Yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2011 Pazartesi

Tahterevalli Oyunları 1: Sultan IV. Murad Çok Hasta

Bu hikayedeki kişiler ve olaylar hayal ürünüdür. Sultan IV.Murad diye biri yoktur. Kostantiniyye diye bir yer asla var olmamıştır.

Sultan Murad Hazretleri çok hasta. Günbegün eriyor. Hayır, kaslarının o meşhur, acı kuvvetinde bir eksilme yok. Hint emirlerinin tebaasındaki büyücü zanaatkarların elinden çıkma, kurşun geçirmez denilen o filderisiyle kaplı kalkanı bir balta darbesiyle ortadan ikiye ayırıp, çelik levhaları birbirine bağlayan manda sinirinden kayışları savaş meydanında öldürdüğü bir düşmanın bağırsaklarını serer gibi ortaya serdi yenilerde, hıncında bir eksilme yok. Bir oturuşta bıldırcın etiyle doldurulmuş bir kuzuyu, yanında da – hükümdardır, günah olmaz – iki testi tarçınlı erik şarabını tüketen iştahı, esrikliği gitmedi. Hareminin kadınlarının omuzlarını, boyunlarını morartan gönül coşkunluğu; rahimlerini bu lanetli saltanatın mutlaka birbirlerini boğazlayacak yeni talipleriyle ıslatan erkekliğinin bereketi şahlandıkça şahlanıyor. Sultan Murad Han her zamankinden daha güçlü. Ama Sultan Murad’in içi içini yiyor. Sultan Murad çok hasta.

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Ahlaksız Yalnızlık... Yalnızlığa Özlem

Geçtiğimiz hafta 32. Gün programında yaşananlar, yalnızca “İslamcı” ve “laik” medyadan temsilcilerin Türkan Saylan üzerinden münakaşaya girmesi olarak okunur ve çağdaşlaşma üzerine farklı yorumların “aydınlar” nezdinde yansıması yönüyle ele alınırsa, çok önemli bir nüans unutulur: Türkiye’de eleştiri-eleştirel düşünce- kültürü, kanaat önderleri özelinde ve temsil ettikleri toplum genelinde tehlike sinyalleri vermektedir. Bu kültür monofobiktir, yalnız kalmaktan korkar, çünkü yalnızlık, geçmiş hatalarla yüzleşmeyi beraberinde getirir. Bu yüzden Türkiye’de eleştiri, ötekileştirici bir karaktere sahiptir; ötekisini yaratamamanın korkusuyla motive olur. Özeleştiriye müsaade etmeyen bu yaklaşım, kendini öteki olarak gördüğü üzerinden tanımlar, ahlak çerçevesini bu tanıma oturtur. Bu yaklaşım doğrultusunda “benlik”, kendine bir bayrak taşıyıcı seçer ve tartışmayı onun üzerinden yürütür. Öteki de aynı şekilde, seçilmiş bayrak taşıyıcıyı ahlaki açıdan yıkıntıya uğratma amacını güder. Peki ya o bayrak taşıyıcı gözden kaybolunca ne olur? Yerine bir yenisi konur, tartışma aynı çerçeveden sürdürülür. Fakat bu yeni temsilci seçilene kadar toplum ve “aydınlar”, bir boşluğa düşer. İşte bu boşluktur ki bizi yalnız bırakır, ahlaksız kılar.

Geçtiğimiz hafta televizyon ekranında, yalnızlığıyla yüzleşen insanların tartışmasını izledik. Bir anlamda yarattığı öteki ile yarattığı benliği kaybeden yalnızların çatışmasıydı bu. Anlamlandırılamayan yalnızlığın kimsesiz kalmış çocukları, yaslanacağı ahlaki çerçeveden yoksun, sözün bittiği, anlamın yittiği o anın içine sıkışıp karşımızda belirdi küfürleriyle. Ekranın solunda Vakit Gazetesi yazarı Sedat Arseven, sağında Cumhuriyet gazetesi yazarı Ümit Zileli ve Mehmet Faraç. Konuştukları şeyin bir kelimesini dahi anlamak güçtü. Birkaç tam cümle kurma denemesinin ardından, anlam tamamen kayboldu; uyumsuz kelimelerden oluşan, buyurgan ve saldırgan bir anlamsızlığa dönüştü.

