mimari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mimari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2010 Cumartesi

İtiraf: Ankara'nın Durumu Benim Suçum


1996 yılında ailenin arkadaşları sayesinde ben de onların peşine takılıp Paris'e gittim. Henüz 13 yaşındaydım ve bu benim ilk yurtdışı gezimdi. Fransızca'yı yeni yeni öğrenen ve Avrupa'nın göbeğine ilk kez ayak basan biri olarak bu gezi ve Paris'in ihtişamı gözlerimi kamaştırmıştı. Dönüşte İstanbul'daki hava muhalefeti nedeniyle uçağımız Ankara'ya inmek durumunda kaldı. Geceyi Ankara'da bir otelde geçirdikten sonra ertesi sabah İstanbul uçağına binmek üzere havaalanının yolunu tuttuk. Bu Ankara'ya ilk gidişimdi. Daha önce de gittiğim rivayet ediliyor, ama ben hatırlayamayacak kadar küçük olduğum için ben bunu bilinçli halimin ilk Ankara yolculuğu addediyorum. Sabah havaalanına giderken gördüğüm manzara beni dehşete düşürdü. Şehrin kuzeyinde havaalanı yolu üzerinde silme gecekondu dağları, tepeleri arasından geçiliyordu. Yamaçların dik olduğu yerlerde bile pıtrak gibi gecekondular vardı ve sanki bir anda aşağı yuvarlanacakmış gibi duruyorlardı. Bu rengarenk gecekondular arasından geçerken büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı hatırlıyorum. Ben ki daha bir gün önce Paris'te mimari harikalar arasında dolaşıyordum... Bunun verdiği gazla çok utanmıştım kendi ülkemin başkentinden.


Aradan uzun yıllar geçti, Ankara'nın mimari dönüşüm haberlerini, Altındağ gecekondularının (Kuzey Ankara Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamındaki) yıkım haberlerini almaya başladık. Sanırım bunları duyduğumda büyük bir rahatlama yaşamıştım. Daha sonra Ankara'ya tekrar tekrar gittim ama ya havayoluyla gitmediğim ya da sağıma soluma bakmayacak kadar meşgul olduğumdan uzun bir süre eskiden gecekondular arasından şehre indiğimiz kuzey Ankara'nın durumundan bihaber kaldım. Geçtiğimiz cuma sabahı Ankara'ya gitmem gerekti. Uçaktan inince HAVAŞ servisinde kendime cam kenarı bir yer buldum ve yola çıktım. Bu sefer gördüğüm manzara beni 13 yaşındakinden çok daha fazla etkiledi.

Eskiden sağında solunda gecekonduların olduğu yol şimdi bir mezarlığı andırıyordu. Yıkılan gecekondulardan arta kalanlar götürülmüştü. Ama geriye rengarenk gecekondu duvarlarının bazı bölümleri, fayanslar, evlerin sınırlarını belli eden alçak duvar kalıntıları, duvar olarak kullanılan taşlar, temellerden parçalar kalmıştı. Etrafı saran yeşilliğin arasından görünen bu mimari kalıntılar geçmişe tanıklık ediyorlar ve geçenlere eskiden capcanlı olan bir yerleşimin mezarından geçtiklerini hatırlatıyorlardı. Özellikle benim gibi daha önceki halini görmüş ama yine benim gibi bundan pek hoşlanmamış insanlara bakın beğendiniz mi yaptığınızı diyorlardı sanki. Gerçi aradan çok zaman geçti benim de modern mimari ve modern şehirlere bakışım değişti. Düzen, tektiplik, soğuk renkler artık eskiden olduğu kadar çekici durmuyor. Ben kendi kendime günah çıkarır ve bir zaman için için yok olmasını istediğim gecekonduların mezarlığına bakıp kendimden utanadururken mezarlık imajını güçlendiren bir diğer öğe gözüme ilişti. Gecekonduların arasına serpişmiş olan camilerin minareleri halen ayaktaydı. Her yer boşaltışmış, dağ tepe, bomboş, henüz bir ev bile inşa edilmemiş. Üstüne üstlük minarelerin bağlı olduğu camiler bile yıkılmış ama minareler dimdik ayakta. Gerçekten yol boyunca sağda solda kendi kendine takılan atıl minareler görüyorsunuz. Ben minarelerin varlık nedenini anlayamadım, yanımdaki iş arkadaşıma sordum. Günah olduğu için minareleri yıkmamışlar dedi. Camiyi yıkan ama minareyi tutan akla bir süre şaştıktan sonra bu konuyu araştırmaya karar verdim. Sanki büyük boy mezar başlarıymışcasına sağa sola serpili duran minareler insanın canını daha da sıkıyordu.

