısında konumlandırdı. Seçim kazanma (yani baraj geçme) amacı güden bir siyasi parti olarak yapabileceği en rasyonel hareket buydu, ancak bu şekilde İmralı’nın ama daha çok da Kandil’in (ve elbette ki hükümetin) oyun planlarının dışına çıkmış oldu. Dolayısıyla seçimin akabinde hükümet HDP’yi oyun dışına atmak üzere savaş planına geçti. Daha seçimin ertesi gününden başlayarak medyaya yansıyan açıklamalarla partiye 'biraz ağır ol bakalım' mesajları göndermeye başlayan Kandil de savaşa hevesle dahil olarak kendi başına hareket eden bir HDP’nin harcanmasını umursamayacağını (veya bu şekilde HDP’yi hizaya getireceğini umduğunu) göstermiş oldu. Bu sırada Hükümet İmralı’yı askıya aldı, ama geri dönecek ona. Kasım seçimlerine kadar sürecek olan çatışma ortamında Diyarbakır’a saldırılacak, Kandil’e saldırılacak ama İmralı’nın meşruiyeti mundar edilmeyecek.

Diyarbakır ne yapmalı? Benimkine benzer bir perspektiften (yani 'dışarıdan') HDP’ye oy vermiş olanların bu konuda yapacakları çağrıların pek bir hükmü olmayacak ama ideali yazalım: Barışta ısrar, sol-demokrat muhalefette ısrar, Kandil’e karşı cesaret. Bir de toz duman dağıldıktan sonra, daha uzun vadede, meseleye ne gibi bir çözüm aranacağına dair daha net bir tutum. Malum, yıllardır konuşulan çeşitli senaryolar var:

1) Bağımsız devlet. İktidar koltuğuna kim geçerse geçsin Türkiye devletinin buna asla izin vermeyeceği ve bu bahiste uluslararası hukukun desteğini de kolaylıkla arkasında tutacağını hemen ekleyelim.
2) Kürtler için (Rusya Federasyonu içindeki özerk bölgelere benzer) özel bölgesel statü veya Kürt coğrafyasının kabaca bir eyalete tekabül edeceği (biraz İspanya ama daha çok Hindistan’dakine benzer) bir federal yapı.
3) Tüm Türkiye için coğrafi kapsamı küçük birimler (örneğin mevcut il idareleri) bazında güçlendirilmiş (Almanya ve İtalya’dakine benzer) adem-i merkeziyet ve tüm vatandaşlar için genişletilen demokratik özgürlükler.

Bana kalırsa ilk senaryo imkansız, ikinci senaryo olası veya makbul değil, üçüncü senaryo ise Türkiye’nin çıkış yoludur.




1 Şubat 2015 Pazar

Başkanlık sistemi demokratik Türkiye için uygun mu?


Alper H. Yağcı, 31 Ocak 2015


1) En gelişmiş ve en demokratik ülkelerde başkanlık sisteminin uygulandığı iddiası doğru değil, hatta ABD bu konuda bir istisna olarak göze çarpıyor. 2) Parlamenter rejimden başkanlığa geçiş ender bir olgu. 3) Bu olgu ağırlıklı olarak yoksul ve bağımsızlığını görece yeni kazanmış ülkelerde gerçekleşmiş ve zaten demokrasinin kırılgan olduğu bu ortamlarda otoriterliğin pekişmesine araç olmuş. Üstelik, Türkiye demokratik özgürlüklerin seviyesi ve insani kalkınma göstergeleri açısından ABD’den ziyade bahsi geçen bu ülkelerin kimisine yakın. 
4) Erdoğan’ın çizdiği rejim tasviri ABD sisteminden hayli uzak, çünkü başkanlık sisteminin demokratik işleyişi için gerekli olan Amerikan tarzı fren ve denge mekanizmalarına Erdoğan taraftar değil.

6 Ocak 2012 Cuma

Ergenekon gerçekten yargılanıyor mu? Yoksa Ergenekon mu Ergenekon’u yargılayan?



Ergenekon, Balyoz ve derin devleti konu edinen diğer soruşturma ve davalar nereye gidiyor? Eski Özel Harekat Şubesi mensubu emekli polis Ayhan Çarkın’ın itirafları dahil olmak üzere pek çok kişinin açıklamaları ile gündeme gelen, Kürtçü ve solcu hareketleri tasfiye etmek adına devlet kimliği ve kaynakları istismar edilerek halka karşı işlenmiş olan cinayetler ve diğer suçlar kovuşturulacak mı? Yoksa iddia edildiği gibi yalnızca hükümete ve Gülen cemaatine karşı olan eylemler (ve yalnızca hükümete ve cemaata karşı oldukları için) mi kovuşturuluyor? Eski Genelkurmay Başkanı'nı silahlı terör örgütü yöneticiliğinden tutuklu yargılayabilecek kadar güç kazanmış olan yargı (ve gerekli istihbarat dosyalarını sağlayan emniyet), sözü edilen çok ciddi diğer suçların üzerine neden gitmez? Gidiyor da biz mi farkında değiliz, haksızlık yapıyoruz? Yoksa selefini tasfiye etmeye çalışan yeni bir derin devletimiz mi oluyor? Bir vatandaş olarak merak ediyorum. Konuyu ayrıntılı olarak takip etme fırsatı bulan okuyucular; yer, zaman, kişi, dava adı gibi verilere dayanan, spekülasyonun ötesine geçen yorumlarınızı yazının altına bekliyorum.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Sanıkların tutuklu yargılanmasına karar verildi


