11 Aralık 2016 Pazar

Nasıl büyüdük? Şimdi niye büyümüyoruz? Ekonomik durumla ilgili gözlemler

Alper H. Yağcı, 8 Aralık 2016

Mevcut ekonomik durumla ilgili bazı hatırlatma ve düşünceler. Çok orjinal şeyler yazmayacağım ama derleyip toparlayıcılık adına faydalı olabilir. Ekonomide nerden geldik, nereye gidiyoruz gibi görünüyor?


9 Mart 2016 Çarşamba

Neruda'dan bir şiir

Alper H. Yağcı



Şilili şair Pablo Neruda'nın 1924'te, henüz 19 yaşındayken yayımladığı Veinte Poemas de Amor y Una Canción Desesperada kitabından V numaralı şiiri Türkçeleştirdim. Neden? Çünkü akşam, yine akşam, yine akşam ve kelimeler her zamankinden kifayetsiz... Neruda'nın şiirleri daha önce çeşitli defalar Türkçe'ye aktarılmış. Çok güzel olmalılar ve mutlaka aralarında bu da vardır. Bilmiyorum, buradaki naçizane benimkisi.

2 Şubat 2016 Salı

Barış Manço’nun en güzel şarkısı Adele’den mi çalıntı, yoksa Led Zeppelin mi Kurtalan Ekspres? Popüler müzikte intihal meselesi üzerine

Alper H. Yağcı, 2 Şubat 2016



Hazır stoklarda düşünce özgürlüğü tükenmişken siyasi yazılara ara verip künyemizde vaat ettiğimiz ‘serbest kültür çalışmaları’ üretimine döneyim istedim. Hatırlayanlar vardır, blog’umuz, hissesine düşen on beş dakikalık şöhreti bir edebi intihal (başkasının eserini kendisinin gibi göstermek) tartışması sayesinde yaşamıştı. Şimdi konumuz yine intihal, ama müzikte intihal. Bu sefer öne süreceğim şey şu—abartarak yazayım ki ne dediğim belli olsun: popüler müzikte intihal diye bir şey olmaz arkadaşlar, eğer bir çalıntı şarkı vakası keşfettiyseniz onu yavaşça yere bırakın, aman çok belli etmeyin, muhtemelen öyle bir şey yoktur. Çaldıysa da miri malı çalmıştır.  

4 Kasım 2015 Çarşamba

Nasıl Bir Başkanlık Sistemi? Başkanlığın Kurumsal Mimarisi Üzerine

ALPER H. YAĞCI



Tayyip Erdoğan taraftarları Erdoğan istiyor diye başkanlıktan yana, muhalifleri ise aynı nedenden ötürü başkanlığa karşı, ancak her iki tarafta da büyük çoğunluk başkanlık sisteminin ne olduğundan habersiz görünüyor. Bu yazıda başkanlık sistemini doğru anlamak için önemli olduğunu düşündüğüm birkaç parametreden bahsedeceğim:


1) Başkanlık sisteminde pek ala koalisyon hükümeti olabilir.
2) Başkanlık sistemi ve federalizm aynı şey değildir, fakat genellikle bir arada bulunurlar ve birbirlerini tamamlarlar.
3) Ülkenin yönetim biçimi için önemli olan, kurumsal mimarinin tüm bu farklı unsurlarının birlikte ortaya çıkardıkları yapı. Son dört beş yılın gelişmelerine bakılırsa, Erdoğan AKP’sinin projesi esasen yönetimdeki “veto oyuncularının sayısını azaltmak. Başkanlık gibi etiketleri takıntı hale getirmeden, ülkenin bu doğrultuda evrilmesini istiyor muyuz, istemiyor muyuz, onu tartışalım.

11 Eylül 2015 Cuma

Kürt hareketinde üç tarz-ı siyaset


Alper H. Yağcı, 9 Eylül 2015



Önce barış. İlk sözümüz bu olsun. Irkçı linç dalgasının bir an önce sona ermesi ve sorumluların cezalandırılması temennimiz.

Şimdi konuya gelelim.

Türkiye’nin bir Kürt meselesi var. Meselenin özü devletin şimdiye kadar sunduğu aidiyet formülü ve idare biçiminin Kürtleri tatmin etmemesi. Kürt hareketi içinde bu meselenin çözümüne yönelik üç siyasi yaklaşım Haziran 2013’ten beri belirginleşti.