Bu bölgeye TOKİ'nin site kuracağını duyunca artık düşüp bayılacaktım. Kendimden tiksindim. TOKİ'nn bir gettoyu ya da sosyalist realist mimariyi andıran (ama tabiki daha çok kötü bir kopyasına benzeyen) tekdüze binalarıyla göz zevkine hakaret eden sitelerinden birine veya birkaçını buralara konduracağı fikri midemi kaldırdı. Hepsi benim yüzümden olmuştu. Ben 13 yaşındayken yok olmalarını dilediğim için rengarenk gecekondular gitmişti ve bu isteğim için cezalandırılıyordum. Sırf ben de değil, tüm Ankara ve Ankara'ya gelenler. Allah beni cezalandırmış ve gecekondular yerine bana TOKİ'yi vermişti. “Al bakalım şimdi havaalanından şehir merkezine inerken rengarenk, tek katlı, bahçeli, topografiye uygun inşa edilmiş evler yerine, TOKİ'nin genelde olabilecek en çirkin renklere boyadığı, birbiriyle tıpatıp aynı çirkinlikteki yüksek binalarından oluşan siteler arasından ilerle bakalım bu sana daha mı güzel gelecek” demişti. Daha birkaç ay önce benzer bir manzarayı Gaziantep'te havaalanından şehre giderken gördüğüm için TOKİ felaketinden bahsederken neye referans verdiğimin farkındayım.

Çok pişmanım ama nafile. Bu arada yaptım araştırmamı ve gördüm ki minareleri kafaya takan bir tek ben değilmişim. Cumhuriyet gazetesi gitmiş konuyu uygulamayı yöneten Toplukonut-Büyükşehir Belediye İnşaat, Emlak, Mimarlık ve Proje AŞ'nin Genel Müdürü Ferhat Ertürk'le konuşmuş. Arkitera Cumhuriyet'te yer alan röportajı alıntılamış ben de onlarda okudum ve anladım ki sormuşlar Ertürk'e neden kaçak yapıları ve camileri yıkarken minarelere dokunmadınız, günah diye mi demişler. O da, olur mu o zaman camileri neden yıkalım ... biz bir “bilen”le çalışıyoruz demiş. Herhalde o “bilen” şöyle dedi; yıkmayalım bu sanat harikası minareleri olmadı bunlara uygun cami yaparız ilerde. Hatta TOKİ de planlarını bu minarelerin olduğu yerlere cami gelecek şekilde yapar biz de fazladan minare inşaatı parası vermekten kurtuluruz. Hem bu minareler kaçak ama süper malzeme kullanılarak inanılmaz bir mimari dehayla yapılmışlar, ha Sultanahmet Camisi ha bu minareler, valla yıktırmam. Eh, şimdi ben koca “bilen”den fazla bildiğimi iddia edemem, üstelik ben mimar bile değilim. Neyseki bir “bilen” sayesinde Ankara'ya havayoluyla gelen yabancı temsilciler gecekonduları değil, bu saçma manzarayı görmenin ayrıcalığını yaşayacaklar. Bir de TOKİ konutları tamamlandımıydı, deymeyin keyiflerine.

Bu yazı ile Ankara'ya tüm gidenlerden (projenin açıklamasında sık sık geçen “yabancı devlet konukları” da dahildir buna) ve Ankaralılar'dan özür dilerim, çocukluk ettim beni affedin. Bilemedim...

6 Haziran 2009 Cumartesi

Mimariyle Savaşmak, İsrail’in savaş stratejisi olarak mimarlık


Estetik yönden algılama isteğimiz benimkiler gibi eğitilmemiş gözlerin mimarinin aslında ne kadar stratejik bir araç olduğunu anlamasını engelliyor. Savaş gibi estetikten yoksun bir alan bile aslında mimarinin nimetlerinden yüzyıllardır yararlanıyor. Son dönemde mimarinin savaş içerisindeki kullanım alanı ve önemi git gide arttı. Özellikle İsrail-Filistin mücadelesinde mimari yapılanma; yapmak ve dönüştürmek üzerinden neredeyse savaşın salt amacı haline gelmiş durumda.

Lefevbre “planlama kağıt üzerinde masum gözükebilir ama sahada planları gerçekleştirenler buldozerlerdir” der . Dolayısıyla mimari ve onun son ürününü sadece estetik açıdan ele almak büyük bir yanılgıya neden olur. Mimari sadece estetik değil aynı zamanda ve estetikten daha yoğun bir biçimde kullanışlılığı, doğru amaca doğru şekilde hizmet hedefler. Mimariyi sadece estetik olarak ele almak mimari sürecin ardındaki aklı görmezden gelmemiz anlamına gelir. Mimari sadece gözümüze güzel gelen, hayatımızı kolaylaştıran değil aynı zamanda dönem dönem belli hayatları belli şekillerde zorlaştıran öğelerin birlikteliğinden oluşur. Mimari anlayışı estetik dışında da düşünmeye başladığımız zaman karşımıza yeni kapılar açılıyor. Lefebvre’in sözünde vurgu sadece mimarinin kağıt üstündeki masumiyeti ve sahadaki yıkıcılık arasındaki tezatta değil. Aynı cümle farklı bir noktadan mimaride yapmak ve yıkmak fiillerinin ne kadar iç içe, tamamlayıcı şekilde kullanıldığını da hatırlatır nitelikte. Yapmak için bir şeyleri değiştirmek, kazmak, kesmek, sökmek, kaldırmak; yeniden inşa etmek içinse zaten var olanı yıkmak, yok etmek, ezmek, parçalamak gerekir. Özellikle kontrol, baskı ve cezadan bahsediliyorsa yapmak, yıkmak, var olanı bir amaç uğruna dönüştürmek birbirinin ardılı fiillerdir.

