Agos Gazetesi, bildiğiniz üzere maktul gazetecimiz Hrant Dink ve etrafındaki bir avuç insan tarafından meydana getirilen bir proje. Ermeni cemaatinin gazetesi tanımından daha fazlasını hak eden, daha farklı bir duruşu olan bir yayın. Arada sırada takip ediyorum, neler var diye. Geçenlerde gene bir alayım bakayım neler var dedim. 19 Ağustos 2011 sayısına baktım.
Blog, Boğaziçi Üniversitesi vesilesiyle tanışan bir grup arkadaşın eseridir. Blogda "serbest kültür çalışmaları" diye tanımlanacak denemeler yer alır. Yazarları bir araya getiren, ortak siyasi duruş veya estetik beğeni değil, özgür düşüncenin meyvelerinin değerli olduğuna duyulan inançtır. Bize ulaşmak için: fmoblogu@gmail.com
azınlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
azınlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Eylül 2011 Çarşamba
12 Temmuz 2011 Salı
Apoyevmatini Kapanmasın
http://www.youtube.com/watch?v=-DmVPyQBoYs&feature=related
Mustafa Altıoklar bizi dövecek gibi duruyor bu videoda değil mi? Ben ekrana ilk çıktığı andan itibaren korktum açıkçası gelip de bana dalacak diye. Yalan yok.
Mustafa Altıoklar bizi dövecek gibi duruyor bu videoda değil mi? Ben ekrana ilk çıktığı andan itibaren korktum açıkçası gelip de bana dalacak diye. Yalan yok.
11 Haziran 2011 Cumartesi
2011 Seçimleri-Başbakana atılan iftiralar
"Ne Yahudiliğimiz ne Ermeniliğimiz ne afedersiniz Rumluğumuz kaldı."
2011, TC Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan
2011, TC Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan
Etiketler:
2011 genel seçimleri,
azınlık,
nefret söylemi,
Recep Tayyip Erdoğan
7 Mart 2009 Cumartesi
Güz Sancısı Kısm-ı Sani
Yazının ilk kısmında yazdığım türden çok nokta var filmde eleştirilmeyi bekleyen. Bununla beraber bunların uzunca bir listesini yapmak değil amacım. Onun yerine daha farklı bir şeyler yazmayı deneyeceğim. Allah utandırmasın.
6-7 Eylül derin devlet denen bir mekanizmanın ülkedeki en bilindik işlerinden. Belki de en bilindik olanı. Senaryosunda Etyen Mahcupyan’ın da imzası bulunan bir filmden ben açıkçası olayların bu kısmına dair daha fazla şey bekliyordum. Ama sanırım şu sıralarda yerel seçimlerde neden AKP’ye oy vermemiz gerektiğini anlatmakla meşgul olduğundan Mahcupyan senaryoya yeteri kadar ilgi gösterememiş. Göstermiş olsaydı derin devletin izlerini şu sahneden çok önce,ve daha kesif bir biçimde, görmüş olurduk:
Derin devletin adamı olan Kenan olayların en cıvcıvlı yerinde bir Rum dükkânına gider –ki bu dükkânın kapısına sahibi tarafından Besmele-i Şerif asılmaktadır o anda. İçeri girer ve telefonla bir yeri arar, Ankara olduğunu anlarız aradığı yerin. Hattın diğer ucundaki kişiye “Olaylar tahminlerin ötesine geçti efendim, halkı durduramıyoruz…” der. Suratındaki ifadeden Ankara’nın bu duruma pek de önem vermediğini görürüz. Ne yaptığı işte tam da o anda kafasına dank eder Kenan'ın. İnsanlığından utanır gibi olur ama tam da utanmaz…
Koca filmde derin devletsel mekanizmaya işaret edebilecek yegâne sahne işte budur. Yağmacıların tek tip, aynı tornadan çıkan sopalarla donanması filmde üzerinde konuşulacak bir konu olarak görülmez. Olayların çapulcu işi falan olmayıp son derece örgütlü bir özellik taşıdığı es geçilir. Derin Devlet Kenan’ın başkanı olduğu Kıbrıs Türktür Cemiyeti olayların içindedir. Ama bu derneğin neden, kimler tarafından kurulup nasıl fonlandığına dair hiçbir laf edilmez film boyunca. İstanbul Ekspres gazetesinin -o zamanın teknik koşullarını da dikkate alın lütfen- yıldırım baskısından söz etmiyorum bile.