“Aslında kaygımız, yalnızlığımızı çoktan bir yana itmiş, ondan artık kurtulmuş olduğumuzu sanmaktan ileri gelmiştir” der Octavio Paz Yalnızlık Dolambacı’nda. Haklıdır da; hayatın her evresinde yalnızlığımızı bastırmanın yollarını arar, bir yara gibi saklarız onu. Saklarız çünkü yalnızlık, insanın hatalarını bir başkasında arayamadığı, söz ve eylemin asıl sahibi olduğu ve dolayısıyla sorumluluğunu taşıdığı o andır. Ondan böylece kurtulduğumuzu sanırız fakat yara içten içe kaşınır, kaşıdıkça da kanar. Ahlak kabuğuyla kapanmış yalnızlık yarası, her kaşınmada biraz daha açılır ve altında insan, ahlaktan yoksun doğasıyla karşılaşır.

Toplumsal yaşam, bireyin yalnızlığına tahammülsüzdür çünkü yalnızlığa terk edilmiş birey, kendiyle yüzleşir. Anlamlar dünyasını toplumsalın gölgesinde değil, bireyselin ışığında oluşturma yoluna gider. Yalnız birey ötekisinden de mahrum kalır: ne dayanabileceği bir toplum, ne de akıl danışacağı bir buyruk vardır ahlak sistemini tamamlayan. Çevresi, bireylerden oluşan bir kitle tarafından sarılmıştır. Anın durağanlığında sıkışıp kalmıştır; ne içe dönebilir, ne dışa çıkabilir; ne paylaşımdır, ne de ayrılık. Yalnızlık diyalektiğidir bu Paz’a göre. Bu davranış uzun sürmez, izin verilmez, çünkü kitleleşen toplumun nazarında anarşiktir, reddedilir, cezalandırılır.

Bazen de kırılmalar olur. Ahlakı belirleyen doğruluk ve yanlışlıklar bütünlüğünün oluşturduğu normlarda sembolleşen bir şahıs artık yoktur. İnşa edilen ahlaki değerlerin temeli bir anda sarsılır, yara kaşınır, kabuk açılır. Sanki merhum, ölümüyle sadece bedenini değil de, bu dünyaya bırakmak istediği değerleri ve temsil ettiği fikirleri de almış, götürmüştür beraberinde. Kitleselliğin yapaylığında yoğrulan anlamlar yiter, harç tutmaz olur. Toplulukları bir arada tutan bağ, yalnızlığını anlamlandırmaya çalışan insanlarca sorgulanır. Hem de tüm ahlaksızlığı ile.

Yalnız kalma korkusudur kendimize ve ötekine anlam kazandıran. “Yalnızlık dolambacında yalnız başına çırpınıp duran, aynı zamanda birleşme ve bütünleşmeye çabalayan kişidir yalnız insan” Paz’ın sözleriyle. Yalnızlık dolambacında sıkışmış anın durağanlığında dans edip durmak ürkütür bizleri. Biz, maskeli balonun davetlileri, yalnızlığını farklı renk ve desenlerle süslenmiş maskelerle saklamaya alış(tırıl)mış insanlar. Sadece taktığı maskelerle siyasallaşabilen, doğalı dışlayan bir dünyada, maskesizliğin getireceklerinden korkarak yaşayanlar. O maskeler düştüğünde ise, sözcüklerimizin anlamsızlığını, peşinden koştuğumuz düşüncelerin ve bu düşünceleri gerçekleştirmek için yarattığımız ahlak sisteminin yanlışlıklarını görürüz. O maske düştüğünde, hepimiz altında yatan yalnız insanın farkına varırız.

Bu farkındalık ölesiye acıdır; çünkü kurgulamış farklılıkları ortadan kaldırır. Yalnızlık anında benliği ötekinden ayıran o yapay ayrım kaybolur. Bu sebeple televizyon ekranında Sedat Arseven de, Ümit Zileli de, Mehmet Faraç da birdir benim gözümde. Bir hiçliği temsil ederler. Maskesiz kalmış bireylerdir ve küfürleriyle yeni maskeler edinmeye çalışırlar. Fakat nafile. Yalnızlık ahlaksızdır ve ahlaksız olan güzeldir. Küfürlerdir ahlaksız ve güzel olan; yalnız başına çırpınıp duran o yalnız insanın bütünleşme, birleşme çabasını beraberinde taşıyan. Küfürlerle farkına varır insan, ötekisinden yoksun yalnız bireyin fikirlerini savunmadaki acizliğini. Ve küfürlerdir boşluğa savrulan, sonra dönüp tekrar sahibini bulan. Kavganın tarafları birbirlerini “ahlaksızlık” ile suçlayadursun, düşünmek lazım: ortada savunulacak bir ahlaki bütünlük kaldı mı ki bu “ahlaksız” suçlamalar yerini bulsun?