1) Pan-kürdist, yani Türkiye sınırları dışındaki Kürt coğrafyasını da neredeyse içerisi kadar kendine dert edinen bir yaklaşım.
2) Kürt meselesine Türkiye’nin toprak bütünlüğü içinde bir çözüm aramak adına muhafazakar iktidar bloğuna eklemlenme kapısını aralayan bir yaklaşım.
3) Kürt meselesine çözüm ararken Türkiye’nin bütününü sol-demokratik bir vizyonla dönüştürmenin yolunu gözleyen bir yaklaşım.

Her bir yaklaşımın tekabül ettiği bir aktör var. (Aktörlerin eşleştikleri yaklaşımı münhasıran veya öncelikli olarak takip ettiklerini değil, o yaklaşımın diğer aktörlere kıyasla en çok o aktör tarafından takip edildiğini kast ediyorum):

1) PKK’nın faal kurmayları, yani Kandil,
2) Abdullah Öcalan, yani İmralı,
3) HDP, buna da Diyarbakır diyelim.

Elbette bu damarlar arasındaki fark salt ilkesel düzlemde değil. Aktörlerin konumları itibariyle sahip oldukları kaynaklar izlenen siyaseti etkiliyor.

1) Kandil’in elinde Suriyeli ve Iraklı Kürtlerin de katılımıyla dolduruşa gelen silah var,
2) Devletin hapis tuttuğu İmralı’nın elinde uygun reform teklifleri karşılığında iktidar sahibiyle paylaşarak değerlendirebileceği bir miktar sembolik meşruiyet var,
3) Diyarbakır’ın elinde Türkiye’deki diğer siyasi partilerin sahip çıkmadığı toplumsal bileşenlere önerebileceği (ve seçim barajı yakınlarında marjinal etkisi çok yüksek) bir oy pusulası var.

Hasılı, ortaya üç tarz-ı siyaset çıkıyor. Üçünün hükümet karşısındaki tavırları da oldukça farklı.

İmralı, 7 Haziran seçimlerinden önceki süreçte, Kürt meselesini ancak risk almaya kadir güçlü bir liderin çözebileceğine, toplumsal meşruiyet düzleminde de bu girişimin din birliği söylemiyle desteklenmesi gerektiğine inanmış görünüyordu. Bu yüzden başkanlık sistemi teklifine yakındı. Kandil, bu vizyona daha kuşkuyla yaklaşmakla birlikte böyle bir olasılığı taktik düzeyde kullanmaya açıktı. HDP ise kendini kesin olarak başkanlık tasarısının karşısında konumlandırdı. Seçim kazanma (yani baraj geçme) amacı güden bir siyasi parti olarak yapabileceği en rasyonel hareket buydu, ancak bu şekilde İmralı’nın ama daha çok da Kandil’in (ve elbette ki hükümetin) oyun planlarının dışına çıkmış oldu. Dolayısıyla seçimin akabinde hükümet HDP’yi oyun dışına atmak üzere savaş planına geçti. Daha seçimin ertesi gününden başlayarak medyaya yansıyan açıklamalarla partiye 'biraz ağır ol bakalım' mesajları göndermeye başlayan Kandil de savaşa hevesle dahil olarak kendi başına hareket eden bir HDP’nin harcanmasını umursamayacağını (veya bu şekilde HDP’yi hizaya getireceğini umduğunu) göstermiş oldu. Bu sırada Hükümet İmralı’yı askıya aldı, ama geri dönecek ona. Kasım seçimlerine kadar sürecek olan çatışma ortamında Diyarbakır’a saldırılacak, Kandil’e saldırılacak ama İmralı’nın meşruiyeti mundar edilmeyecek.

Diyarbakır ne yapmalı? Benimkine benzer bir perspektiften (yani 'dışarıdan') HDP’ye oy vermiş olanların bu konuda yapacakları çağrıların pek bir hükmü olmayacak ama ideali yazalım: Barışta ısrar, sol-demokrat muhalefette ısrar, Kandil’e karşı cesaret. Bir de toz duman dağıldıktan sonra, daha uzun vadede, meseleye ne gibi bir çözüm aranacağına dair daha net bir tutum. Malum, yıllardır konuşulan çeşitli senaryolar var:

1) Bağımsız devlet. İktidar koltuğuna kim geçerse geçsin Türkiye devletinin buna asla izin vermeyeceği ve bu bahiste uluslararası hukukun desteğini de kolaylıkla arkasında tutacağını hemen ekleyelim.
2) Kürtler için (Rusya Federasyonu içindeki özerk bölgelere benzer) özel bölgesel statü veya Kürt coğrafyasının kabaca bir eyalete tekabül edeceği (biraz İspanya ama daha çok Hindistan’dakine benzer) bir federal yapı.
3) Tüm Türkiye için coğrafi kapsamı küçük birimler (örneğin mevcut il idareleri) bazında güçlendirilmiş (Almanya ve İtalya’dakine benzer) adem-i merkeziyet ve tüm vatandaşlar için genişletilen demokratik özgürlükler.

