27 Ekim 2010 Çarşamba

Bir Reklam

Bugünlük bloga reklam alıyoruz. Meraklısı olabilir diye burada duyurulsun istedim.

Merhabalar,
Açık Radyo’da Toplumsal Tarih sohbetleri bugün 16.30-17.00 arasi basliyor. Bu hafta Irvin Cemil Schick’i konuk ediyoruz.
Her iki haftada bir aynı saatte yayınlanacak. Yıl sonuna kadar olan programı aşağıya yazıyorum.

27. 10. 2010 Carsamba
10. 11. 2010 Carsamıa
24. 11. 2010 Carsamba
08. 12. 2010 Carsamba
22. 12. 2010 Carsamba
Selamlar.
Ahmet Aksit
Toplumsal Tarih

İnternetten dinlemek için:
http://www.acikradyo.com.tr/

İstanbul'dan 94,9 frekansından yayın yapıyor Açık Radyo.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Yeni Anayasa Tartışmaları ve Referandum

Aslında konunun üzerinden neredeyse koca bir ay geçti be gündemlerimiz hayli değişti referandumdan beri. Bununla birlikte herkesin işi gücü olduğundan burayı boş bıraktık gibime geliyor biraz fazlaca. alper sağ olsun bu noktada "okyanusun ötesinden" imdadımıza yetişti. Gerçi yazının referandum öncesi yazıldığını düşünürsek bu önermem mantıksız gibi gelebilir. Ama bloga gelenlerin referanduma dair birşeyler okuma istekleri sadece 12 Eylülle sınırlı değil. Hala bu ve benzer yazılar belli bir sayıda da olsa hit almakta.


Referandumda ben de hayır oyu verdim, ki bunda da en ufak bir tereddüdüm yoktu. Gecen referandumdaki oyumu da asıl belirleyen şey "tartışmasız bir halk oylaması" olmasıydı. Tartışmadan kastım ekranlarda ağız dalaşına giren insanların mevcudiyeti değil, Aytuğ'un belirttiği "deliberation" tarzı bir fikir teatisinin bile memleketimize fazla görülmesiydi. Muhalefet partilerinin "referanduma gitmeden uzlaşmayla kabul edilecek maddeleri doğrudan meclisten geçirelim" önerisini reddeden AKP aslında üzüm yemekle ilgisi olmadığı konusunda çok da yanılma payı bırakmadı bize açıkçası.

Bununla birlikte başbakanın bu referandumu 12 Eylül darbesiyle hesaplaşmaya dönüştürebilmesi bence çok başarılı bir çalışmaydı. Gerçi bunu yapmasına gerek bile yoktu aslında, kitlesi onu her daim desteklemeye hazır bir biçimde bekliyor zaten. Ama sol-liberal diye adlandırılan çevrelere ve asıl önemlisi Avrupa'ya olanı biteni daha rahat açıklayabilmek adına bu tarz bir savlamaya da girişti. Evren Paşa ve şürekasına darbe yolu argümanı önemli bir argüman olarak belleklerde yer etti: nasıl olacağıı pek tartışılmadı bile.

Bu noktada beni şaşırtan açıkçası anayasa değişiklik paketinin 12 Eylül darbesine karşı bir adım olarak ele alınarak, 2007 seçimlerinde oyumu vermekten gocunmadığım, Ufuk Uras ve benzeri insanlarca çok benimsenmesi oldu. Hani bu pakete sadece içeriğinden ötürü "evet" oyu vermiş olan okurlarımız varsa da memnun oluruz fikriyatlarını duymaya.

Zira, Aytuğ'un da belirttiği gibi, AKP, darbe anayasasının en baba kurumlarından olan YÖK'e ellemeden darbeyle hesaplaşmaya girişti. İnsan sormadan edemiyor, nasıl oluyor bu iş diye. Paketin muhteviyat açısından yegane aksayan noktası bu da değil üstelik. Memurlar için bir lütuf gibi sunulan bazı değişikliklerin bile aslında öyle olmadığını anlatan, veya iddia eden bir çok insan dinledik ekranda. Bunlardan bazısına blog'ta da link ile olsa bile yer verdik hatta.

