Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2011 Pazar

İnsanların ölmesi, insanlığın ölmesi

Beni başta FMO yazarları olmak üzere bilen bilir. Fevri bir insanım. Zaman zaman çok sinirlenip düşünmeden işler yaptığım çok olmuştur. Küpüne zarar veren keskin sirkeyle, kalktığı yere zararla oturan "Öfkeli Şirin" arası bir şeyim yani. Ama bu yazı öyle bir yazı değil. Çok sıcağı sıcağına yazılmasına rağmen anlık bir öfke değil buraya dökmek istediklerim.

Evet, çok öfkeliyim doğru. Hatta dünyanın en stresli işlerinden birinde çalışıyor, her gün bin bir saçmalıkla karşılaşıyor olmama rağmen uzun zamandır bu kadar öfkelenmediğimi söyleyebilirim. Çünkü uzun zamandır hiç bugünkü kadar üzülmedim, bugünkü kadar birilerinden tiksinmedim.

22 Mart 2011 Salı

Komplo teorisi: Türkiye'yi yöneten 3 gizli güç

Onlar her yerde... Öyle ki artık hiçbir yerde ayırt edemeyiz onları. Ökçeleri sırtımızda, elleri cebimizde, sözleri dilimizde. Onları kullanarak tartışır, ama onları tartışmayız. Açıklıyorum...



2 Mayıs 2010 Pazar

Bignone’nin hatırlattığı Evren gerçeği…

Darbeci zihniyetin Arjantin üzerinden eleştirisi

“Önünde koca bir yaşam onu bekler. Ardında ise, yüzleşmesi gereken bir geçmiş.”
Cautiva, Gaston Biraben, 2005

Yıl 1976. Arjantin’de gerçekleşen darbe sonucu İsabel Peron, Cumhurbaşkanlığı görevini Jorge Rafael Videla’ya bıraktı. Videla’nın beş yıl süren diktatörlüğü döneminde aşırı sağcı “ölüm tugayları”nın da yardımları ile yaklaşık on bin kişi hayatını kaybederken, 30,000 kişi “kayıplara karıştı”.

Fakat hikâyemizin başkahramanı, baş-katil Videla değil… O, zaten 1990 yılında hakkında alının affın 2009’da geri çekilmesi sonucu askeri hapishanede ölümü beklemekle meşgul. Yazımıza konu olan, son gelişmeler dâhilinde adı tekrar dünya kamuoyunda anılan, 1980 yılında Videla’nın emri ile Kirli Savaş dönemine hapishaneleri ile damga vurmuş Campo de Mayo’ya başkan olarak atanmış, Videla döneminde ordu mensubu olarak sessiz bir kariyer devam ettirmiş Reynaldo Bignone.

Kısaca hatırlamak gerekirse, cuntanın kendini son meşrulaştırma hamlesi olarak görülebilecek Falkland Savaşı’nın da başarısızlıkla sonuçlanması ile iktidarı sarsılan generaller, son çare olarak başkanlığa Reynaldo Bignone’yi getirmekte bulmuş, Bignone’nin başkanlığı ise, 1983 kışında gerçekleşen seçimler sonucu, radikallerin başkanı Raul Alfonsin’in seçilmesi ile sona ermişti.

Seçim arifesinde alınan af kararı ve yok edilen belgeler, her ne kadar Bignone ve dâhil olduğu dördüncü cunta döneminin mensuplarına yargı yolunu kapatmış olsa da, Alfonsin’in altı yıllık başkanlığı döneminde sürdürülen Cunta Davaları, aralarında ilk üç dönem Cunta’sının başkanları Videla, Viola ve Galtieri’nin de bulunduğu temsilcilerinin yargılanması ve ömür boyu hapsi ile sonuçlanmıştı. (Bu cezalar, Alfonsin’den sonra görevi devralan Menem tarafından bir af kapsamında geri alınmış, fakat toplumsal baskı sonucu Menem sonrası hükümetler ve yargı tarafından yeniden hapis cezasına dönüştürülmüştü.)