Mekanı dönüştürmek her şekliyle politik bir eylem. İster yapın, ister yıkın mekanı belirli bir şekilde dönüştürdüğünüz an orada tezahür edecek ilişkilere de dolaylı bir müdahalede bulunmuş oluyorsunuz. Tam da bu dolaylı ilişki nedeniyle mekanın nasıl, ne amaçla kurgulandığı kendi başına anlam bir konu haline geliyor. Mekansal mücadeleler tek taraflı yaşanmıyor, her kurgu kendi karşıt denge gücünü oluşturuyor. Ama bu kurgulayanın amaçlarını incelemeyi önemsiz kılmaz. Kurgunun nasıl kırıldığı ya da kurguya nasıl meydan okunduğu kadar kurgunun içsel mantığı, hedeflediği güç dengesi de önemli. Farklı amaçlarla farklı uzamlarda kurgulanan mekanlar var. Ekonomik, sosyal, politik ve kültürel amaçlarla, bazen de çok amaçlı olarak kurgulanıyor mekanlar. Tabii askeri amaçlıları da unutmamak gerek. Her ordu ya da her militer yapılanma mekanı kendi amaç ve çıkarları doğrultusunda kurgulamaya çalışıyor. Vietnam’da ormanları iyi tanıyan yerli gerillaların dünyanın en büyük askeri gücünü bu tür bir mekansal stratejiyle neredeyse yenilgiyi uğrattığını hatırladığımız zaman çıplak mekanın savaş stratejilerinin oluşturulmasında ne kadar temel bir yeri olduğunu kolayca görüyoruz. Ama askeri yapılar ile mimari arasındaki ilişki uzamın hali hazırda var olan belirleyiciliğini bir adım ileri taşıyor. Zira bu noktada sadece arazi yapısı değil; arazi üzerine kurulacak mimari yapılar ve/veya yıkılacak, dönüştürülecek olanlar da önemli hale geliyor. Bu durum da konvansiyonel silahların, stratejilerin ve arazinin yanı sıra; ve hatta daha çok; mimarinin belirleyici olduğu çatışmalar çıkarıyor ortaya.

Savaşmak çeşitli taktikler bütünü ve bu taktikler hiçbir dönem statik kalmıyor, sürekli değişip dönüşüyor. Eğer bir savaşı kazanmanın yolu düşmanı şaşırmaksa kullanılabilecek silahların ve araçların değişimi savaşmak işinin bir parçası oluyor. Sadece konvansiyonel silahlar kullanan orduların boş arazilerde karşılıklı gelmesine dayanan savaşlar geçmişte kaldı. Artık savaş kapımızın önünde, evimizin içinde, şehirlerde, günlük hayatımıza ait olduğunu zannettiğimiz alanlarda. Hava saldırıları, şehirlerin yakılıp yıkılması bize hiç de güvende olmadığımızı, savaşın tam da en stratejik piyonları haline geldiğimizi hatırlatıp duruyor. Mimari de sürekli değişen bu savaş araçlarından biri. Mimari objelerin savaş stratejilerinin parçası haline gelmesi yeni değil, neredeyse savaş sanatının kendisi kadar eski. Şehir surları, kapıları, kuleler, dehlizler ve hatta düşman sahasına hediye kisvesiyle gönderilen tahta atlar savaşmanın aslında sırf doğal uzam ile değil; aynı zamanda planlanmış alanla da (built environment) ne kadar sıkı ilişkileri olduğunu gösteriyor. Her ne kadar mimarinin savaşlarda kullanımı ezelden beri süre gelse de, kullanım şekli zaman içerisinde büyük değişiklikler gösterdi. Eski savaş stratejilerinde orduların mimari yapılar ile olan ilişkileri daha çok yıkmak üzerinden ilerlerdi. Köprüleri yıkmak, tarihi binaları yıkmak; yakıp yıkıp yok etmek üzerinden. Böylece savaş sonrası elde salt alan kalmış olurdu ve bu alan kimin elinde kaldıysa o kendine uygun planlamayı yapıp kendi alanını inşa ederdi. Savaş literatüründe yıkmak fiili yerini son zamanlarda inşa etmek ve bozmak fiillerine bıraktı. Ordular stratejilerini sadece yıkmak değil, ya yıkıp yerine başka bir şey inşa etmek ya da var olanı dönüştürmek üzerinden yürütüyorlar.

Her ne kadar savaş ve mimari arasındaki ilişki farklı düzlemlerde ele alınabilir olsa da İsrail-Filistin mücadelesinde mimarinin ayrı bir yeri var. Yüzyılımızın en uzun soluklu sıcak çatışma alanı olan bölgede taraflar mücadelelerinin meşruluğunu alan üzerinde hak iddia ederek kuruyorlar. Dolayısıyla alan savaşın amacı ve aynı zamanda mücadelenin gerçekleştiği düzlem oluyor. İsrail devlet ideolojisinin ve onun sahadaki yansıması olan İsrail Savunma Kuvvetleri’nin mimariyle çok ikircikli bir ilişkisi var. İnşaat bir yandan kontrol etmek, hükmetmek için bir araç haline getirilirken diğer yandan da var olan yapılanma ordunun stratejilerine uygun yeni şekillere sokuluyor. Yapmak ve var olanı dönüştürmek İsrail’in savaş stratejilerinden son dönemde en popüler olanı. Tabi bu demek değil ki mimari sadece İsrail tarafından kullanılıyor. Dünyada birçok ordu ve askeri yapılanma mimari teori ve pratiği kendi savaşlarında kullanmakta. Herkes uzam üzerinde söz sahibi olmak ve bu vasıtayla da mücadelede stratejik bir üstünlük elde etmek istiyor. Ama İsrail’in bu alanda özel bir yeri var, çünkü bu işini iyi yapıyor. Yıllardır devam eden bir çatışma ya da çatışma olasılığı psikolojisi onları sürekli hazır olmaya zorluyor. Bu da mekanın dönüştürülmesi, yeni mekansallıklar yaratılması konusunda yaratıcılığı arttırıyor. Bunun yanı sıra İsrail ordusunun bu iş için ayırdığı bütçe çok büyük. Dolayısıyla ordunun mekansal stratejileri son derece pahalı, geniş çaplı ve dikkat çekici, yarattıkları etki de aynı ölçüden büyük; hem bölgede hem de dünya kamuoyunda.