Bana kalırsa ilk senaryo imkansız, ikinci senaryo olası veya makbul değil, üçüncü senaryo ise Türkiye’nin çıkış yoludur.




17 Ağustos 2015 Pazartesi

Batı neresi? Doğu neresi? Bir kavram kargaşasına müdahale denemesi


Alper H. Yağcı

‘Batı’da ve Doğu’da ebeveynlik...’ ‘Batı’da ve Doğu’da kadın...’ ‘Batı’da ve Doğu’da insan...’ Peki neresi bu Batı ve Doğu? Bu kelimeleri küçük harfle yazdığımızda (batı ve doğu) iki yön kast ediyoruz ki bunlarda anlaşılmayacak bir şey yok. Büyük harfle yazdığımızda (Batı ve Doğu) ise iki yer kast ediyoruz ama herkes bu yerlerden farklı bir şey anlıyor, kafalar karışıyor.

Bu yazının meramı şu: Batı vardır, gerçektir. Doğu ise yoktur. Doğu, sırf Batı’nın varlığından ötürü bir zıt kutup arayışı içinde lalettayin ortaya atılmış ancak gerçek dünyadaki bir varlığa tekabül etmediği için tanımsız ve tutarsız kalmaya mahkum bir tevatürdür. Öyleyse Batı vardır ama ‘Batı ve Doğu’ diye bir şey yoktur ve bu sahte ikilemin artık sözünü etmesek en iyisi olur.


15 Haziran 2015 Pazartesi

Üçüncü Köprü İstanbul'u Nereye Götürür?





Alper H. Yağcı

Üçüncü köprünün İstanbul için yarattığı risk köprü inşaatı sırasında tahrip edilen orman varlığıyla ilgili değil. Köprünün yarattığı asıl risk, etrafında yer alan orman alanının on senelik bir dilim içinde imara (önce planları ve mevzuatı delmek sonradan da mevzuatı fiilayata uydurmak suretiyle) açılarak tamamen yok edilmesi. Kaygımız şu ki köprünün altında yatan temel niyet tam da bu olabilir... Köprü yapılıyor, yapılacak. Fakat bu projenin İstanbul’un geleceğini yanlış bir doğrultuda şekillendirmesinin önüne geçmek için  (yani İstanbul’u köprüye değil köprüyü İstanbul’a uydurmak için) belki hala zaman ve imkan var. Üçüncü köprünün varlığı, kuzey ormanlarının imara açılmasının bahanesine dönüşmemeli.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Kitap okumaya devam - İtiraflar...

Buradaki yazıların sıklığı da kitap okuma sıklığıma paralel oldu. Son zamanlarda kitap okumayı, dolayısıyla burayı da, biraz boşladım. Boşlama zamanı geçti diyelim ve kitaplara sırayla devam edeyim.

4 Mart 2015 Çarşamba

Sergüzeşt-i Kitap

Evvela şunu belirteyim: bu ve devamındaki yazıların kitap eleştirisi olmak gibi bir amacı, iddiası yok. Sadece kişisel şeyler anlatıyor. Bu şeyleri anlatırken arada sırada da kitaplarla ilgili yorumlarım vs da olacak ister istemez. 
Uzun zamandır bir şeyler yazmıyorum, paslanmış olabilirim. Affola efendim…

1 Şubat 2015 Pazar

Başkanlık sistemi demokratik Türkiye için uygun mu?