Cunta dönemini en hafif ceza ile atlattığı düşünülen Bignone için ise, şu ana kadar verilmiş cezaların en ağırı, 13 Nisan günü alındı. 1976-78 yılları arasında Campo de Mayo’daki görevi süresince 56 kişiye işkence uygulatması, başkanlığı döneminde insan hakları ihlallerini göz ardı etmesi ve siyasal muhalifleri adam kaçırma ve işkence yöntemleri ile susturması suçlarından, 100 kişinin tanıklığı ile verilen karar sonucu Bignone ve birlikte çalıştığı ordu ve polis mensubu kişiler, 25 yıl hapse mahkum edildi.

Bignone ve diğer sanıklar, sanki kirli geçmişleri ile yüzleşmemek ve Kirli Savaş döneminde yakınlarını kaybedenlerin hüzün ve öfke dolu bakışlarına maruz kalmamak için, sanık sandalyesinde oturmak yerine, mahkeme olarak kullanılan spor salonunun en arka sırasında haklarında verilen kararı dinledi. Mahkeme kararı kesindi. Yaşları 80’in üzerinde olsa da, mahkûmlar hakkında alınan hapis kararı, ev hapsine çevrilmeyecekti.

Her ne kadar bu karar, bir kıta ve okyanus uzağımızda alınmış olsa da, mevcut anayasa değişiklikleri (ve “geçici” aldatmacasıyla süslenmiş etkileri kalıcı ve sarsıcı 15. Madde) ışığında Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Çünkü 650bin kişinin gözaltına alındığı, iki milyona yakın insanın fişlendiği, yedi bin kişinin idam cezası ile yargılandığı, 517’si hakkında kalemin kırıldığı, 50’sinin ise asıldığı, 171 kişinin işkenceye maruz kaldığı belgelendiği, binlercesinin belgelenmediği ve bu travmatik listenin uzayıp gittiği 12 Eylül 1980 darbesinin failleri ne yazık ki toplum, siyaset ve yargı tarafından henüz yeterince cezalandırılabilmiş değil. Çünkü Arjantin yargısı tarafından alınan bu kararın bir benzerinin Türkiye’de verilebilmesi için Türkiye, toplumsal, siyasal ve hukuksal olarak gerekli düzenlemeleri hayata geçiremiyor. Çünkü Türkiye, geçmişi ile hala yüzleşemiyor... Karabasanlara maruz kalmamak için uyumamayı seçen ve bitkin düşen bir insan gibi, ümitsizce kaçıyor. Taha Parla’nın harikulade bir biçimde belirttiği üzere: “Bir ülkede siviller sivilleşmeden darbeler ve genel olarak militarizm bertaraf edilemez. Darbecilerin silahlı olması elbette bir faktör ama tek başına sonuç vermez. Siviller, hele ki iktidar bloğundakiler, militarizmi içselleştirmişlerse, askeri değer ve yöntemleri siyasette de mubah görüyorsa, bu silahtan daha etkili ve elverişlidir.” (Parla, Türk Sorunu, s. 49)

Arjantin örneğinden çıkarılacak ders gösteriyor ki Türkiye’nin geçmişi ile yüzleşmesi, Türkiye’ye özgü bir çaba değildir. Geçmişimizle yüzleşmek, cesaret isteyen bir yaklaşımdır ve bu yaklaşım pek çok Latin Amerika ülkesi tarafından cesur bir biçimde sergilenmektedir. Örneğin Şili’nin diktatörü Pinochet, ölümünden sadece birkaç gün önce ev hapsine mahkûm edilmiştir. Türkiye örneğini kendine özel kılan ise, darbeci zihniyetin vücuda dönüşmüş formu Kenan Evren’i henüz yargı önüne taşıyamamış olmasıdır. 90 yaşını aşmış birini yargıya taşımakla elimize geçecek olan, alınacak bir karardan öte, bu kararın sembolize ettiği bir zihniyet değişimidir. İsmet Berkan’ın 7 Temmuz 2008 köşe yazısına başlık olan “darbecilerini yargılayamayan bir ülke”den darbeleri ile yüzleşen bir ülkeye doğru atılan belki de ilk adımdır. Yapılması gereken, Arjantin’deki duruşma esnasında salonun dışını dolduran binlerce kişinin çağrısında saklıdır belki de: “Naziler gibi / sizin de başınıza gelecek / Nereye giderseniz gidin / Bulacağız sizleri.” Bodrum Yalıkavak’ta bile…