İsrail’in askeri inşaatlarının boyutları ve maliyetleri ve bununla paralel olarak yarattığı etki dikkatleri bölgeye çekiyor. Kontrol noktaları, sınır ötesi İsrail yerleşimleri ve Gazze’nin etrafını kuşatan, Batı Şeria’da da inşaatı başlanan duvar ve bunların yanında otobanlar, altgeçitler, üst bağlantı yolları mimari çözümlerin nasıl güvenlik sektörüne eklemlendirilip savaş mimarisi olarak kullanıldığının sahadaki yansımaları. Tüm bu mimari objeler Filistin halkının kontrolüne olanak sağlıyor. Duvar aynı zamanda İsrail’de yapılan en büyük ve en pahalı mimari-askeri yapı. Tel örgüler, kontrol kameraları, ısı sensörleri, askeri araçlar için geçiş yolları duvar projesinin birer parçası. Ayrıca belirli aralıklarla inşa edilen kontrol noktaları ve bu noktalardaki mekanizmalar, geçişler, kapıların yerleri, kafes şeklindeki yollar belirli amaçlara hizmet etmek adına detaylı birer hesaplama sonucunda inşa ediliyor. Tabiî ki burada bu yapıların mimarların fikri alınarak ve/veya estetik kaygılar güdülerek yapıldığını ima etmek istemiyorum. Çünkü yok öyle bir şey. Estetik yerine amaca doğru ve en ekonomik şekilde hizmet etmek var. En azından duvar projesinde hiçbir mimarin görev almadığını biliniyor. Fakat bu durum da beraberinde yeni bir soruyu getiriyor. Bir yapının mimari olabilmesi için illa bir mimar tarafından çizilmiş olması mı gerekir? 2004 yılında İsrail Mimarlar Derneği’nin yıllık kurultayında Gideon Harlap duvarın inşaatı sırasında hiçbir mimarın konu üzerinde çalıştırılmadığı ve bunun sonucunda da ortaya son derece çirkin ve hantal bir yapının ortaya çıktığını belirtiyor. Harlap’a göre eğer mimarlar da sürece dahil edilmiş olsalardı, ortaya Çin Seddi kadar görkemli bir yapı çıkarılabilirdi. Böyle bir yapı uluslararası arenadaki duvar muhalefetini bile engelleyebilirdi. Duvar, İsrail Savunma Kuvvetleri Merkez Komutanlığı’na bağlı Bölgesel ve Stratejik Planlama Departmanı’nda çalışan güvenlik planlaması konusunda uzmanlaşmış inşaat mühendisleri tarafından tasarlandı ve uygulamaya koyuldu. Bu noktada yepyeni bir tartışma konusu açılıyor önümüzde. Mimarlar ne yaparlar, mimarinin amaçları nedir? İsrail’in Batı Şeria’daki Filistinli, halkı kontrol etmek için inşa ettiği, birçok köyün ortasından geçerek, birçok köylüyü topraklarından ayırarak; sağlık, eğitim, iş imkanlarını kontrol noktalarının bir tarafında insanları diğer tarafında bırakarak bölge halkının üzerinde göç etmeleri için ekonomik, sosyal ve politik bir baskı mekanizması yaratan, geçişleri kontrol altına alarak terörü engellemeye çalıştığı iddia edilen duvar, eğer bir mimar tarafından daha süslü hale getirilseydi şu an gözüktüğü kadar çirkin gözükmeyecek, şu anki kadar tepki çekmeyecek, bazıları için hayatı çekilmez hale getirmeyecek miydi? Mimarinin sihirli değneği duvarı sevilebilir, kabul edilebilir kılabilir miydi?

Her ne kadar mimar tarafından detaylandırılmamış olsalar da duvarlar, otoyollar, kontrol noktaları bazı işlevsel yükümlülükleri yerine getirmek için tasarlanmış ve kurulmuş fiziki yapılardır. Dolayısıyla salt bu saydığım özelliklerinden dolayı bu yapılar birer mimari yapıdır. Bunun yanı sıra hizmet ettikleri amacın Filistin halkının kontrolünün sağlanması, İsrail halkının belli şekillerde korunması olduğu ve bu yapıların direkt olarak askeri birlikler tarafından kurulup, denetlendiği göz önüne alınırsa bunlar savaş mimarisinin vazgeçilmez birer parçası.