Alper H. Yağcı, 31 Ocak 2015


1) En gelişmiş ve en demokratik ülkelerde başkanlık sisteminin uygulandığı iddiası doğru değil, hatta ABD bu konuda bir istisna olarak göze çarpıyor. 2) Parlamenter rejimden başkanlığa geçiş ender bir olgu. 3) Bu olgu ağırlıklı olarak yoksul ve bağımsızlığını görece yeni kazanmış ülkelerde gerçekleşmiş ve zaten demokrasinin kırılgan olduğu bu ortamlarda otoriterliğin pekişmesine araç olmuş. Üstelik, Türkiye demokratik özgürlüklerin seviyesi ve insani kalkınma göstergeleri açısından ABD’den ziyade bahsi geçen bu ülkelerin kimisine yakın. 
4) Erdoğan’ın çizdiği rejim tasviri ABD sisteminden hayli uzak, çünkü başkanlık sisteminin demokratik işleyişi için gerekli olan Amerikan tarzı fren ve denge mekanizmalarına Erdoğan taraftar değil.

14 Ocak 2015 Çarşamba

16 Türk devleti?


Sağlaması otoriterlik ve militarizm ile yapılan bir milliyetçilik bizimkisi. Toplumun özeti devlet, devletin özeti de zorbalık aygıtı. Bir müsamere yapılacaksa neden bir Kaşgarlı Mahmud, bir Takiyüddin, bir Evliya Çelebi orada olmasın? Hayli keyfi Türklük kriterlerinin müsaadesiyle, bir İbn-i Sina, bir Harezmi? Balyan biraderleri, Zilciyanları görmeyi bekleyen yok ama bir Mimar Sinan? Sonra da şikayet edip duruyoruz, neden Sinan tanınmıyor, neden hep "barbar" biz oluyoruz, ve saire ve saire...

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Bazı doğrular ve burnu uzayanlar...

Güzel yurdumuzun güzelden öte vatandaşları, kısa bir zaman aralığı içinde sık sık (hatta eski düzeni düşünerek diyelim ki parmaklarının uçlarındaki boyalar silinmeden) sandık başına gönderildiğinden, hepimiz bir nevi hukukçu ya da en azından profesyonel seçmenler kesildik kendi kendimizin başına.

İlk akla gelen örneği Oy ve Ötesi olan bağımsız, zaman zaman da parti bağlantılı gönüllü sandık görevliliği , #Sandıktayız hareketi vb. kavramlar yakın dönemde girdi hayatlarımıza.

Bunlar işin eylem ayağını garantiye almak isteyen girişimler.

Elbet bunun bir de söylemi olacaktı ve oldu. Nihayetinde, “Anam bu politikacıların hepsi yalancı, heepp-si! Hiçbirine benden oy yok!” diyen yetişkinleri duyarak büyümüş bir neslin seçmenliğinden bahsediyoruz.
Bu nesil şöyle bir devindi ve haftanın yedi günü, günün 24 saati, ama özellikle de salı günleri siyasetçilerin atışmalarını dinleye dinleye beyni bebek maması kıvamına erişmiş, “Ay kime inanacağımı şaşırdım vallahi!” diye feryadını figanına bağlamış analar, babalar, bacılar ve dahi gardaşlar için iki dev hizmet sürdü piyasaya. “Doğrulat” ve “Doğruluk Payı” isimli internet siteleri…

Öncelikle şunu söyleyeyim de Amerika’yı yeniden keşfetmiş olmayalım: Bizde şimdilerde canımıza eden taklar sonucu ve özel girişimlerle zar zor ortaya çıkan bu mekanizmalar Batı’da uzun süredir var. Alemin “fact-checking” dediği bu işi aslında yapıyor olması gereken kurum medya elbette. Zira ülkemizde öyle olmamakla birlikte aslında gazeteciliğin 10’da dokuzu “fact-checking”dir oralarda. Bu tarz sitelerin atası da Tampa Bay Times’a Pulitzer Ödülü getiren PolitiFact’tir. (Seneler evvel mini mini bir IVLP katılımcısı olarak ABD’ye gittiğimde bu gazeteyi ziyaret etmiş ve bayılmıştım kendisine.)

Konuya dönmek gerekirse, sitelerin fonksiyonu temelde çok basit: Siyasetçilerin ettiği büyük yahut küçük lafların tabir-i caizse çetelelerini tutuyor, eldeki hesaplanabilir verilerle kıyaslayıp cidden doğru mu söylüyorlar yoksa işkembe-i kübradan mı atıyorlar diye kontrol ediyorlar.