24 Mart 2009 Salı

Yalnızlık Çağının Umutsuzlarına…

Soruyorum size: biz ne zaman kaybettik ‘biz’i? Tam olarak ne zaman bir şeyleri yitirdik? Yok yok, şimdi başlamayın o ‘tamamlanmamışlık’ felsefelerine. Ha belki şöyle derseniz olur, bizim kuşak, hani 1990ların başında çocuk olanlar, biz zaten böyle bir dünyanın içine doğduk, o bile kabulümdür. İster 25 yaş bunalımı diyin, ister varoluşsal sorgulamalar, hem yalnız hem umutsuz birinin anlatacaklarına kulak verin. Yazıyı bitirdiğinizde, içinizden “aman neyse ki ben böyle değilim” diye geçirmeye gayret edin ;)

Bu yazıyı yazıyorum çünkü gözlemlerime göre en azından bu konuda yalnız değilim. Buna sevinmeli miyim bilemiyorum. Haydi başlayalım…

En çok didiştiğiniz iki şey var. Birincisi, kendiniz. İkincisi ise, tabii ki, zaman.
Hayatınız hep ikilikler üstüne kurulu. Bir yanınız, anı yaşamaya çalışıyor, kendinizi sevmeye, keşfetmeye. Mutlu olmak istiyor, sadece keyif almak. Öbür yanınız, gereklilikleri anımsatıyor. Ders çalışmak, sınıfı geçmek, para kazanmak, kariyer yapmak, saygı duyulmak. Bir yanınız dünyayı değiştirmek istiyor; öbürü dünyaya ayak uydurmak. Bir yanınız aşık olmak istiyor; öteki terk edilmemek.

Didişip durduğunuz ‘zaman’ mefhumuna ‘bir zaman’ kadar sonra teslim olursunuz muhtemelen. Hani o ikinci hale. Belki yukarıda saydığım o ‘bir yanınız’ı çoktan unuttunuz bile. Çünkü ünlü düşünürün de dediği gibi düşündüğünüz gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi düşünürsünüz. Buna rağmen hala içinizde bir küskünlük, bir yenilmişlik duygusu varsa, işte bu yazının öznesi sizsiniz. Sizi kahreden bu durum hem sizin umutsuzluğunuz, hem de gücünüz hiç kullan(a)madığınız.
Her türlü bağ(ım)lılıktan korkarsınız. Sigara kullanıyor musun sorusuna hayır dersiniz, saymamışsınız ama günde 4-5’e çıkmış, yani bir paket 4 günde bitiyor. İçmediğinizi kendinize kanıtlamak için inadına almazsınız yenisini. Sonra bu yazıyı yazarken işte böyle kıvranırsınız. “Hayır, ben isteyince yapabilirim” ya bütün derdiniz!

Veya biriyle berabersiniz. Güzel vakit geçiriyorsunuz, çok hoşlanıyorsunuz. Hem bağlılık sözleri duymak istiyorsunuz, hem de duyunca buz gibi soğuyorsunuz. Duymazsanız, duyuran siz oluyorsunuz. Aman tanrım yoksa bağlanıyor musunuz?! Bu gidişin sonu hayra değil, hemen ayrılıyorsunuz.
Ne de olsa siz, tek başınıza da yapabilirsiniz!
Kırıldığınızı kimseler bilmesin, hemen kendinizi toplayabilmek istersiniz.
Bir daha aramak mı, eksik olsun dersiniz.
Çünkü, “gülünç” değil “güçlü” olmalısınız. Çünkü, dimdik durabilmelisiniz ayaklarınızın üstünde.
Arkadaşlarınız… Kimselere güvenemezsiniz. Belki bir-iki kişi, o kadar. Diğerleri selamlık sabahlık. Ne zaman tam güvenecek olursunuz, cık bir “yanlış”ını görürsünüz, tamamen silinir gözünüzde. Bir anla, bir dinle, yok. Sanki olacaksa hiç hesapsız, hiç yanlışsız olmalı. Yine tek tabanca gezinen sizsiniz ıslak caddelerde.
Bir yazarın dediği gibi, “zaman birlikten kuvvet doğurmanın değil, tek başına dimdik ayakta durabilmeyi becerebilme zamanıdır”* çünkü.
İnceden gurur duyarsınız kendinizle. İlkeleriniz vardır ya çünkü, kimselere eyvallah dememişsinizdir ya, böyle böyle yalnızlığı seçmişsiniz sonunda.
Siyasetle ilgilenirsiniz. Ama nasıl demeli, hiçbir düşünce sizi tam kalbinizden vuramaz. Ne yaparsanız yapın, suya yazı yazmak hissinden kurtulamazsınız.
Hiçbir şeye ait hissedemezsiniz kendinizi. Hiçbir toprağa, hiçbir millete.