Yaz bebeğim,

TÜRK MİLLETİ ADINA

Sanık … adresinde mukim, … doğumlu, … oğlu X, ve sanık … adresinde mukim, … doğumlu, … kızı Y; … tarihinde kamu düzenini, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü, ve de fincancı katırlarının ruh sağlığını tehdit eder halde iken emniyet güçleri tarafından suçüstü yakalanarak gözaltına alınmış olup çıkarıldıkları ... nöbetçi mahkemesi tarafından tutuklu yargılanmalarına karar verilerek … cezaevine konulmuşlardır. 

5 Kasım 2010 Cuma

5 Kasim 2010 Bogazici Universitesi olaylari

Bugun Basbakan Recep Tayyip Erdogan Bogazici Universitesi'ndeydi. Onunla birlikte polisler de. 5 yillik Bogazici Universitesi deneyimimde, okulda bir kere bile polis gordugumu hatirlamiyorum. "Alanci karsiti" olarak bilinen bir kulubun (Isletme Kulubu) dort yil boyunca aktif uyesi olan biri olarak, bu dort yilda okula polis girdiyse benim hatirlamam lazim. Kesin girmistir, ama ben hatirlamiyorum.


Bugun okula polis girmis, demokratik hakkini kullanan ogrencileri tartaklamis, kampusu biber gaziyla zehirlemis.

Kampusu romantize etmek degil amacim. Cem Berk Aydin, o kampusu nasil gordugumuzu cok iyi anlatmis http://www.avazavaz.org/ internet sitesinde: "Bugun malum olaylara sahne olan o yasam alaninda biz yillardir istedigimizi soyleyebiliyoruz. Istedigini soyleyebilen digerlerini anlayarak, istedigini soyleyebilen digerlerini yargilamadan, o yasam alanina her bireyin ayri ayri yadsinamaz katkilar yaptiginin farkinda olarak."

Sonra, bugunku olaylarin akillarda silinemeyecek soru isaretleri biraktigini soylemis.

Silinemeyecek soru isaretlerinin ortaya cikmasindan cok, gitgide kalicilasan unlemlerle dolu benim kafam. Demokratiklesmeden anladigi, dort-bes yilda bir secim duzenleyip oylarin cogunlugunu alamasa da iktidar olmak ve her kamu kurumuna kendi yandaslarini getirmek olan bir siyasi hareketin ve onun liderinin gercek ve dinamik bir demokrasiye tahammulsuzlugunun ne ilk ne de son gostergesi bugun olanlar.

Gercek demokrasilerin ayirt edici ozelligi, toplumsal hayati duzenleyen kararlarin bu kararlardan etkilenecek kitlenin katilimiyla alinmasidir. Bu katilim, yalnizca secim mekanizmasiyla saglanmaz. Iki secim arasinda gecen surede alinan kararlarin kitlenin katilimiyla alinabilmesi icin, secmenlerinin goruslerini yansitan milletvekilleri, bir tartisma platformu olarak basin, goruslerin sekillenmesi ve somutlasmasi icin partiler ve sivil toplum orgutleri, goruslerin dogrudan ifade edilebilmesi icin gosteriler gibi daha bircok mekanizmanin islemesi gerekir, ustelik bu mekanizmalar secimlerden cok daha elzemdir. Tam da bu yuzden, ustu ortuk bir sekilde entellektuel cevre tarafindan kabullenilen "askeri secimle gonderemiyorduk, AKP iktidarini secimle gonderebiliriz, o yuzden bu demokratik" argumanini gecerli sayamayiz. AKP, Turkiye'de demokrasiyi yerlesiklestirecek mekanizmalari ve diyalog sureclerini calistirmamayi tercih ediyor, gercek bir demokrasi yerine gercek bir hegemonya tesis ediyor.

Bugun Bogazici'nde olanlar, tum bunlarin bir diger gostergesi. Icsellestirdigimiz bir mekanda olup bittiginden, bugun olanlar icimizi bir nebze daha cok yakiyor elbette. Ama bunlar ne ilk ne de son. Demokrasiden beklentilerimizin AKP'nin sagladiklariyla sinirli olmadigini (demokratik haklarimizi kullanarak) yuksek sesle haykirmadikca, hegemonyanin kurulusu hizlanacak.