Bu noktada şu anki gündemi belirleyen yeni anayasa tartışmasına da ucundan köşesinden bulaşmak isterim.

Öncelikle bu yeni anayasayı kim yapacak?
Bu soruya Aytuğ'un, yazıda amma da atıf yaptın adama demeyin hem bu meseleleri bir hayli zamandır kendisiyle mütalaa ediyoruz hem de ortalarda yok diye onu unuttuk sanmasın diye bir "selam çakıyorum" kendisine, cevabı şuydu en son konuşmalarımız sırasında.
Haklı olarak bu meclisin anayasa yapsın diye seçilmediğini, dolayısıyla da anayasa yapmaya muktedir olamayacağını belirtiyordu. Bu noktada ben de kendisine hak versem de, insanın aklına da şu soru geliyor:
Peki nasıl bir meclis anayasa yapmaya muktedir olacak? Yeni seçilecek bir meclis buna muktedir olacak mı, neden?
Baraj inerse, temsil oranı artar, o zaman yeni meclis anayasa yapabilir, diyenler mevcut. Demin NTV'deki bir programa katılan Yücel Sayman tam da benim de aklımdan geçen şeyi söyledi. Baraj %5'e inse ve seçim sonrası bir meclis oluşssa, yine de dışraıda kalan sosyalistler gibi partiler siyasal oluşumlar olacak. Bunları dışlayan bir meclis nasıl uzlaşmaya dayalı bir anayasa yapabilir?

Üstelik bu seçilecek meclis de görevlerini mevcut anayasadan alacağına ve anayasa böyle bir görev tanımlamadığına göre, seçilecek meclis -velev ki %100lük bir temsil oranı yansıtsın- nasıl bu işe kalkışır, hangi yetkiyle?

Uzlaşmaya dayalı anayasa en azından buraların tarihinde olan bir şey değil. Devamlı "ah ne de demokratik bir belgeydi" diye yere göğe konumayan 1961 Anayasası'nın askeri bir darbe neticesinde askerlerin atadığı bilim adamı hukukçular tarafından hazırlandığını ve, hala ülke siyasetinin önemli sorunlarından birisi olan, askerin vesayetini anayasal bir hale getiren belge olduğunu akılda tutmakta fayda var. 1982 ve 1920ler anayasaları da "borusu ötenin" hazırladığı anayasalar olarak karşımıza çıkıyor. Hukuka Giriş derslerinde Evcimen Hocamın da anayasaları anlatırken egemen gücü yansıttığını anlattığını hatırlıyorum. Yani de facto olarak anayasalar uzlaşmayla hazırlanır argümanı bana çok da ayakları yere sağlam basan bir argüman gibi gelmiyor.

Ama uzlaşmaya dayanan bir anayasa hazırlanırsa da tadından yenmez elbette. Benimkisi bir istek değil bir öngörü-önkabul sadece. Kaldı ki siyasi güç sahiplerinin benimki gibi sorumsuzluğu olmadığını düşünürseniz, onların bu işin uzlaşmayla olmasını sağlamak gibi bir sorumlulukları-görevleri olduğunu da düşünüyorum. Bu uzlaşma meselesi daha bir hayli su kaldıracağından daha buraya yazacak çok malzeme çıkar bize sanıyorum.

Unutmadan, referandumda CHP'nin yapması gerekenlerden birisi, naçizane, AKP'ninkinden farklı bir hukuk reformunu somut olarak ortaya koymalıydı. Yukarıdaki yorumlarda zikr edilen, uzlaşmadan %92'yi anlayan masterli hukukçulardan emin olun çok var. Üstelik, gene blogda yer alan, CHP'nin vakıflar yasasına dair olan AYM başvurusuna bakınca CHP'nin de bu hukuk anlayışından muzdarip olduğu açıkça görülüyor. Unutmayalım ki gayrimüslim vakıflarına yabancı vakıflar muamelesi yapılmasını isteyen bir CHP'miz ve -milyonlarca insanın özlemle andığı- bahsi geçen vakıflar yasasını bu argümana dayanarak reddeden eski hukukçu bir eski cumhurbaşkanımız var. Şemdinli savcısı olayı da yakın tarihte yaşanan bir vakaydı. Mevcut iktidarın "yargıyı ele geçirme" meselesine takılmadan, muhalefetteki CHP'nin çok daha kapsamlı değişikliklerle halk karşısına gelmesini beklerdim.