Diyelim ki bir devlet büyüğümüz, “Biiiiizzzz” diyor, “çevreciliği sizden öğrenecek değiliz. Çevrecinin daniskasıyız biz. 10 yıllık iktidarımızda 3 milyar ağaç diktik”. Bu siteleri yürüten arkadaşlarımız oturuyor, misal Orman Bakanlığı’nın resmi verilerine bakıp görüyor ki dikilen toplam fidan sayısı 2,7 milyon yani devlet büyüğümüzün verdiği sayının binde birinin de altında. Hemen basıyorlar açıklamanın üzerine kırmızı vetoyu: Yalan/Yanlış

“Doğrulat” ekibi yapılan açıklamaların çoğu zaman daha genel değerlendiriyor. Neler söylendiğini uzun uzun anlatıyor, bağlamı filan açıklıyor. “Doğruluk Payı”nın artısı ise beş kademeli “doğruluk payı ölçer”i. Açıklamalardan birer cümleyi alt alta koyup yanlarına da o ölçerleri eklediğinizde çok enteresan bir tablo çıkıyor ortaya.

En yüksek sesle ve en sık konuşanların ibreleri neredeyse hep kırmızıdan yana… Yeşile yüzde 100 varabildikleri zamanlar çok nadir. Bu şahıslar, “Çok mal haramsız, çok laf yalansız olmazmış” lafının vücuda gelmiş örnekleri desek yeridir. Daha az ama daha öz konuşanlar doğruyu daha sık söylüyorlar, net!

Gerçi burada şu uyarıyı koymanın faydası var: Bu sözler yalan mı yanlış mı bilmiyoruz biz. Yani bilinçli olarak biz kandırmak değil belki amaçları, öyle bildiklerinden öyle söylüyorlar. Ama bir yandan da söyleyenlerin şahsi geçmişlerini, ellerindeki bilgiye erişim kanallarının ve kaynakların sayısını filan aklımızda tuttuğumuzda, hissediyoruz sanki kimin yalan kimin yanlış söylediğini; kimde kasıt aramamız kime “benefit of doubt” vermemiz gerektiğini.

Hislerimizde haklı mıyız? Buna ancak “İnşallah!” denebilir. Yatsı vakti gelince sönecek mumlardan anlayacağız onu ancak. Ama gözümüzün önündekine kör olup sadece duyduğumuza inanmak? Yoo dostum yoo, işte bunu kabul edemiyorum!

2 Nisan 2014 Çarşamba

Ankara Büyükşehir Belediye seçimlerinde hile yapıldı mı?


Alper Yağcı, siyaset bilimi doktora adayı, Massachusetts Amherst Üniversitesi

Hile yapılıp yapılmadığı tanık ifadeleri, fotoğraflar, tutanak vb belgeler ile ispatlanabilir. Ayrıca sandık bazlı oy verisi istatistiki metotlarla analiz edilerek bu konuda bir kanaat oluşturulabilir. Sandık bazlı Ankara seçim verilerini bu gözle analiz ettim. Çıkan sonuçlar hile şüphesini artıracak nitelikte: Katılım oranının %100’ü geçtiği şüpheli sandıklardan çıkan oylar Ak Parti adayı Melih Gökçek’in oy oranını anlamlı ölçüde artırmış, CHP adayı Mansur Yavaş’ın oy oranını düşürmüş. Ayrıca geçersiz sayılan oyların daha yüksek olduğu sandıklarda da sistematik olarak Melih Gökçek aynı şekilde avantaj elde etmiş.

Twitter kullanıcısı @erenyanik’ın (https://docs.google.com/file/d/0B5DCb-yenw1pTzllQndweC1nYXM/view?sle=true adresinde) paylaştığı ham sandık verilerini analize tabi tuttuğumuzda görüyoruz ki Ankara genelindeki 12230 sandıktan 180’inde katılım %100’ü geçmiş. Yani bu sandıklarda kayıtlı seçmen sayısından daha fazla sayıda seçmen oy kullanmış. Bazı sandıklarda oran %125’i bulmuş. Peki usulsüzlüğe konu olduğundan şüphelenmemiz gereken bu sandıklardaki oy dağılımı, Ankara’daki diğer sandıklardakinden farklı mı? İstatistiki analiz gösteriyor ki evet, farklı. Ak Parti’nin oy oranı diğer sandıklarda %43.5 iken şüpheli sandıklarda %56.2. CHP’nin oy oranı ise diğer sandıklarda %41.5 iken şüpheli sandıklarda %25.8. Farklar statistiki olarak anlamlı. 