İşin özü sanki film suya sabuna dokunmayayım ama biraz köpüğüm olsun isteyen bir yapımcı-senarist grubunun elinden çıkma gibi. Hani lokantalardan vesaire mekânlarda görüyoruz: basıyorsun önceden hazırlanmış sabun köpüğü eline düşüveriyor, oluyorsun pir ü pak. Film de aynı bu evvelden hazırlanmış köpükler gibi, suyla sabunla işi yok.
Olayların arka planından bahsetmeyip, devlette ta Osmanlı zamanından beri süre gelen Müslüman olmayandan hazzetmeme “refleksine” hiç değinmeyip bir 6-7 Eylül filmi yapmaya kalkarsanız bu tip bir şey olabiliyor ancak. Aralardaki aşk meşk bile filmi kurtarmaya yetmeyebiliyor kimi zaman.
Film “Nerede o eski Ermeni mezeciler, Rumlarla ne güzel komşuluk ederdik, ah bizim bir Salomon vardı çok severdik” söyleminden bir parmak yukarıda kalıyor.
Sadece tek bir parmak.
Etiketler:
azınlık,
Beren Saat,
Film,
güz sancısı,
İstanbul,
pogrom,
Rumlar,
türk sineması,
Yılmaz Karakoyunlu
1 Mart 2009 Pazar
Güz Sancısı Kısm-ı Evvel
Malumunuz son zamanlarda Türk sineması ihya olma yolunda hızlı adımlarla, hızlı bir biçimde ilerlemekte -veya böyle olduğu iddia ediliyor, ben işin bu kısmını benden daha sinefil bloggerlere bırakıyorum. Bu iddianın ortaya çıkmasına vesile olan filmlerden birisi de Güz Sancısı. Ben, aşağıda filmden çıktıktan sonra aklıma takılanlar ve filmin bana düşündürdükleri üzerine birkaç kelam edeceğim.
Uyarı: spoiler tabir edilen bazı malumat ihtiva edebilir. Demedi demeyin!
Eski mebuslarımızdan Yılmaz Karakoyunlu' nun aynı adlı romanından Etyen Mahcupyan ve Nilgün Öneş'in senaryolaştırdığı bir anlatı.
Film hakkındaki eleştirilerime geçmeden evvel şunları söylemek faydalı olacak sanıyorum. Öncelikle bu tür filmler, diziler... yapılmasını destekliyorum. Bunlar yapılsın ki daha iyilerine de yol açılmış olsun. O anlamda başarılı bir çaba olduğunu söylemek boynumuzun borcu. İkinci olarak benim gittiğim seansta bir çok liseli genç de vardı. Hakeza bir sonraki seans için bekleşenler arasında da aynı yaş grubundan gençler vardı. Film bize değil belki ama, bu gençlere birşeyler aktarmış olmalı. Hatırlayın: "Hatırla Sevgili" dizisi esnasında da Deniz Gezmiş kitapları çok satanlar arasındaydı. Benzer bir mantık yürütmeyle ben bu filmin de gençlerde bir merak uyandırabileceğini düşünüyorum. Yukarıda zikrettiğim gençler de bu anlamda beni mutlu etti açıkçası -evet, farkındayım safiyane bir hissiyat:)
Bununla beraber filmde eleştiri getirilebilecek bir çok nokta da mevcuttu maalesef.
Öncelikle karakterler sadece varlardı ama varlıklarının nedenleri, niçinleri, nasılları bize aktarılmıyordu. Örneğin ana karakterlerden birisi olan Elena, Rum bir genç kızdır. Babaannesi ile beraber yaşamaktadır. Babaannesi bu kızcağızı fahişe olarak İstanbul'un zengin beylerine pazarlamaktadır. Pekiyi de neden? Bu kızın anası babası nerdedir, neden yoktur ortada? Babaanne torununu neden pazarlamaktadır? Filmin ilerleyen sahnelerinde bu sorulara bazı cevaplar alırız -Elena'nın ağzından- aslında ama bu cevaplar fazlasıyla yüzeyseldir. İzleyiciyi tatmin etmekten uzaktır.
Aynı minvalde ilerlersek filmin hemen başında öldürülen bir gazete sahibi ve yazarı vardır. Bu adamın adını biliriz, DP'nin ılımlılarından olduğunu da biliriz ama ne bir yazısını okuruz, ne de hayatı hakkında başkaca bir bilgimiz olur. Hakeza Behçet'in toprak ağası olan babası filmin sonunda ortaya çıkar çıkmasına da, o da nerden geldiğine dair ipucu sunmaz bize. İlker Aksum'un başarıyla canlandırdığı İsmet karakteriyle Behçet'in bir sahnesi vardır filmde. Uçurum kenarında geçen bu sahnede bütün pisliklerin nedenini babasına sormasını salık verir Behçet'e İsmet. Bekleriz ki bu lafın devamında gerçekten olaylarla babasının doğrudan bir ilişkisi olsun. Ama bu türden bir yakın alaka ortaya konmaz.