Gene unutmadan, bu malum kıyılar-iç bölgeler haritasına bakıp da "iç kesimler değişim istedi, gerçek demokrat insanlar onlar" argümanını benimseyenlerin de bunu neye dayandırarak söylediklerini açıklamalarını rica ediyorum. Sosyal bilimle uğraşanların en tehlikeli hataları olabilen "incelediğin şey'e bir saik atfetme" sorununun bu referandum öncesi ve aslen sonrasında fazlaca karşılaştığımız, ve analizlerin havada kalmasına yol açan bir sorun olduğu kanısındayım.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Ah bir başkanım olsa...

Önemli Açıklama:

Bu yazı aslında Aytuğ'un yazısı. Ne var ki kendisi şu anda İran'da bulunduğundan yazıyı sisteme kendisi aktaramadı. O nedenle ben kendi hesabımdan yazıyı buraya aktarıyorum.

Başkanlık sistemi tartışmasının AKP tarafından ortaya çıkarılmıs suni bir gündem olduğunu düşünmek için elimizde oldukça fazla veri var. Diğer yandan bu tartışmanın kamuoyunun ilgisini her seferinde neden bu denli celbettiği sorusu ve bu olgunun yaratabileceği sonuçlar da ilgiyi hak ediyor.


Basbakan Erdogan’in halkoylamasi gecesi yaptigi aciklama sirasinda yeni anayasanin hazirlanmasi “gorevini” baskanlik sistemini acikca destekleyen Profesor Burhan Kuzu’ya bahsetmis olmasi, kamuoyunda baskanlik sisteminin ayak sesleri olarak yorumlandi ve konu yaklasik bir hafta kadar politikacilari, gazetecileri ve akademisyenleri mesgul etti. Siyasi eliti olusturan bu kesimlerde ortaya cikan bu ilgiyi iki bicimde yorumlayabiliriz: Ya baskanlik sistemi konusu yalnizca bu kesimleri ilgilendiriyor ve genis halk kitleleri konuya hic ilgi gostermese de, siyasi elit yeniden kesfettigi oyuncagina mutlulukla sariliyor, ya da baskanlik sistemi konusunun her gundeme getirilisinde ilgi cekmesinin arkasinda Turkiye’nin giderek merkez-muhafazakar sag tarafindan belirlenen ve elbette ki genis halk kitlelerinin de dahil oldugu siyasi kulturuyle ilgili bize soyleyebilecegi bir seyler var. Bu yazi, ilk olasiligi gormezden gelmeden ve AKP’nin gundemi yonetmek konusundaki ustaligini akildan cikarmadan ikinci olasiligin varligini tartisiyor.

Halkoylamasi sonrasinda Erdogan’in baskanlik sistemi fikrini ortuk bicimde medyaya mustulamis olmasinin arkasindaki amac, halkoylamasi sonuclarinin okunma bicimini degistirme ve yeni anayasanin hazirliklari yapilirken baskanlik sistemini bir pazarlik araci olarak kullanip diger konularda odunler koparma olarak yorumlanabilir. Ya da belki de Basbakan yalnizca hayal kuruyordur: Kariyerini gucsuz bir Cumhurbaskani olarak noktalamak yerine, Turkiye Cumhuriyeti’nin ilk Baskani olarak noktalamak, referendum sonucunun da etkisiyle hic de imkansiz gozukmediginden, frenlerinden bosanivermistir – olmamis sey mi? Peki, Turkiye Cumhuriyeti’nin meclis ustunlugune dayanan kurulus fikrine ve ulkede potansiyel baskanin gucunu dengeleyebilecek parti disiplininden bagimsiz milletvekilleri ve federalizm gibi mekanizmalar bulunmamasina ragmen, Baskanlik sistemi fikri neden her ortaya atilisinda bu kadar ilgi goruyor?