Kafalarda olusan isaretleri eyleme cevirmenin zamanidir.

Not: Bu yazi, kullandigi dil nedeniyle o sekilde anlasilma potansiyeli barindirsa da, Fikir Mahsulleri Ofisi'nin toplu gorusunu yansitmaz.

7 Eylül 2010 Salı

Anayasa degisikligi paketi icin neden “evet” oyu kullanmayacagim?

Alper H. Yağcı

Not: Teknik imkansizliklardan oturu Turkce karakter kullanmadan yazmak durumundayim, imla konusunda kusuruma bakilmasin.


Anayasa degisikligi paketi icin oy kullanamayacagim, zira bir suredir yurt disinda yasiyorum. Saka bir yana, eger oy kullanacak olsaydim, hayir oyu kullanirdim. Tavrim siyasi. Yani, Esra’nin yaptigi cagrinin aksine, degisiklik pakedinin iceriginin hukuk teknigiyle degerlendirilmesinden ziyade; paketin hazirlanis, referanduma sunulus ve “pazarlanis” safhalarinda taraflarin aldiklari tutumlarin Turk siyasetinin yakin gecmis ve gelecegi baglaminda degerlendirilmesine dayaniyor.


AKP yine yapacagini yapti, tipki 2007’deki cumhurbaskanligi krizinde oldugu gibi Turkiye’deki kurumsal siyasetin tum taraflarini zamanlamasini, siddetini ve seceneklerini kendi belirledigi bir tartismaya kilitleyerek gundemi sekillendirdi. Yapilan tartismalarda, Onur’un da yazdigi gibi, evetciler ile hayircilar olarak saflasmayi becermis durumdayiz. Dikkat edilmesi gereken nokta, sirf durumun bu hale gelmesinin bile AKP icin stratejik bir basari arz ediyor olusu. Eger su an paket ile gelecek degisiklerin” hic yoktan iyi” olusunu konusuyorsak zaten iktidar partisinin altimiza cektigi bir duzleme cikmisiz orada tepiniyoruz demektir. Saga giden bir trende ne kadar hizla sola kossak da nafile; trenden inmek lazim, veya konduktoru ikna edici bicimde uyarmak…

1980 darbesinin giydirdigi deli gomleginden cikmaya calisan bir toplumun kivranmalarindan Gordiyon dugumleri uretip bu dugumleri referandum kilici ile kesmek, bunu yaparken de kendisini kurumsal seckinler karsisinda halkin sesi olarak konumlandirmak AKP icin bir siyaset yapma teknigi. Sagolsunlar, CHP olsun, Anayasa Mahkemesi (AYM) olsun, TSK olsun, mevcut hukuki-siyasi duzenin muhafazakar aktorleri de bu konuda AKP’ye cok pas attilar. Bunun en acik ornegi cumhurbaskanligi secimi etrafinda gerceklesti. Buyukanit’in e-muhtirasi ve AYM’nin skandal kararindan AKP bir erken secim bir referandum (referanduma giden yolda eski cumhurbaskani A. Necdet Sezer’in payini da anmak lazim) cikardi. Olan oldu, AKP tokezlemeye baslayan ekonomiye ragmen gucunu artirarak hakimiyetini pekistirdigi gibi, Ozal’dan beri merkez sagin ruyalarindan biri olan, cumhurbaskanini halkin secmesi yonundeki anayasa degisikligi de hic yoktan basarilmis oldu. Hatirlarsaniz, sonunda cumhurbaskanligi secimine iliskin referandum yapildiginda AKP yine eski duzenlemeye (daha dogrusu eski duzenlemeye AYM’nin getirdigi yeni yoruma) uygun olarak cumhurbaskanini ucuncu turda kendi cogunluguna dayanarak mecliste secmisti bile, oyle ki, sandiga giden secmen neye nicin oy verdigini unutmustu. Tevekkeli degil bu referandum % 68 secmen katilimi ile siyasi tarihimizin en dusuk katilimli referandumu oldu. Sag-kemalist muhalefet pasi veriyor, AKP bos kaleye golu atiyor, bize de milletce sevinmek dusuyor, halkin dedigi oldu diye.

Tarihinde daha once 5 kere referanduma giden Turkiye, AKP iktidari doneminde ikinci kez referanduma gidecek, ilkinin uc yil ardindan. Ne icin? Demokratik sisteme geri donusun ardindan butun partilerin (en basta zamanin CHP’sinin) yerine yenisini getirmek icin soz verdigi 82 Anayasasi’ni bir kez daha yamamak icin. AKP de 2002 secimi icin hazirladigi programda ayni sozu vermisti. 2007 secimleri etrafindaki donamde de ayni soz yavas yavas ete kemige burundurulmeye baslanmisti, kanaat onderlerinin kamuoyu olusturma amacli aciklamalari vasitasiyla. Peki simdi neden iki adim geriye gidip, tek bir “evet mi hayir mi” sorusunun icine sikistirilmis tutarsiz bir reform pakedini oylama durumundayiz? Anamuhalefet partisi, pakedin tartismali iki tanesi haricindeki maddelerini mecliste onaylamayi kabul edip yalniz iki maddeyi referanduma goturmeyi onermisken tum maddelerin paket halinde onumuze sunulmasini ‘goz boyama’dan daha hafif bir tabirle nitelemek mumkun mu?