İsrail Savunma Kuvvetleri mimariyi eğitim süreçlerine dek katmış durumda. Askeri okullarda uzam ve mimari felsefecileri okunuyor, Deleuze ve Guattari bu isimlerin başını çekiyor. Onların geliştirdikleri teoriler İsrail Savunma Kuvvetleri tarafında modifiye edilip savaş stratejisi olarak sahaya uygulanıyor. Deleuze-Guattari ikilisi tarafından geliştirilen çizgili ve yumuşak uzam kavramları İsrail ve Filistinliler’in yaşam alanlarına uygulanıyor. Duvarlar, tel örgüler, bloke edilmiş yollar Filistin alanını çizgili kılıyor. Bunun yanında yumuşak alan daha dönüştürülebilir, belli sınırlara ya da engellere sahip değilmiş gibi duran uzamlar için kullanılıyor. Hatta ordu operasyon yapacağı zaman alanı yumuşatmak (smooth out space) terimini kullanıyor. Uzamın dönüştürülebilirliği ve bunun bir strateji olarak ele alınması, alanların düzleştirilmesi ya da gerekli yerlerde çizgilendirilmesi ordunun hareket kabiliyetini ve hâkimiyetini arttırıyor.

Hali hazırda var olan uzamlarda hareket etmek, boş arazileri mücadelede avantaj sağlayacağına inanılan yapılar inşa etmekten çok daha karmaşık stratejiler gerektiriyor. Zira İsrail ordusu ve Filistin gerillaları arasındaki savaşların büyük bir çoğunluğu yerleşim merkezlerinde sürdürülüyor. En sıcak çatışmalar genellikle Filistin mülteci kamplarında yaşanıyor. Kamplar Filistinli mültecilerin evlerinden oluşan mahalleler veya şehircikler görünümünde. Dolayısıyla bu mekanların mimari yapıları Filistinliler tarafından belirlenmiş ya da en azından ezbere biliniyor. Bu durum sokaklardan geçerek çatışma yapmayı İsrail ordusu için son derece güç ve tehlikeli kılıyor. Sokaklar ve diğer stratejik noktalar Filistinlilerin kontrolünde ve İsraillilerin kullanacağı olası yolları göre stratejiler çok önceden belirlenmiş oluyor. Bu noktada İsrail ordusu kendine yeni stratejiler geliştiriyor. Kentsel sentaksı küçük taktikler vasıtasıyla yeniden düzenliyor. Sokaklar, caddeler, yollar, bahçeler İsrailliler için fazlasıyla tehlikeli. Ordu kumandanları biri uzamın nasıl yorumlandığının önemini vurguluyor. Normalde bir odaya giriş çıkış kapılar ve/veya pencere gibi diğer açıklıklardan sağlanır. Ama bu açıklıklardan çıkmak düşman tarafından tahmin edilebilir olduğu için aynı zamanda tehlikelidir de. Savaşmak düşmanı şaşırmayı gerekli kılar, bu noktadan hareketle İsrail ordusu mensupları kapı, pencere kullanmayıp tam da çıkmaları beklenmeyen yerlerden çıkıyor. Çatışmaların yaşandığı Filistin kamplarındaki halkın savaş deneyimleri eskisinden çok farklı. Oturma odasında televizyon seyrederken birden yanı başınızdaki duvar yıkılıp İsrail askerileri salonu doldurabiliyor. Bu durumların çoğunda aile belirsiz bir süreliğine bir odaya kapatılıyor. Askerler ise daha önce belirlenmiş olan ilerleme planı çerçevesinde, mesela yatak odasından, bir delik açarak komşu eve geçiyor ya da evde bir süre kamp kuruyorlar. Duvarlardan geçme stratejisi iki amaca hizmet ediyor. Birincisi böylece askerler görünmüyor ve hedef haline gelmiyor. İkinci amaç ise bu yöntem sayesinde İsrail ordusu savaş kazanmanın en önemi unsurunu yerine getiriyor, Filistinlilerin hiç beklemedikleri yerlerden çıkarak düşmanı şaşırtıyorlar. Bu taktik dolayısıyla artık birçok silahlı mücadele caddelerden evlerin salonlarına, yatak odalarına taşınmış durumda. İsrail askerleri tarafından yakalanan bir Filistinli savaşçı, “her yerden çıkıyorlar, bununla nasıl savaşabilirsiniz?” diyerek aslında mekanı bu şekilde dönüşmenin bir savaş taktiği olarak amaca ne kadar doğru şekilde hizmet ettiğini dile getiriyor.

İsrail ordusu bir yandan yoktan var ediyor. Bir yandan da var olanı dönüştürüyor, bozuyor ve stratejiye uygun hale getiriyor. Her şekilde mimariyle uğraşıyor. Tabiî ki bu mücadelede yalnız değil, düşmanları da mimari yapılanmanın imkanlarından yararlanmada son derece başarılılar. Onlar da İsrail’in yarattıklarında, mesela duvarda, delikler açarak, yıkarak, parçalayarak, çalarak mimariyle ve onun arkasındaki kurucu akılla olan mücadelelerini sürdürüyorlar. Fakat İsrail ordusunun bu alanda harcadığı para ve kullandığı teknoloji onları bir adım öne çıkarıyor. Tüm mücadele aslında mekansal politik yapılanmaların her tür mücadelede nasıl da aktif bir rol oynadığını gösteriyor. Savaş, çatışma, ne denirse, sanki İsrail Filistin arasında değil de mimariyle taraflar arasında sürdürülüyor. Sanki bir noktada mimariye hükmetmek diğer tüm amaçların yerine alıyor. Amaç düşmanı yenmek değil, uzamla mimari taktikler aracılığıyla mücadele etmek oluyor.


bu yazı www.mekanar.com adresinde yayınlanmıştır.