2 Nisan 2009 Perşembe

H.B. Kahraman, Demokrasi, Modernite ve Laiklik Üzerine Düşünceler

Türkiye’de siyaset adına yapılan her tartışmanın olmazsa olmazı, laiklik ve demokrasi konusunun açılmasıdır. Fakat bu tartışmaların, çoğu zaman bir temele (altyapı) dayandırılarak yapılmamış olması ve dahası, bu tartışmaların bu türden bir toplumsallık içerisinde vuku bulmaması, gerek laiklik, gerekse demokrasi adına Türk enteljansiyasının pek de kendini geliştirememiş olması gerçeğini ve toplumun duyarsızlığını da ortaya çıkartıyor. Tartışmanın farklı bir boyuta taşınması ise, son on yıllarda yeniden tanımlanmaya çalışılan “modernlik” kavramı ile gerçekleşti. Modernlikten kasıt, salt söylemde kalan muasır medeniyete erişmenin ötesinde, medeniyetin ne olduğunu, neleri gerektirdiğini sorgulayan bir bakış açısını beraberinde getiren, yeni ve farklı bir tanım. (Modern olanın hiçbir zaman ulaşılmış, elde edilmiş olan olmadığını da göz önünde bulundurursak, medeniyet tanımlamamızın da belki de hiçbir zaman erişemeyeceğimiz bir mefhum olduğunu ileri sürebiliriz.) Aslında modernliği bir tanım olarak değerlendirmek de yanlış olur bu görüşe göre çünkü son tartışmalar ışığında modern, değişken ve farklı anlamları barındıran, kendi içinde çatışan bir bütün.

Tartışmalara bu yönünü veren asıl olgu ise, modernliği üreten, yaşatan ve sanırım Türkiye’de mevcudiyetini ciddi bir şekilde sorgulamamız gereken kamusal alan ve bu alanda bulunduğunu varsaydığımız “söyleyen ve eyleyen” bir sivil toplum.

Kamusal alan,“demokratikleşmiş” Batı’da, yarım asrı aşkın bir süredir tartışılıyor. Aslına bakacak olursanız kamusal alanın farklı tezahürlerini Batı’da antik Yunan’ın polis devletlerinde dahi görmek mümkün, fakat modern ve burjuva bir icat olarak kamusal alanın geçmişi iki yüz yıl öncesine, akademyadaki yansımaları ise yarım asır öncesine dayanıyor. Burada teorik bir tartışmaya girmek niyetinde değilim; zaten teorik tartışmaların (Habermas’ın örneğin) de kendine içkin birçok eksiği var. Fakat şu da su götürmez bir gerçek ki, bu tartışmaların Batı toplumlarında uzun yıllardır yapılıyor olması ve Türkiye geneline girmesinin pratikte bir asır öncesine, akademyada ise on-onbeş yıl öncesine dayanması bile başlı başına bize bir şey söylüyor olmalı.

Hasan Bülent Kahraman gibi Türkiye siyaseti ve toplumsal yapısı üzerine kafa yoran hemen herkesin çıkmazını oluşturuyor bu terimler. Hangi laiklik, hangi demokrasi, hangi sivil toplum? Nasıl bir modernlik? Bu ve benzeri sorular artık tek bir yanıtla cevaplanamadığından olsa gerek, farklı cevapları ve yorumlamaları beraberinde getiriyor. Mesela sözü edilen tavuk-yumurta sorusu –demokrasi mi yoksa laiklik mi, hangisi diğerini öncüler?- fevkalade yerinde ve bir o kadar da cevapsız kalmaya mahkûm bir soru bana göre. Çünkü Türkiye örneğinde, bırakın yazılıp çizilenleri, sadece sokaklara bir göz atın, miting alanlarına mesela… göreceksiniz ki demokratikleşmeyle laikliğin korunacağını da savunanlar var, bozulacağını da, laiklik ile demokrasinin sağlamlaşacağını da, laikliğin demokrasiyi kısıtlayacağını da. Nesnel bir şekilde söylenenleri irdeleyecek olursanız, aslında argümanların kendi içlerinde tutarlı (ve haklı) yanlarının olduğunu da elbet göreceksiniz.“Tercih” meselesinin (örtünme bir tercih olarak algılandığından) farklı yansımalarının kamuda farklı ve tartışma gerektiren bir yelpazenin kapsamında tartışılıyor olması bile bize yukarıda bahsi geçen sorular silsilesine ne kadar farklı cevaplar verilebileceğinin bir kanıtıdır.