Bu sorunlarin yanitini hukuki bir degerlendirmeyle tatmin edici bicimde vermek olanaksiz. Referanduma gidiyoruz cunku cesitli gruplari tek platformda bir araya getiren siyasi iddiasini devam ettirebilmek icin Turkiye’nin uzun suredir cozum bekleyen cetrefil meselelerine cozumler getirmek zorunda oldugunu goren, fakat bu ugurda karsilastigi muhalefetin ustesinden gelmeye yetecek enerjisi, vizyonu, ve bu cozumleri gercekten umursayan bir tabani olmayan AKP’nin, disine gore bir siyasi krize ihtiyaci var. Referandumla cozulecek bir kriz, arkasindaki kamuoyu destegini ispatlama noktasinda AKP’nin elini en az bir yil daha rahatlatacak, muhalif siyasi aktorleri hizaya getirecek stratejik bir arac. Referanduma yonelik mobilizasyon, Basbakan Erdogan’a en iyi yaptigi seyi yapma imkanini veriyor: Bayram degil seyran degil iken sanki genel secim varmis gibi tum Turkiye’yi dolasip tabanina birinci elden seslenerek parti teskilati cevresinde saflari siklastirma. Ayni zamanda, 82 rejiminin gerici-muhafazakar yonlerini torpuledigi iddia edilen (ki memurlarin toplu sozlesme hakki konusunda bu iddianin pek asli olmadigi anlasiliyor) degisiklerle, AKP’ye kosullu destek gostermis olan liberal/sol aktorlere; Kurt meselesi konusunda yapmaya gonullu olmadigi, AB konusunda yapmaya gucunun yetmeyecegi reformlarin yerini tutacak bir icraat sunmak mumkun hale geliyor. Belki de en onemlisi, krize giden yoldaki tartismalar ve referandumun ardindan kalkacak toz (ana haber bultenlerini haftalarca mesgul edecek gundem maddesini simdiden biliyoruz: “simdi bu sonuc ne anlama geliyor?”) ile, ekonomik sorunlar gundemden dusuruluyor, veyahut bu sorunlari “halk adina” cozmekten AKP’yi alikoyan siyasi sorunlara ve bu sorunlari yaratanlara isaret etmek inandirici hale geliyor.

Eger gercekten 12 Eylul rejimiyle hesaplasmak istiyorsak, neden % 10 secim barajini dusurerek baslamiyoruz ise? Neden rejimin 12 Eylul gomlegini cikarip kendini yeniden tanimlamasi yonundeki en kuvvetli talebi dile getiren Kurtlerin siyasi katilimini genisletecek degisikleri tartismiyoruz? Eger calisanlarin haklari gercekten genisletilecekse, neden yine 12 Eylul rejiminin getirdigi ve AKP’nin herkeslerden daha buyuk bir hevesle kullandigi grev erteleme uygulamasini sinirlayacak duzenlemeler yapmiyoruz? Neden 12 Eylul rejiminin basimiza getirdigi YOK’un (AYM uyesi secimi meselesinde) yetkilerini artiracak degisikliklerle oyalaniyoruz? Mesele su ki, Turkiye’nin yeni bir anayasa yapmasi gerekiyor, ve bunu yapmaya AKP’nin ne gucu ne istegi kaldi. O tren 2006-2007’de kacti, PKK’nin siddet faaliyetlerine yeniden basladigi, Ergenekon sorusturmasiyla ortaya cikan yeralti muhalefetinin Erdogan’in gozunu korkuttugu, AKP milletvekili Zafer Uskul’un aciklamalarinin yeni anayasanin amaci konusunda kamuoyunu urkuttugu, hukumetin yelkenini sisiregelmis kuresel sermaye akimlarinin durulmaya basladigi donemde. Subat 2008’de, yeni anayasa yapmak yerine turban meselesine ozel anayasa degisikligi yapmaya davrandigi vakit, AKP bu konudaki niyetini (niyetsizligini) kesin bicimde belli etmisti bile.