22 Nisan 2009 Çarşamba

Foucault üzerinden bir güç-uzam okuması

Güç, çevreyi kontrol edebilme yetisidir ve sırf bu nedenden dolayı politikayı işin içine gücü katmadan düşünmek imkansızdır. Hatta politika başlı başına ve yalnızca bir güç ilişkisidir, gücü resimden çıkardığımız anda geriye politika da kalmaz. Burada yekpare bir güç yapısından bahsetmiyoruz. Tam tersine karşımıza farklı şekillerde çıkan ama her zaman, her türlü ilişki içerisinde var olan bir yapıdan bahsediyoruz. Gücün bu elde tutulamaz, tarif edilemez yapısı bir yandan salt varlığıyla tüm ilişkileri politik yaparken diğer yandan da tanımlanamaz bir hal alır. Eğer güç her yerdeyse ve sonsuz şekilde karşımıza çıkabilirse konseptin elimizden kaymasını ve görünmez olmasını nasıl engelleyebiliriz. ‘Güç nedir?’ sorusu çoğu zaman abesle iştigaldir. Gücün ne olduğu, ne olmadığı, ne zaman karşımıza hangi yüzüyle çıkacağı ya da çıkmayacağı bizi felsefenin derinliklerine çekerken muammayı güçlendirir. İşbu nedenden dolayı sorunun farklı türevleri sorularak en azından gücün yapısının anlaşılması yolunda adımlar atılmaya çalışılmıştır. Farklı alanlarda gücün nasıl yöntemlerle yeniden üretildiği ya da karşımıza nasıl kılıklarda çıktığı, çıkarıldığı sorularına verilecek cevaplar en azından güç ilişkilerinin belirlenmesine katkı sağlayacaktır. Modern çağın en büyük politik güç aracı olan devlet aygıtı, devlet aklının yönettiği kurumlar ve bu kurumlar ile iletişim halinde olan vatandaşın, kulun ilişkisinde hiyerarşinin ve gücün nasıl sürekli yeniden üretildiği konusunda yapılacak herhangi bir beyin fırtınasında es geçilemeyecek bir isim vardır: Michel Foucault.

Foucault'nun gücü incelemesindeki en ilgi çekici nokta onun pratik hayatımızda devlet aygıtının gücünün sürekli nasıl yeniden üretildiğini masaya yatırmasının yanı sıra bu yeniden üretim ve hiyerarşik yapının korunmasında uzamın önemine ve vazgeçilmezliğine yaptığı sürekli ve yerinde vurgudur. Uzamın Foucault'nun kuramlarındaki yeri diğer birçok filozofta olduğundan farklıdır. Foucault toplum, devlet aygıtı, güç ve yönetim gibi zamansal düzlemde uzamsız bir şekilde yapılan incelemelere uzamı katarak ve hatta uzamın eyleyiciliğinin altını kalın kalın çizerek birçok sosyal bilimciyi daha önce fazla kurcalamadıkları bir alanla tanıştırmış ve uzamın göz ardı edildiği politik güç kuramlarına büyük darbe indirmiştir.

Güç ilişkilerinde uzamın önemi Foucault'nun hastane, hapishane, okul gibi hiyerarşik güç ilişkilerinin olduğu ve devletin vatandaş üzerindeki kontrol mekanizmalarını yeniden üreten düzlemler üzerinden yaptığı incelemelerle teoriden pratiğe doğru önemli bir geçişe imza atmıştır. Dolayısıyla herhangi bir Foucault okumasında uzamı dışlamak mümkün değildir. Fakat şu da unutulmamalıdır ki, Foucault'nun da kabul ettiği üzere uzam ilişkiler üzerinde çift yönlü ve önceden kesin olarak kestirilmesi imkansız bir etkiye sahiptir. İlişkinin bir tarafında uzamı kurgulayanlar vardır ki, genelde bunlara devlet aygıtı ve onun uzmanları diyebiliriz. Bu kişilerin uzamı ne amaçla kurgulandığı buradaki güç ilişkilerinin nasıl olacağı üzerine sadece fikir verebilir, kesinlik vermez. Zira bu ilişki yumağının içinde sürekli değişen ve önceden kestirilemez bir faktör, insan vardır. Uzamın nasıl bir güç ilişkisine sahne olacağı tam da bu bireyler veya kitleler ile uzam arasında doğrudan yaşanacak ilişki sayesinde ortaya çıkar. Hiçbir bina, mekan, çevre kendi başına bir güç ilişkisi kuramaz. Baskı ve gücün olduğu her yerde direniş de vardır. Dolayısıyla uzam-kurucu akıl ilişkisinin karşısında bir de uzam-direniş ilişkisi vardır. Direnişin nasıl kurgulandığı uzamla bire bir ilintilidir. Bir yandan direniş uzamın tanıdığı imkanlar ve imkansızlıklardan yola çıkarak uzamı kullanır, diğer yandan da uzamın belki de kuruluşunun ana amacı olan belirli bir güç ilişkisini bozarak kurucu aklın amaç-sonuç ilişkisinde çeşitli sapmalara neden olur. Bu noktaya uzamın eyleyiciliği denebilir. Yani uzam parçası olduğu güç ilişkileri üzerinde kurgulayıcısının öngöremediği bir etki yaratır. Aynı anda hem baskı noktası hem de direnç noktası olur ve bu haliyle de iki tarafında hareketlerinin yeniden kurgulanmasına, değişmesine neden olur. Uzam bir yandan bir araç iken diğer yandan da bir aktördür.