Omuz omuza yolları arşınlayacağınız dava arkadaşlarınız olamaz. Davanız yoktur çünkü. Varsa yoksa kendiniz.
Peki var mı size ait bir şeyler?
Çok sevdiğiniz çantanız mı mesela, ayakkabınız mı? Kitaplarınız mı, fetişistçe raflara dizdiğiniz?
Nedir sizi siz yapan? Hani o çokça dillere dolanan, sosyal bilimlerin müthiş buluşu “kimliğiniz” nerede?
Ne istiyorsunuz bu hayattan?

Hayır, bu “yalnızlık ömür boyu” hikayesi değil kardeşim! Başka bir şey…

Yalnızlık çağının korkunç umutsuzluğu…
Peki siz, bu umutsuzluğu alıp başınızın üstüne mi koyacaksınız, yoksa direnip var olmayı mı seçeceksiniz?
Yani,
“Umut, insanda!”**

mı diyeceksiniz?








*Can Dündar, http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=2116
** Nazım Hikmet, Umut adlı şiirinden…

5 Mart 2009 Perşembe

İstanbul’da Son Tango

Çabuk adımlarla yürüyorsun karanlık bir sokakta
Yüreğin bir kuş gibi çarpıyor, duyuyorum
Korkuyorsun…
İki genç peşin sıra, briyantli saçlar, dudaklarda
Cıgara, yakılmamış, sallanıyor seri adımlarla
Ve uzaklarda bir yerde ben,
Sisin içinden çıkıp gelen.

Rüzgar, lodos mudur yoksa poyraz mı… bilmem ama
Sokuluyor eteğinin altına, bacaklarında, görüyorum
Oynuyor…
İki genç peşin sıra, daracık kumaş pantolonlar, sırtlarında
Ceket, eprimiş, havalanıyor hırçın rüzgarla
Ve uzaklarda bir yerde ben,
Piposunun dumanı tüten.

Alacalı bir kedi takılıyor arkana,
Şimdi sen önde, kedi arkada, biliyorum
Hissediyorsun…
İki genç peşin sıra, adi cilayla parlatılmış rugan pabuçlarla
Atılan adımlar, avare olmuş salınan siyah saçlarına
Ve uzaklarda bir yerde ben,
Locadan biletiyle, bu adi oyunu izleyen.

Derken adımlar hızlanıyor, bir anda,
Sen hala önde, fakat kedi, ya o nerede?
Kaçamak bir bakış fırlatıyorsun…
İki genç peşin sıra, gelir diye bekliyorsun, arkanda
Sahipsiz bir boşluk egemen ıssız sokağa
Ve uzaklarda bir yerde ben,
Dizginlenemez bir arzuyla takip eden.

Yalnızlık geliyorum deseydi, sözgelimi, rüyalarında,
Dolaşmazdın başıboş bu sokaklarda, eminim.
Ağlıyorsun…
Kanlı bir geçmiş peşin sıra, kendini hatırlatan, gözyaşlarınla
Gelecek desen, bir göz kırpsan bu gece kollarımda
Ve uzaklarda bir yerde ben,
Hayallerimde seninle sevişen.

Birini mi bekliyorsun, yoksa
Yoksa beni mi? Bilmiyorum.
Duruyorsun…
Bilinmezlik peşin sıra, mıhlanmışçasına
Acı dolu bir duvara
Ve uzaklarda bir yerde ben,
İçimde ısıttığım, bende saklı sen

Gün olur, söylenmeyen sözler durmaz olur dudaklarda
Ama senin suskunluğun geçmek bilmez, ses etmem
Titriyorsun…
Soğuk, öfke dolu bir sitem taşıyorsun kalbinde
Belki de gerçekleşmeyecek bir beklentinin esirisin sen de
Ve uzaklarda bir yerde ben,
Serseriyim, kızıl bir ok gibi, serserin.

Yağmur başlıyor aniden, gökyüzünde
Yekpare olmuş zaman, bir olmuş kalpler, ağlıyorum
Gidiyorsun,
Neyi bekliyordun ki ey güzel, Barbieri’den tek bir nota duysan
Dans eder miydin benimle? İstanbul’da son bir tango.
Uzaklardaki ben, şimdi yalnız
Ve sen, gelip geçen, vatansız,
güzel göçmen.