Peki, (farz edelim ki memurlarin toplu sozlesme hakki, AYM uyelerin secimi vb degisikliklerin de olumlu olduguna kandik) “yetmez ama evet” desek ne olur? AKP’nin oportunizmini odullendirerek ona bir sureligine daha yasam nefesi uflemis oluruz. Toplumun (Kurtler haric) en yoksul kesimlerini halkci/populist bir soylem etrafinda pesinden surukleyerek solun simsegini calan, bu anlamda yoksulluk ve sosyal haklar etrafinda sekillenebilecek bir toplumsal muhalefetin enerjisini emip soguran, ayni zamanda kendisini siyasi liberalizm dogrultusunda yapilacak reformlarin tek adresi olarak kabul ettiren, Kurt meselesi konusunda buyuk beklentiler yaratan fakat bu konuda bir adim ileri bir adim geri bir idare-i maslahata saplanip kalan AKP, bugun Turkiye’deki ilerici siyasi talepler icin ehven-i ser bir pragmatik cozumden ziyade acik bir engel teskil ediyor. Eger “evet” demekle AKP’ye evet diyecek oluyorsak – ki bu kosutlugu bilincle yaratarak referandumu bir guvenoyu plebisitine ceviren de bu partinin kendisi – benim yanitim “hayir.”

Son bir sozum de bu plebisiter siyaset teknigi hakkinda. AKP’nin sag-Kemalist muhalefet karsisinda magdur postunda veregeldigi mucadelelerde kullandigi soylemi yakindan taniyoruz: “Halk, demokratik kanallari kullanarak kurumsal seckinlere meydan okuyor”. Bu meydan okuma, atanmislar ile secilmisler arasindaki catismalarda vucut buluyor, guya. Demokrasi, haklar, vb etrafindaki tartismalarda buna benzer bir denklestirme, daha sofistike versiyonlarda da olsa, siyasi liberalizm taraftari cevrelerce de siklikla kullaniliyor. Iste secilmislerin tasarruf hakkini genisleten degisikler sirf bu yuzden demokrasiyi kuvvetlendirecek degisiklikler olarak algilaniyor. Veya referandum uygulamasinin kendisi, bir demokrasi bayrami gibi kutlaniyor. Bu tarz kestirme denklemlerden uzak durmak gerekiyor diye dusunuyorum. Halkin dogrudan temsilini genisletmeye yonelik katilimci pratiklerin olusturdugu, yerel ve mikro duzeyde dokunmus bir agin (belediye duzeyinde halk meclisleri, katilimci butce komisyonlari, vb) yoklugunda; kitle ile parti liderligi arasinda kisa devre bir iletisime dayanan bir “secilmisler fetisizmi” en fazla sig bir populizm yaratir, demokratik katilim degil. Duzenleme yaratma inisiyatifinin yalnizca partide bulundugu, ve halkin bu inisiyatiflere “evet” ya da “hayir” demekle yukumlu oldugu bir siyaset bicimi, seckinler karsisinda halkin kuvvetlenmesinden ziyade bir grup kurumsal seckinin yerine yeni bir parti seckinleri grubunun ikamesi anlamina geliyor. Hele ki Turkiye gibi, katilimci bir on secim asamasindan gecmeden olusturulan listelerle secime giden, lider ve kurmay komitesi tarafindan siki bicimde kontrol altinda tutulan ve % 10 secim baraji sayesinde arkasindaki toplumsal destegin cok ustunde bir temsil gucune kavusabilen partilerin hukum surdugu bir siyaset ortaminda, referandumun siklikla kullanilmasi, kaygi yaratacak bir durum olabilir (Referanduma Turkiye’den cok daha fazla basvuran ulkeler var elbette, Isvicre gibi, fakat genis ozerkliklere sahibi bolumlerden murekkep bu ulkede referandumlarin onemli bir bolumu ulus-alti duzeylerde yapiliyor). Bu sartlar altinda, Anayasa gibi temel bir meselenin siyasi-stratejik hesaplar icin yapilan bir referanduma konu (neredeyse “oyuncak” yazacaktim) edilmesi, Turkiye’nin Anayasacilik deneyiminin ciddiyetine vurulan yeni bir darbe.

Eger liberal demokrasi ise amaclanan (ki siyasi liberalizmin ekonomik liberalizme benim gibi şüpheyle yaklaşanları da icine alabilecek genislikte soyut bir ilke olduguna inanirim), bunun anahtarini bizi secilmislerin mi atanmislarin mi yonettiginde degil, yoneten yonetilen ayriminin ne derece kuvvetle basimiza kakildigina; ve bu yonetenin toplumsal hayatin ne kadarini (zorlayici bicimde) yonetme hakkini haiz oldugunda aramak lazim. Bir de, yonetime talip farkli aktorlerin tasarruflari arasindaki catismalari uzlastirmaya yonelik bir fren & denge (Amerikalilarin checks and balances dedikleri sey) sistemini kuracak kurumsal mimaride. Liberalizmin esasinda yer alan “en iyi yoneten en az yonetendir” siarini, ekonomik cagrisimlarindan soyutlayarak dusunmek mumkun degil mi? Bence bunu denemekte fayda var.