Uzamın güç ilişkisindeki mutlak yerini anlamak için Foucault’nun verdiği üç örnek üzerinden devlet aygıtı ile toplum arasındaki belirgin güç ilişkilerinden egemenlik, disiplin ve güvenlik konularının nasıl yeniden okunması gerektiğine ve bu okumalarda uzamın nasıl da farklı şekillerde ele alındığına değineceğim. Bu noktada Foucault'nun 1977-1978 yılları arasında College de France'da verdiği dersin notlarından yararlanacağım.

Foucault uzamın egemenlik kurulumundaki yerini Alexandre le Maitre’nin La Metropolitée kitabında anlattığı ideal ülke ve başkent üzerinden okuyor. Le Maitre başkent ile ülkenin geri kalanı arasındaki ilişkiyi tam da geometrik bir yapının gerekliliği üzerinden kuruyor. Bir ülkenin en iyi şekilde yönetilmesi başkentin nereye kurulduğuna ve diğer kentler ve ülkenin geri kalanı ile nasıl bir geometrik ilişkisi olduğuna sıkı sıkıya bağlı. İdeal ülke bir daire şeklinde düşünülürse başkent bu dairenin tam merkezinde yer almalı. Böyle bir yerleşim hem estetik anlamda, hem idari gücün, kanunların yayılmasına sağlayacağı kolaylık anlamında, hem de ahlakın, bilimin, ekonominin merkezi olan başkent ve geri kalan arasında kurulacak her türlü ilişkinin en faydacı şekilde hizmet edebilmesi amacıyla tam merkezde yer almalıdır. Burada en ilgi çekici olan nokta Le Maitre'in politik faydacı bir bakışla egemenliği dolaşımla ilişkilendirmesi ve bu noktadan hareketle de bir uzam olarak ülkedeki yerleşimin öneminin vurgulaması. Egemenin gücünü elde tutabilmesi ve yayılması gereken görüşlerin, malların ve bilgilerin en hızlı ve en faydacı şekilde yayılabilmesi tüm bunların ana üretim hattı olan başkentten diğer yerlere ne kadar hızlı iletilebildiği ile alakalı. Bu şekilde bakıldığında egemenliğin bekası için uzamın ne şekilde kurgulandığı büyük önem taşıyor. Egemenin gerekli noktalarda müdahale edebilmesi, arzu edilen şekillerde yönlendirme yapabilmesi tam da alanın nasıl konumlandırıldığına bağlı. Belki ülke örneği teknolojinin mesafeleri sıfırladığı bir çağda yavan kalıyor gibi gelebilir, zira burada anlatılan da bir ülkenin nasıl kurulması gerektiği değil. Örneğin altında yatan egemenlik kavramının gerektiği gibi işletilebilmesi ve bekasının sağlanabilmesi için uzamsal konumlanmanın ne kadar önemli olduğu.

Diğer bir örnek Fransa'da küçük bir şehir olan Richelieu. Bu şehir Fransa'da yaygın olan yapay şehirlerden, önce inşa ediliyor sonra yerleşiliyor. Roma İmparatorluğu’na ait ordugahlardan esinlenilerek tasarlanan şehrin ortasından geçen büyük cadde Richelieu'yü iki büyük dikdörtgene ayırıyor. Bu dikdörtgenler de birbirine dik ve paralel caddelerle daha küçük, farklı boyutlarda dikdörtgenlere bölünüyor. Şehrin büyük dikdörtgenlere bölünmüş tarafı insanların yaşam alanı olarak tasarlanmış durumda. Ana caddeye bakan ya da ona paralel olan caddelere bakan evler genelde birkaç katlı olup daha üst sınıfı ağırlarken ana caddeyi dik kesen sokaklara bakan tek katlı evler daha alt sınıftan insanların meskeni oluyor. Şehrin diğer tarafında yer alan küçük dikdörtgenler de ticaret merkezi görevi görüyor. Zanaatkarlar ve tüccarlar, dükkanlar ve pazarlar şehrin bu tarafında yer alıyor. Zira ticaret daha çok dolaşım olması ihtiyacını doğuruyor ve bu bölümün sokaklarla parçalanmış yapısı bunu kolaylaştırıyor. Bu yerleşim şekliyle Richelieu bir yandan hiyerarşik yapıyı sağlamlaştırıyor, dağıtımın ve iletişimin gerektiği yerlerde gerektiği gibi kurulabilmesinde ve gerekmediği yerlerde de kurulmasının engellenmesinde büyük rol oynuyor. Farklılıkların uzam içerinde disipline edilmesine olanak tanıyan Richelieu yapılanması bireyleri belli bir şekilde hareket etmeye ve belli bir hiyerarşik yapıyı takip edip onu yeniden üretmeye zorluyor.