İyi güzel de, fazla kullanılan şüpheli oy sayısı, seçim sonucunu tek başına değiştirecek kadar yüksek sayıda görünmüyor. Daha önemli bir manipülasyon Mansur Yavaş’a giden oyların hileli biçimde geçersiz sayılmasıyla yapılmış olabilir, zira toplamda 124,075 gibi önemli miktarda geçersiz oy var. Geçersiz oyların çok çıktığı sandıklarda oy dağılımı nasıl olmuş? Bunu analiz ettiğimizde görüyoruz ki sandıklardaki geçersiz oylar kullanılan toplam oya oranla arttıkça, Gökçek – Yavaş farkı da artıyor. Sandık başına geçersiz oy oranındaki her 1 puanlık artışla birlikte, Gökçek – Yavaş farkı da 6 puana yakın artmış. Bu etki yine istatistiki olarak anlamlı. 


Şu da ileri sürülebilir ki geçersiz oy oranı bilinçli bir manipülasyondan ziyade, sandığın bulunduğu bölgenin özellikleriyle ilişkili olabilir. Örneğin eğitim seviyesinin düşük olduğu (ve AKP'nin oy oranının CHP'ninkinden zaten yüksek olması beklenecek) çevre ilçelerde seçmenlerin dikkatsizliği nedeniyle daha çok geçersiz oy çıkmış olabilir. Durumun bundan ibaret olup olmadığını kontrol etmek için geçersiz oylarla ilgili yukarıdaki analizi bu sefer sandıkları ilçe bazlı gruplara ayırarak karşılaştıralım. Sonuç gösteriyor ki, aynı ilçe içinde dahi sandık başına geçersiz oy oranı arttıkça Gökçek - Yavaş farkı yine istatistiki olarak anlamlı biçimde artıyor. Bu da şüphemizi kuvvetlendiriyor. 



Aynı ilçe içinde dahi seçmenin parti tercihi mahalle bazlı değişiyor elbette. Geçersiz oy oranının daha yüksek olduğu mahalleler zaten AKP'nin kuvvetli olduğu yerler olabilir. O konuda da bir fikir sahibi olabilmek için veriye daha da yakınlaşıp analizi seçim alanı (yani oy kullanma noktası, okul) bazlı ayrıştırmak mümkün. Bunu yapmaya benim bilgisayarımdaki yazılımın hafızası yetmiyor, ancak İsveçli Dr. Erik Meyersson yapmış (http://erikmeyersson.com/2014/04/01/is-something-rotten-in-ankaras-mayoral-election-a-very-preliminary-statistical-analysis/ adresinde mevcut). O analizden ortaya çıkan şu ki aynı oy kullanma alanı içinde dahi sandık başına geçersiz oy oranı arttıkça Gökçek - Yavaş farkı yine artıyor. Bu sefer etki daha az görünüyor haliyle, fakat hala sistematik bir etki var.

Bu veriler hukuki bir isnat olan seçim hilesini ispatlamaz, ancak hile yapıldığına dair yaygın kanaate destek oluşturacak nitelikte. Rakamların bize şimdilik söylediği: “Ankara seçimlerinde Melih Gökçek lehine usulsüzlük yapılmamıştır” diyemeyiz!

27 Ekim 2013 Pazar

Türkiye'de Caz Belgeseli



Dün akşam Beşiktaş'taki Bahçeşehir Üniversitesi'nde bir belgesel izledim.

Türkiye'de Caz, aslında ekşi sözlük'te dolanırken karşıma çıkan bir entry sayesinde haberdar olduğum bir belgeseldi. Google hazretlerinde biraz araştırınca sadece belirli yer ve tarihlerde gösterim şansı bulan bir yapım olduğunu görüp mevcut ilk gösterim için yer ayırttım. Dün de gidip izleme fırsatı buldum. Bloga uzuuun aradan sonra yazdığım bu yazıda biraz bu belgesel ve ona dair izlenimlerimden bahsedeceğim.

7 Haziran 2013 Cuma

“Occupy Istanbul,” the “Turkish Spring,” or Something Else? Understanding the Protests in Turkey

ALPER YAGCI


Turkey was no democratic paradise before Erdogan’s JDP came to power. But the balance of power was such that no single actor (be it a party, civil association, or the military itself) was powerful enough to impose its will on the society, even if they wanted to. Now that the JDP is so powerful and without serious rivals, the country cannot afford anything other than becoming truly democratic so as to safeguard liberties against a tyranny of the majority, and that has not been happening. The result is greater polarization, which erupted in this week’s protests.