9 Nisan 2009 Perşembe

Elektrik kesintisi nedeniyle “Türk demokrasisi” isimli yayınımıza kısa bir ara veriyoruz...

(Post-seçim sendromuna uğrayanlar için alternatif başlık: Ne diye uğraşıyoruz?)

29 Mart akşamı bir TV kanalı sunucusu, seçim programına şu anonsu yaparak ara verdi:
“Ankara ve İstanbul’da yaşanan elektrik kesintileri ve Yüksek Seçim Kurulu’nun sitesinin, fazla veri girişi nedeniyle kilitlenmesi sonucu, veri aktarımı bir süreliğine durdurulmuştur. Bu sebeple verilerimizi güncelleyemiyoruz. Şimdi kısa bir ara veriyoruz, reklamlardan sonra yeniden sizlerle birlikte olacağız.”

Bu esnada İstanbul ve Ankara’da, büyükşehir belediyesi başkanlığı yarışında uzun yıllardır görmediğimiz bir çekişme yaşanıyordu.

Anlaşılan, her ne olduysa yayına verilen arada oldu. Reklamların ardından, bazı bölgelerdeki seçim sandıklarının çalındığına dair haberler yayınlanmaya başlandı. Ankara’daki başkan adayları birer birer kameraların önünde demeçler verdi, hemen hepsi üzüntü ve kaygılarını dile getirdi; cep telefonlarına, sandıklara sahip çıkın tarzında kısa mesajlar gönderildi. İşte o anda tüm Türkiye’nin bir at yarışı izler gibi heyecanla izlediği yerel seçim sonuçları, benim için tüm büyüsünü kaybetti.
Spekülasyonlardaki doğruluk payı nedir; bunun muhakemesini, tüm dünyada toplumlar değil, medya veriyor. Aynen ekranlara yansıtılan oy oranlarında olduğu gibi; seçmeni ekran başına kilitleyerek, gerçekleri tanımlıyor. Bu tanımlamayla birlikte “demokrasi”nin öznesi birey/seçmen, nesneleşiyor ve birey/seyirciye dönüşüyor. Anlıyorum ki demokraside halk son sözü değil, aslında ilk sözü söylüyor. Oylar atıldıktan ve sandıklar kapandıktan sonra demokrasinin çizgisini seçmenler değil, bürokrasi ve medya belirliyor.

Ne tesadüftür ki Marksist ve yapısalcı teorilerde sıkça okuduğum argümanların pratiğe dökülmesi 29 Mart akşamını ve daha da önemlisi, o kısa reklam arasını bekleyecekmiş. YSK’da yaşanan aksaklık, çalındığı söylenen seçim sandıkları ve elektrik kesintileri, Türkiye’de demokrasiye olan inancımı zedelediği kadar, bize sunulan sonuçların gerçekliğini ve demokrasimizin gerçekliğini de sorgulamama sebep oldu. Bir ayağım yere basıyor, hala Türkiye’de demokrasinin karşılaştığı engelleri, sayım sırasındaki güvenlik personeli eksikliğini, kimin daha çok büyükşehir, il ya da ilçe kazandığını önemsiyor, diğer ayağım ise havada, günlük pratikleri umursamaz olmuş, gerçeğin ta kendisini sorguluyor. Yaşadığım kişilik bölünmesini tarif etmek güç – fakat zıtlıklarla betimlendiğinden eminim: modern ve post-modern, toplumcu ve bireyci, duyarlı/sorumlu/politize ve duyarsız/sorumsuz/apolitik.

Eğer ki oy sayımının en kritik anında YSK’nın sistemi çökmemiş ve İstanbul ve Ankara’nın muhtelif semtlerinde elektrikler kesilmemiş olsa, bana sunulan sanal gerçeklik dünyasında biraz olsun “demokratik huzura” erecektim belki de. Şimdi ise kafamda bir değil birçok soru işareti beliriyor. Uyku da fayda etmiyor.

Oyunuzu kullanın. Oy kullanma vatandaşlık görevinin ötesinde hem kendinize hem de topluma karşı olan bir sorumluluğunuzdur… Peki ya bu sorumluluk bilinciyle, bilinçleniyor muyuz yoksa uyutuluyor mu? Oyunuzun çöpe gideceğini, ya da çalınacağını bilseydiniz, baharın habercisi ılık bir Pazar sabahı kahvaltınızı bile etmeden kalkıp sandık başına gider miydiniz? İnançları dahi sorgulayabildiğimiz post-modern dünyada, bir inançlı siz kalır mıydınız?

29 Mart yerel seçimlerinde çalınan sandık, kesilen elektrik değildir, Türk demokrasisidir diyenlerdenseniz; sitemim sandıktan kimin çıktığına, büyükşehir belediyelerini kimin kazandığına değil; zaten bu ülkede A partisi ile B partisi arasında ne fark var ki: benzer söylemler, icraatlar. Fark yaratan (ya da yaratacağına inanılan) partiler ise yüzde 1 bile oy alamıyor. Sitemim oy verilen sandığın kaybolmasına, çalınmasına, oyların karanlığa karışmasına; haykırışım demokratik aksaklığımıza diyenlerdenseniz cevabınız evet olurdu.