Detaylardan ve teorik tartışmalardan sakınarak söylemek istediğim pek çok şeyi sınırlamak zorunda kalıyorum. Fakat bu tartışmalara ilgi duyanların H.B. Kahraman’ın Agora’dan çıkan son kitabı Türk Siyasetinin Yapısal Analizi’ne bir göz atmasının faydalı olacağını düşünüyorum.

Benim kanaatimce, Türkiye’de bir sivil toplumdan bahsetmek güç... bir sivil toplum kirliliği olduğu ise çok açık. Bu sebeple kamusal alan tanımı yapabilmemiz kolay değil. Daha doğrusu, bu tanımı, biz “sivillerin” yapabilmesi kolay değil. Sivil olduğunu iddia eden pek çok kuruluşun aslında ne şekilde devletle bütünleştiğini ve böylece, devlete karşı/devletten farklı bir söylem üretmektense aynı çarkın suyuyla döndüğünü hepimiz biliyoruz. Sivil toplumun, devletten ayrı bir kamusal alanda, devlete karşı eleştiriler yöneltmekle sorumlu olduğu Türkiye’de unutulan bir nokta. Türkiye bu konuda bir istisna mı? Evet, bana soracak olursanız bir istisna. Dünyanın hiçbir yerinde Habermas’ın tanımladığı bir şekilde, iletişimsel eyleme sadık, ortak rasyonalite ile hareket edebilen bir kamu yoktur, fakat bu ideale yaklaşan demokratik ülkeler ve topluluklar vardır. Türkiye ise, bırakın iletişimsel eylemi, kamusal olanın ne olduğunu bile tanımlamayı başaramamış, modernliğini Baudrillard’ın deyimiyle, “sessiz yığınların gölgesinde” tanımlamış ve tanımlamaya devam eden bir ülke.

Fakat bazı çırpınışlar da yok değil. Modernlik tartışmalarının yeni alanlara kaydırdığı demokrasi ve laiklik terimleri ve bunların sorgulanması ise, belki bize kamusal olanın ne olduğunun farkına varmamız açısından açık (aralık diyelim) bırakılmış bir kapı. Fakat burada asıl ilgi çekici, kapının ardında bizi ne beklendiğini bilmeyişimizin yarattığı heyecan ve tedirginlik. Her değişim gibi bu da haklı bir tedirginliği beraberinde getiriyor: çünkü kamusal alan tanımlanırken, onun ne kadar kapsayıcı olacağını, yani bir nevi sınırlarını sivil toplum çizer. Türkiye’de ise, bu sınırların çizimi hala “sivil” toplumun inisiyatifine bırakılmamış durumda. Bu denkleme bir de “gizli bir ajanda”sı olduğu öngörülen iktidar partisi eklenince, her tartışmanın arkasında bir bit yeniği aramak mümkün.

Bu sebeple, demokrasi olmadan laiklik olmaz diyenler de, laiklik olmadan demokratikleşme yaşanmaz diyenler de kendince haklı. Sanırım toplum, aynı iş dünyası gibi, risk almanın daha büyük yükümlülükleri beraber getirdiği bir alan. Fakat nasıl ki iş hayatında belirli bir risk almadan bir yerlere gelinemiyor, toplumda da değişimin gerçekleşmesi için bilinmezlikte gezinmek, ne kadar öngörülü olduğumuzu düşünsek de risk almak şart. Tabii her şeyi şansa bırakacak da değiliz. Bu süreçte yapabileceğimiz en iyi şey, şayet toplum içinde farklılıklara değer veren bir birey/topluluk isek, kendimizi eylemlerimiz ve söylemlerimiz ile görünür kılmamız. Tabii bunu yaparken sivil toplumun sivilliğine olan inancımızı yitirmememiz gerekiyor; aksi takdirde Türkiye’de sivilleşme uğruna, bir kamusal alan yaratma uğruna yapılan çabaların boşa gideceği inancındayım.