Uyarı: spoiler tabir edilen bazı malumat ihtiva edebilir. Demedi demeyin!
Eski mebuslarımızdan Yılmaz Karakoyunlu' nun aynı adlı romanından Etyen Mahcupyan ve Nilgün Öneş'in senaryolaştırdığı bir anlatı.
Film hakkındaki eleştirilerime geçmeden evvel şunları söylemek faydalı olacak sanıyorum. Öncelikle bu tür filmler, diziler... yapılmasını destekliyorum. Bunlar yapılsın ki daha iyilerine de yol açılmış olsun. O anlamda başarılı bir çaba olduğunu söylemek boynumuzun borcu. İkinci olarak benim gittiğim seansta bir çok liseli genç de vardı. Hakeza bir sonraki seans için bekleşenler arasında da aynı yaş grubundan gençler vardı. Film bize değil belki ama, bu gençlere birşeyler aktarmış olmalı. Hatırlayın: "Hatırla Sevgili" dizisi esnasında da Deniz Gezmiş kitapları çok satanlar arasındaydı. Benzer bir mantık yürütmeyle ben bu filmin de gençlerde bir merak uyandırabileceğini düşünüyorum. Yukarıda zikrettiğim gençler de bu anlamda beni mutlu etti açıkçası -evet, farkındayım safiyane bir hissiyat:)
Bununla beraber filmde eleştiri getirilebilecek bir çok nokta da mevcuttu maalesef.
Öncelikle karakterler sadece varlardı ama varlıklarının nedenleri, niçinleri, nasılları bize aktarılmıyordu. Örneğin ana karakterlerden birisi olan Elena, Rum bir genç kızdır. Babaannesi ile beraber yaşamaktadır. Babaannesi bu kızcağızı fahişe olarak İstanbul'un zengin beylerine pazarlamaktadır. Pekiyi de neden? Bu kızın anası babası nerdedir, neden yoktur ortada? Babaanne torununu neden pazarlamaktadır? Filmin ilerleyen sahnelerinde bu sorulara bazı cevaplar alırız -Elena'nın ağzından- aslında ama bu cevaplar fazlasıyla yüzeyseldir. İzleyiciyi tatmin etmekten uzaktır.
Behçet, bir toprak ağasının oğludur. İstanbul'da üniversitede okumaktadır. Bölümünü bilmeyiz. Herhangi bir dersine çalıştığını da görmeyiz film boyunca. Öğrencidir ama sözde öğrencidir sanki. Taşradan gelen birisi olan Behçet -nereden geldiğini de bilemeyiz bu arada- İstanbul Türkçesini sizden benden iyi kullanır. Asla yerel bir tını taşımaz konuşması: ne Ege, ne Orta Anadolu, ne Karadeniz. İstanbul beyefendisi tadında bir Türkçesi vardır.
Bence şaşırtıcı olan bir diğer husussa taşradan gelen bu delikanlının anadili Türkçe olmayan kişilerle olan konuşmalarındaki rahat tavırları. Sanki geldiği yerde de anadili Türkçe olmayan bir çok insan vardır da Rumca konuşan insanları görünce asla şaşırmaz, tepki vermez. O kadar ki bazı sahneler var filmde Elena ile Behçet konuşuyor, ve Elena Rumca bazı kelimeler kullanıyor. Karşısındaki kadının anlamadığı bir dilde bazı laflar etmesi Behçet'i meraka sevketmiyor nedense. Hani sanırsınız Behçet Rumca öğrenmektedir, o nedenle şaşırmaz mesela Elena "yaya"sından bahsedince.
Yine benim takıldığım bir diğer nokta da -belki yukarıda yazdıklarımla örtüştürüle de bilir- Behçet'in Müslüman olmayan birisiyle olan fazla rahat ilişkisi. Behçet o kadar rahat ki gerek Elena ile gerekse de babaannesiyle konuşurken. İnsan, en azından ilk konuştukları esnada, bir tedirginlik bekliyor. Burada belki de Behçet'i canlandıran Murat Yıldırım'ı eleştirmemiz gerekebilir: bize o hissi yaşatmadığı için. Bir diğer ihtimal de Yıldırım bu hissi yaşatıyor ama ben kavrayamıyorum... Neticede o da bir ihtimal.
Etiketler:
azınlık,
Beren Saat,
Film,
güz sancısı,
İstanbul,
pogrom,
Rumlar,
tarih,
türk sineması,
Yılmaz Karakoyunlu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)