Amerikan tipi Baskanlik sistemi fikri, ilk olarak Turgut Ozal tarafindan ortaya atilmis bir fikir. Ozal, her zaman aklinda olan bu fikri ozellikle Yildirim Akbulut sonrasinda Mesut Yilmaz kendisine acikca cephe aldiginda savunmustu. O zaman fikre karsi cikan Demirel, 90’larin ortasinda kendisi Cumhurbaskanligi makamina geldiginde fikri desteklemisti. Konu sonraki yillarda da sik sik gindeme geldi, tartisildi; simdi Erdogan da bircok amaci ayni anda guderek fikri yeniden tedavule sokuyor.

Yukaridaki gibi bir okuma, Baskanlik sistemi tartismalarinin, guclu bir Basbakan’in ya da halk desteginin arkasinda olduguna inanan guscuz bir Cumhurbaskani’nin yakarislarindan baska hicbir sey olmadigini dusunduruyor ve tartismayi gereksiz kiliyor. Ancak, fikrin her seferinde daha fazla ilgi cekiyor olmasi, Cumhurbaskani’ni bundan sonraki yillarda halkin sececek olmasiyla baskanlik sisteminin en onemli sartlarindan birinin halihazirda yerine getirilmis olmasi ve AKP’nin dizginlenemeyen gucu, daha ayrintili bir tartismanin gerekli oldugunu gosteriyor.

Turgut Ozal’in kafasinda, Turkiye’de kucuk bir Amerika kurmak vardi. Ozal, Fukuyamavari bir sekilde ABD’nin “tarihin sonu” olduguna yurekten inaniyordu, ABD’nin sistemini kopyalamak taraftariydi. Onun aklindaki baskanlik sistemi, ulkeye federalizmle birlikte gelecekti. Ozal’in omru ve siyasal sermayesi ulkede bu turden bir koklu degisikligi ortaya cikarmasina musaade etmedi, ama konu oldukca hararetli bir sekilde tartisildi. Lideri dogrudan secme, tek bir lider tarafindan temsil edilme gibi fikirler Turkiye toplumuna hic de uzak gelmemisti. Ozal ve ailesinin ABD baskaninin ailesi gibi surekli goz onunde olmasi ve bunun ilgiye karsilanmasi da ABD’deki (baskanlik sistemini ciddi bir bicimde destekleyen) imaja dayali siyaset anlayisinin Turkiye’de guclu bir karsiligi olabileceginin sinyalleriydi.

1990’larda Turkiye’de yasanan derin kargasanin ozellikle is dunyasi tarafindan okunma bicimi, siyasi isitikrarsizligin ekonomik buyume onunde engel olusturmus olmasidir. Omurleri genelde 1-2 yili gecmeyen koalisyonlarin acikca suclandigi bu okuma bicimi, ortuk olarak da parlamenter sistemi hedef gostermektedir. Darbenin etkisini gormezden gelen ve tam da darbecilerin istedigi bicimde tum sucu siyaset kurumlarinda bulan bu okumanin da destegiyle, 1990’lar travmasinin Turkiye’de bir koalisyon anksiyetesi ortaya cikardigini soylemek herhalde abarti olmaz. AKP’nin, secim barajini dusurmemek, secim sistemini degistirmemek ve iktidarini mesru ve surekli kilmak icin sik sik istismar ettigi bu kaygi, baskanlik sisteminin secmenler arasinda giderek daha fazla ilgi gormesinin diger bir sebebi olarak gorulmeli. Baskan’in partisi Meclis’te cogunlugu kazanamadiginda Baskan’in kuracagi hukumetin nasil guvenoyu alacagi sorusu (evet, Baskanlik sisteminde de hukumetler guvenoyuna muhtac), diger bir deyisle Baskanlik sisteminde de koalisyonlarin gerekli olabilecegi uyarisi baki elbette, ama bu “teknik ayrinti”nin onumuzdeki tartismanin bir parcasi olacaginin garantisini kim verebilir?