Türkiye “bitmiştir”, bu ülkede, ülkeyi de bırakın bu dünyada bana huzur yok, bir simülasyon değil de nedir yaşadığımız bu hayat diyenlerdenseniz ise, cevabınız hayır olurdu. Ya da, cevap bile vermez, çeker giderdiniz.

Her ne kadar çoğumuz gerçek ve doğruların peşinde koşarak günlerimizi geçiriyor olsak da, günün sonunda biz sunulan gerçeklerle yetinmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. 29 Mart akşamı demokratik işleyişe verilen reklam arası da buna güzel bir örnek teşkil ediyor. Anlamların değeri sarsılıyor, inanç ve ahlak sınırları zorlanıyor. İnsanlar fizik ile metafizik arasındaki ince sınırda yürüyor; fakat hiççiliğe teslim olmaktansa, kendilerine sunulan sanal gerçekliğin oyuncuları olmayı yeğliyor.

Öyleyse bırakın, yaratılan sanal gerçeklikte demokrasiyi biraz olsun yaşayabilelim…

2 Nisan 2009 Perşembe

H.B. Kahraman, Demokrasi, Modernite ve Laiklik Üzerine Düşünceler

Türkiye’de siyaset adına yapılan her tartışmanın olmazsa olmazı, laiklik ve demokrasi konusunun açılmasıdır. Fakat bu tartışmaların, çoğu zaman bir temele (altyapı) dayandırılarak yapılmamış olması ve dahası, bu tartışmaların bu türden bir toplumsallık içerisinde vuku bulmaması, gerek laiklik, gerekse demokrasi adına Türk enteljansiyasının pek de kendini geliştirememiş olması gerçeğini ve toplumun duyarsızlığını da ortaya çıkartıyor. Tartışmanın farklı bir boyuta taşınması ise, son on yıllarda yeniden tanımlanmaya çalışılan “modernlik” kavramı ile gerçekleşti. Modernlikten kasıt, salt söylemde kalan muasır medeniyete erişmenin ötesinde, medeniyetin ne olduğunu, neleri gerektirdiğini sorgulayan bir bakış açısını beraberinde getiren, yeni ve farklı bir tanım. (Modern olanın hiçbir zaman ulaşılmış, elde edilmiş olan olmadığını da göz önünde bulundurursak, medeniyet tanımlamamızın da belki de hiçbir zaman erişemeyeceğimiz bir mefhum olduğunu ileri sürebiliriz.) Aslında modernliği bir tanım olarak değerlendirmek de yanlış olur bu görüşe göre çünkü son tartışmalar ışığında modern, değişken ve farklı anlamları barındıran, kendi içinde çatışan bir bütün.

Tartışmalara bu yönünü veren asıl olgu ise, modernliği üreten, yaşatan ve sanırım Türkiye’de mevcudiyetini ciddi bir şekilde sorgulamamız gereken kamusal alan ve bu alanda bulunduğunu varsaydığımız “söyleyen ve eyleyen” bir sivil toplum.

Kamusal alan,“demokratikleşmiş” Batı’da, yarım asrı aşkın bir süredir tartışılıyor. Aslına bakacak olursanız kamusal alanın farklı tezahürlerini Batı’da antik Yunan’ın polis devletlerinde dahi görmek mümkün, fakat modern ve burjuva bir icat olarak kamusal alanın geçmişi iki yüz yıl öncesine, akademyadaki yansımaları ise yarım asır öncesine dayanıyor. Burada teorik bir tartışmaya girmek niyetinde değilim; zaten teorik tartışmaların (Habermas’ın örneğin) de kendine içkin birçok eksiği var. Fakat şu da su götürmez bir gerçek ki, bu tartışmaların Batı toplumlarında uzun yıllardır yapılıyor olması ve Türkiye geneline girmesinin pratikte bir asır öncesine, akademyada ise on-onbeş yıl öncesine dayanması bile başlı başına bize bir şey söylüyor olmalı.