Üçüncü bir şehir örneği de şehirlerin ve şehir planlamasının geliştiği 18. yüzyıldan. Pierre Lelievre'in yaptığı inceleme Nantes'ın yeniden inşa planları hakkında bilgi veriyor. Şehrin yeniden planlanması için ortaya konulan birçok proje arasından Vigné de Vigny'ninki öne çıkıyor. Nantes’ı yeniden tasarlamaya çalışanların karşılaştığı en büyük sorun şehrin kalabalıklığı. Dolayısıyla ortaya konulan projeler de bu soruna çözüm bulmaya çalışıyor. Vigny’nin projesinde birbirini kesen olabildiğince geniş caddeler ön planda. Projedeki geniş caddelerin dört fonksiyonu yerine getirmesine özel önem veriliyor. Bunlardan birincisi hijyen. Caddelerin genişliğinin hava yoluyla bulaşabilecek hastalıkların yayılmasını engelleyeceği düşünülüyor. Bir diğer amaç şehiriçi ticaretin sağlanması, kolaylaştırılması. Üçüncü fonksiyon şehrin sokaklarının şehir dışından gelen yollara bağlanması. Zira bu şekilde dışarıdan gelen malların şehre gelişi kolaylaştırılırken, gümrük kontrolünden kaçış da engellenecek. Sokakların yerleştirilmesinde dikkate alınan son fonksiyon ise gözetimin sağlanabilmesine olanak tanımaları. Ekonominin gelişmesi ile birlikte birçok 18. yüzyıl şehrinin etrafını kuşatan duvarlar yavaş yavaş yok oluyor. Duvarların kaldırılması şehrin içindekilere de dışındakilere de önemli bir hareket kolaylığı sağlarken bir yandan da güvenlik sorununu beraberinde getiriyor. Artık geceleri şehrin kapıları kapatılamıyor ve giren çıkanın kontrolü eskisi kadar kesin bir şekilde sağlanamaz hale geliyor. Bu noktada şehrin sokakları her türlü suçluya, hırsıza, arsıza karşı savunmasızlaşıyor. Caddelerin geniş yapısı şehrin bu savunmasızlığına çare olarak tasarlanmış, amaç sadece dolaşımı sağlamak değil, iyi ve kötünün dolaşımının birbirinden ayrıştırılmasını da sağlanması. Tüm bu düzenlemelerin yanında Vigny'nin planı o döneme dek düşünülmemiş bir noktayı da şehir planlamasına katıyor. Şehrin olası gelişmelere uyum sağlayabilmesi sorunsalı bu dönemde masaya yatırılıyor. Disiplin mekanizmalarının gerektiği şekilde kurulması için sıfırdan tasarlanan uzamlardan bahsediliyorken güvenlik sorusu gündeme geldiğinde tamamen farklı bir uzam algılamasına geçiliyor. Güvenlik, uzamın sıfırdan tasarlanmasını değil, elimizde olan uzamın hiçbir zaman tam olarak tahmin edilemeyecek olasılıklar dahilinde en iyi şekilde dönüştürülmeye uygun tasarlanmasını gerektiriyor.

Tüm bu örnekler gücün okunmasında ya da en azından güç ilişkilerinin yapısında uzamın tam da ne kadar temel bir işlevi olduğunu gösteriyor. Uzamın ele alınmadığı her tür güç analizi eksiktir. Çünkü güç ilişkisinin bekasında uzamın her iki taraf tarafından da nasıl kullanıldığının ve kullanılamadığının büyük, tartışmasız bir etkisi var. Fakat özellikle güvenliğin uzam ile ilişkisi üzerine verilen bu son örneklem bizi politika-uzam ilişkisinde apayrı bir noktaya taşıyor. Başta da belirttiğimiz gibi uzamlar ne kadar belli amaçlarla, belli güç ilişkilerinin sağlamasını yapmak için yaratılmış da olsalar, her baskının aslında kendi direnişinin de başlangıcı olması nedeniyle, uzam bir yandan bir baskı alanı açarken iken diğer yandan da bir direniş mekanizmasının parçası oluyor. İşte bu durumun kendini en bariz hissettirdiği ve dolayısıyla dönüştürdüğü ilişki güvenlik ve uzam arasındaki ilişki. Uzam bir yandan sürekli bir şekilde güvenliğin, egemenin tanımladığı şekliyle, kurulması için yeniden düzenleniyor; diğer yandan da her yeniden düzenleme bu güvenlik yapısında yeni gedikler açacak direnişlerle karşılaşıyor. Ve bu da sürekli devinim ve aynı zamanda büyük bir kısır döngü yaratıyor. Bugün birçok ülkenin içinde olduğu ve bir türlü içinden çıkamadığı sorunsal da bu. Belirli bir uzamın güvenli ilan edilebilmesi için ne kadar güvenlik yeterlidir, özellikle de alınan her güvenlik tedbiri bir noktada yetersiz kalıyorsa?

Bu yazı daha önce http://mekanar.com sitesinde yayınlanmıştır.

Michel Foucault,"Security, Territory, Population: Lectures at the College de France 1977-1978", Palgrave Macmillan New York, 2009.