Turkiye’de baskanlik sistemi fikrinin ilgi cekmesinin en onemli sebebi ise, kanimca, Turkiye’de merkez saga ickin “milli irade” soylemidir. Demokrasinin tek sartinin periyodik secimler duzenleyerek milli iradeyi birilerine teslim etmek oldugu yanilgisina sikca dusen merkez-muhafazakar sag soylem ve bu soylemin etkili oldugu secmenler icin baskanlik sistemi, kolayca bu soyleme eklemlenebilir. 4 ya da 5 yilda bir secilen Baskan, milli iradenin tecelli ettigi tekil yapi olarak gorulebilir ve “tek lider” sifatiyla tek devlet-tek millet kavramlarinin tamamlayicisi olarak kolaylikla kabul gorebilir. Ozellikle guclu bir liderin ortaya ciktigi zamanlarda bu fikrin ulke capinda bu denli ilgi gormesinin nedeni, siyasal kultur icinde egemen konumda bulunan ve secmenlerin giderek daha buyuk bir kesimi tarafindan kabul goren soylemin bu fikri icsellestirmeye gayet hazir durumda bulunmasidir.

1982 Anayasasi ve sonradan yapilan degisikliklerle birlikte gunumuzde Turkiye’de yurutme zaten olmasi gerektiginden daha guclu bir kurum. Yurutmeyi tek basli hale getirerek daha da guclendirmek, iktidarin hedeflerinden biri olarak one cikiyor. Bunun Turkiye demokrasisine hayir getirmeyecegini gormek icin derin tartismalar yapmaya gerek yok. Baskanlik sisteminin hukuki altyapisi hazirlanirken, bu fikrin siyasi soylem icinde kolayca yer ve destek bularak mesruiyet kazanabilecegi de acikca ortada. Bu durumda, bu fikrin one surulmesini sirf AKP’nin gundem yonetme taktigi olarak okumamak ve ciddiye almak gerekiyor. Baskanlik sisteminin Turkiye siyasi kulturu ve deneyimi icinde ne gibi sorunlara yol acacagini etraflica tartismanin, normal sartlarda, ise yaramasi gerekiyor.

12 Eylül 2010 Pazar

İslam'a Karşı Laiklik


İslam’a Karşı Laiklik
Olivier Roy
Agora Kitaplığı, 2010
Çeviri: Ender Bedisel

2 Mayıs 2010 tarihli Radikal gazetesinin Yorum sayfasında, Agnes Poirier’in kaleminde çıkan ve orijinal metni The Guardian’da yayımlanan makale, ülkemizde de tartışmalara konu olan başörtüsü ve türban yasağının Fransız kamuoyunda neden olduğu tartışmalara ışık tutuyordu. Poirier, makalesinde şöyle diyordu: “Sarkozy, Pandora’nın kutusunu açtı ve kilidi de kaybetti… Konu o kadar utanç verici hale geldi ki, Sarkozy başbakanı François Fillon’a olaya el koymasını ve hızla, hatta yazdan önce yeni bir yasa hazırlamasını söyledi… Yasalar ve düzenlemelerin nüanslarına, fakat aynı zamanda Fransa’yla ABD veya Britanya arasındaki farklı gelenekleri açığa vuran siyaset felsefesine dair bir mesele bu. Fransa’da, ABD veya Britanya’daki insanların ‘sivil özgürlükler’ dediği şeyin bahsi pek edilmiyor. Fransızlar insan haklarından dem vuruyor. Elbette iki kavramın çakışma noktası var, fakat Fransa gibi bir ülkede devlet başka yerlerde resmi alanın dışında kalması gereken temel yurttaşlık hakları olarak görülen şeye sık sık müdahalede bulunuyor.” (Radikal, Yorum, 2 Mayıs 2010)



12 Eylül Sol İçin Ne Getiriyor?

Tarihi bir ikinci 12 Eylül’ün heyecanını yaşadığımız şu günlerde, anayasa tartışmalarının özellikle sol cenah tarafından yorumlanışı, Türkiye’de sol hareketin içine düştüğü çıkmazı ve kuramsal anlaşmazlıklarını bir kez daha tüm karmaşıklığı ile gözler önüne seriyor. Her ne kadar bu yazının amacı, Türkiye’de sol akımın analizini sunmak olmasa da (bu analizi bekleyenlerin tarihsel perspektif için Mete Tunçay’a, yakın tarihsel açılım için ise Murat Gültekin’in editörlüğündeki Türkiye’de sol ansiklopedisine göz atmasını öneririz), referandum tartışmaları üzerinden Türkiye’de sol akım ve sınıfsal söylem üzerine farklı yorumları paylaşabileceğimizi düşünüyoruz.