Hasan Bülent Kahraman gibi Türkiye siyaseti ve toplumsal yapısı üzerine kafa yoran hemen herkesin çıkmazını oluşturuyor bu terimler. Hangi laiklik, hangi demokrasi, hangi sivil toplum? Nasıl bir modernlik? Bu ve benzeri sorular artık tek bir yanıtla cevaplanamadığından olsa gerek, farklı cevapları ve yorumlamaları beraberinde getiriyor. Mesela sözü edilen tavuk-yumurta sorusu –demokrasi mi yoksa laiklik mi, hangisi diğerini öncüler?- fevkalade yerinde ve bir o kadar da cevapsız kalmaya mahkûm bir soru bana göre. Çünkü Türkiye örneğinde, bırakın yazılıp çizilenleri, sadece sokaklara bir göz atın, miting alanlarına mesela… göreceksiniz ki demokratikleşmeyle laikliğin korunacağını da savunanlar var, bozulacağını da, laiklik ile demokrasinin sağlamlaşacağını da, laikliğin demokrasiyi kısıtlayacağını da. Nesnel bir şekilde söylenenleri irdeleyecek olursanız, aslında argümanların kendi içlerinde tutarlı (ve haklı) yanlarının olduğunu da elbet göreceksiniz.“Tercih” meselesinin (örtünme bir tercih olarak algılandığından) farklı yansımalarının kamuda farklı ve tartışma gerektiren bir yelpazenin kapsamında tartışılıyor olması bile bize yukarıda bahsi geçen sorular silsilesine ne kadar farklı cevaplar verilebileceğinin bir kanıtıdır.

Detaylardan ve teorik tartışmalardan sakınarak söylemek istediğim pek çok şeyi sınırlamak zorunda kalıyorum. Fakat bu tartışmalara ilgi duyanların H.B. Kahraman’ın Agora’dan çıkan son kitabı Türk Siyasetinin Yapısal Analizi’ne bir göz atmasının faydalı olacağını düşünüyorum.

Benim kanaatimce, Türkiye’de bir sivil toplumdan bahsetmek güç... bir sivil toplum kirliliği olduğu ise çok açık. Bu sebeple kamusal alan tanımı yapabilmemiz kolay değil. Daha doğrusu, bu tanımı, biz “sivillerin” yapabilmesi kolay değil. Sivil olduğunu iddia eden pek çok kuruluşun aslında ne şekilde devletle bütünleştiğini ve böylece, devlete karşı/devletten farklı bir söylem üretmektense aynı çarkın suyuyla döndüğünü hepimiz biliyoruz. Sivil toplumun, devletten ayrı bir kamusal alanda, devlete karşı eleştiriler yöneltmekle sorumlu olduğu Türkiye’de unutulan bir nokta. Türkiye bu konuda bir istisna mı? Evet, bana soracak olursanız bir istisna. Dünyanın hiçbir yerinde Habermas’ın tanımladığı bir şekilde, iletişimsel eyleme sadık, ortak rasyonalite ile hareket edebilen bir kamu yoktur, fakat bu ideale yaklaşan demokratik ülkeler ve topluluklar vardır. Türkiye ise, bırakın iletişimsel eylemi, kamusal olanın ne olduğunu bile tanımlamayı başaramamış, modernliğini Baudrillard’ın deyimiyle, “sessiz yığınların gölgesinde” tanımlamış ve tanımlamaya devam eden bir ülke.

Fakat bazı çırpınışlar da yok değil. Modernlik tartışmalarının yeni alanlara kaydırdığı demokrasi ve laiklik terimleri ve bunların sorgulanması ise, belki bize kamusal olanın ne olduğunun farkına varmamız açısından açık (aralık diyelim) bırakılmış bir kapı. Fakat burada asıl ilgi çekici, kapının ardında bizi ne beklendiğini bilmeyişimizin yarattığı heyecan ve tedirginlik. Her değişim gibi bu da haklı bir tedirginliği beraberinde getiriyor: çünkü kamusal alan tanımlanırken, onun ne kadar kapsayıcı olacağını, yani bir nevi sınırlarını sivil toplum çizer. Türkiye’de ise, bu sınırların çizimi hala “sivil” toplumun inisiyatifine bırakılmamış durumda. Bu denkleme bir de “gizli bir ajanda”sı olduğu öngörülen iktidar partisi eklenince, her tartışmanın arkasında bir bit yeniği aramak mümkün.

Bu sebeple, demokrasi olmadan laiklik olmaz diyenler de, laiklik olmadan demokratikleşme yaşanmaz diyenler de kendince haklı. Sanırım toplum, aynı iş dünyası gibi, risk almanın daha büyük yükümlülükleri beraber getirdiği bir alan. Fakat nasıl ki iş hayatında belirli bir risk almadan bir yerlere gelinemiyor, toplumda da değişimin gerçekleşmesi için bilinmezlikte gezinmek, ne kadar öngörülü olduğumuzu düşünsek de risk almak şart. Tabii her şeyi şansa bırakacak da değiliz. Bu süreçte yapabileceğimiz en iyi şey, şayet toplum içinde farklılıklara değer veren bir birey/topluluk isek, kendimizi eylemlerimiz ve söylemlerimiz ile görünür kılmamız. Tabii bunu yaparken sivil toplumun sivilliğine olan inancımızı yitirmememiz gerekiyor; aksi takdirde Türkiye’de sivilleşme uğruna, bir kamusal alan yaratma uğruna yapılan çabaların boşa gideceği inancındayım.