AKP’nin 12 Eylül referandumuna yaklaşımı, hiç kuşku yok ki oldukça iddialı: Referandum ile birlikte 12 Eylül Anayasası’nın da yeniden oylamaya sunulacağını ima eden başta Başbakan Erdoğan olmak üzere AKP milletvekillerinin bu yaklaşımını, bu yazının kapsamında ele alacak ve yazıyı sonlandırmadan önce AKP üzerine bir çıkarsamada bulunacağız. Öncesinde ise şu soruya cevap arıyoruz: 12 Eylül referandumu, 12 Eylül Anayasası ile katledilen sınıf-tabanlı söylemi geri getirebilir mi; yoksa farklı açılımlarla renklenen bu anayasa, sol hareket için yeni bir ölüm fermanı mıdır? Bizce sol akımın kimi temsilcilerinin iyimserlikle yaklaştığı referandum, Türkiye’de sınıfsal çok-sesliliği yaratma adına oldukça atıl kalıyor ve 24 Ocak kararları ile pekişen neoliberal yapıyı daha da güçlü ve alternatifsiz kılıyor.

Öncelikle, Türkiye’de özellikle 1980 sonrasında yekpare hareket örneği sergile(ye)memiş sol hareketin, referandum öncesi de çok parçalı ve birbiriyle çatışan bir tutumda olduğunu belirterek yazıya başlamalıyız – ki bu tutum, yakın zamanda sol örgütlerin başkanları tarafından yapılan demeçlerle yeniden doğrulanıyor. “Hayır”cı fraksiyonu oluşturan ÖDP, TKP ve EMEP, “emek ve demokrasi düşmanı AKP”ye ders verme amacı ile referandum sonucu şekillenecek yeni anayasaya, toplu sözleşmenin içeriğini boşalttığı, piyasa ekonomisini meşru kıldığı ve sermaye egemenliğini güçlü kıldığını savlayarak karşı çıkarken, EDP başkanı Salman Kaya, yakın zamanda bir gazeteye verdiği demeçte, “12 Eylül’e hayır diyecek solcuları anlamadığını” belirterek cevap veriyordu. MEMUR-SEN Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu da Kaya’da yana tavır alarak sendikasının “Evet”çi pozisyonunun altını çizerken, Türkiye KAMU-SEN’in de içinde bulunduğu yaklaşık 70 sivil toplum kuruluşunun oluşturduğu Türk Dayanışma Konseyi, “Hayır” yönünde oy kullanacağını kamuoyuna duyurdu.“Evet”çi kesim, darbe anayasasının kabul edilemez olduğunu belirtip, milli iradenin belirlediği bir anayasaya ihtiyacı dile getirirken, “Hayır”cı kesim ise, yeni anayasa ile oluşturulacağını öne sürdüğü yeni dikta rejimine karşı çıkacağını, ulusalcı sayılabilecek bir tona sahip basın açıklaması ile halka duyurdu.

Hiç kuşku yok ki her iki kesimin temsilcilerinin de argümanları yadsınamaz doğrular içeriyor. Mevcut anayasa değişikliği, Türkiye’de demokrasi adına geç kalınmış bir değişikliktir; fakat geç kalınmakla birlikte, AKP’nin genel seçimler öncesi tabanını sağlamlaştırmak adına içinde bulunduğu aceleci tutum, beraberinde elzem eksikleri de getirmektedir. Mevcut değişiklikler dahilinde şekillenecek anayasa, sınıfsal perspektiften ele alındığında, 12 Eylül anayasasından herhangi bir farklılık göstermemektedir: sınıfsal çok-sesliliği yok etme, sendikal örgütlenmeyi sınırlandırma ve sınıf-üstü bir söylem geliştirme yönündeki kafa yapısı aynıdır, 24 Ocak (1980) kararları ile birlikte güçlenen neoliberal ekonomi politikalarına bağlılığı ve teknotratik düşünce ve düzenin devamlılığını içerir, üreticiyi ve emekçiyi desteklemez. Mevcut anayasa, memurlara grev hakkı getirmemekle birlikte, tanınan toplu sözleşme hakkı, bir haktan çok, uzlaştırma kurulu tarafından çözülmesi öngörülen bir lütuftan ileri gitmemektedir.

Bütün bu süreç bize AKP adına bir çıkarsama yapma şansını da tanıyor. AKP, kendisini köşeye sıkıştıran sorunları, en büyüğü askerî vesayet olmakla birlikte, kamusal tartışmaya taşıyarak, politikanın alanını genişleterek çözme iradesini göstermektedir. Bu tutumu ile AKP, pragmatik bir “demokratlık açılım” peşindedir ve bu açılım zaman zaman hayırlı sonuçlar doğurabilmekle beraber, AKP’nin alternatifsiz olarak konumlanmasıyla da sonuçlanmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında, kimi sol örgütlerin AKP’den yana tavır alması daha anlaşılır kılınıyor. Zira bugün sahih anlamda sosyal demokrat bir siyasal örgütlenmenin yokluğunda, sol-liberal aydınların AKP'ye verdiği desteğin arkasında olası bir CHP-MHP koalisyonu gibi bir mecraya yönelimin yarattığı korku ve AKP'nin Kürt açılımında istikrarsız bir politika izliyor olsa da ortaya koymuş olduğu bir “duruş” vardır. Dolayısıyla, AKP'nin liberal-reformist yüzü bazı sol fragmantasyonun partiye angaje edilmesiyle sonuçlanıyor.

Fakat, yine aynı perspektiften bakılarak, solun referandumda vereceği hayır oyunu da anlamlandırmak mümkün. AKP’de “iyi” pragmatizm, “kötü” pragmatizmle iç içe geçmiş durumdadır ve bu durum, partinin, politik alanın “davetsiz” misafirlerine karşı kolayca tahammülsüzleşmesiyle sonuçlanmaktadır. Böylelikle AKP, öne çıkarma çabasında olduğu demokratik ve uzlaşmacı kimliğine ters düşecek bir üslup takınmakta, parlamento dışı aktörlere, solculara, işçilere ve Kürt siyasetçilere, modası geçmiş Soğuk Savaş diliyle saldırabilmektedir.

Bu tutumun, AKP’nin aslında gizli bir büyük sağ koalisyon olmasıyla ve Türk sağının geleneksel reflekslerini sürdürmesiyle de ilgisi vardır. Son tahlilde AKP, “yeni merkez sağı” temsil etmektedir; AKP, beynelmilel muhafazakâr-liberal siyasetin Türkiyelisidir. Ayrıca AKP’nin, egemen sınıflar içinde yeni, daha muhafazakar bir elit fraksiyona dayandığını da hiç unutmamak gerekiyor.

Referandumda verilecek oy, gerek eksiklerine rağmen evet, gerekse eksik olduğu için hayır olsun, referandum üzerine özellikle sol cenahta sürmekte olan tartışmaların ortaya koyduğu başlıca bulgu, sol hareketin ruhuna uygun söylemsel bir eksik olduğudur. Sungur Savran’ın tanımlaması ile Türkiye’de sol, bir “referandum güzellemesi”nden çok daha fazlasını yapmalı, soyut bir demokrasi peşinde koşmak yerine sınıf mücadelesini ve belki de bir “sınıf açılımı”nı söylemine taşımalıdır. Avrupa ülkelerinin aksine sınıf mücadelesini anayasasına taşıyamamış bir ülke, farklı hegemonik projeleri (AKP, IMF ve ABD) tartışmaya dahi açmadan benimsemeye mecbur kalacaktır.