This is an abridged version of a longer essay I posted here in June 2013. I wanted to cut it down to a more manageable size so that it would actually be read. 

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Toplumsal olay polisliği, mekansal denetim ve İstanbul’da 1 Mayıs


İstanbul’da 1 Mayıs’ların bol dumanlı, tazyikli, biberli tarihine bir yenisi daha eklendi. Emek sömürüsünden, sendikal hak ihlallerinden belki de en çok bahsetmemiz gerektiği bir günde Taksim yasağı, sıkıyönetim uygulamalarını hatırlatan tedbirler ve bunlara direnen gruplara karşı polisin güç gösterisini konuşuyoruz. Diyarbakır’da, Adana’da, İzmir’de, Ankara’da, Mersin’de mitinglerde neler söylendi, bildirilerde neler okundu haberimiz bile yok. Birçoğumuzun haklı tepkisi sosyal medya duvarlarına misliyle yansımış durumda. Peki şapkayı önümüze koyup düşünmek gerekirse İstanbul’daki olağanüstü hali nasıl değerlendirmeli? Bunu kentte 2007 ve 2008’de yaşananlarla nasıl karşılaştırmalı? Ben bu yazıda öncelikle toplumsal olay polisliğinin günümüzde önemli bir unsuru olan mekansal denetimi ve bunun nasıl bir siyasi anlatı üzerine bina edildiğini tartışacağım. Akabinde, Taksim Meydanı gerginliği özelinde İstanbul’da yaşananları değerlendireceğim.

26 Nisan 2013 Cuma

Petrol, Sınıf Çatışması ve Uluslararası Siyaset: Hugo Chávez döneminde Latin Amerika ve Venezuela

Alper H. YAĞCI



Venezuela başkanı Hugo Rafael Chávez Frías 5 Mart 2013’te, 58 yaşında, kuşağının en çok tartışmaya yol açmış siyasetçisi olarak öldü. Bugün Chávez’in ismi birbirine taban tabana zıt iki hikayenin merkezinde yer alıyor: Birinci hikayeyegöre Chávezülkesinde büyük felaketlere yol açmış yolsuz bir diktatör—ne eksik ne fazla. Diğer hikayeye göreyse Chávez, ekonomik bir mucize yaratarak halkını refaha kavuşturmak adına mücadele vermiş bir devrim kahramanı. Bu sırada Venezuela halkı yeni bir başkan seçmek zorunda ve bu yalnızca Venezuela siyaseti için değil küresel dengeler açısından da önemli bir seçim olacak. Chávez’in mirasını değerlendirmek için anlatılan hikayelerde de haliyle seçim öncesi algıları etkileme çabası var.
 
Peki Chávez dönemini siyasal-iktisadi bir perspektiften inceleyip mevcut veriler ışığında değerlendirdiğimiz vakit nasıl bir tabloyla karşılaşıyoruz? Abartılı hikayelerin yarattığı kişi kültünden yayılan haleye gözlerimizi kısıp, yaşanan deneyimi tarihsel ve coğrafi bağlamına oturtarak incelememiz gerekiyor. Bu yazıda bunu yapmaya çalışacağım. Birinci kısımda Latin Amerika’da 2000’li yıllarda bir dizi sol lideri iktidara taşıyan yakın tarihe göz atıp Venezuela’nın bu dalga içindeki yeri konumlandırılacak. İkinci kısımda, Venezuela petrollerinin ülke siyasetinde oynadığı rol Chávez’in radikal ekonomi deneyini koşullayan temel bir yapısal faktör olarak ele alınacak. Ardından gelen kısımlarda Chávez’in belli başlı politikaları ve bunların bugün gözlemleyebildiğimiz ekonomik sonuçları ana hatlarıyla incelenecek.

Benim bu incelemeden çıkardığım ders şu: Chávez’le birlikte Venezuela petrolleri üzerinde devlet hakimiyetinin önemli bir muhalefete rağmen kavga dövüşle güçlendirilmesi, bu kaynağın daha geniş nüfus kesimlerinin ihtiyaçları için yönetilmesinin yolunu açtı. Nitekim uygulanan politikalar eşitsizliği ve yoksulluğu azalttı. Fakat ülkenin siyasal gelişiminde önemli sıkıntılara yol açmış olan "petro-devlet" tarz-ı siyasetinin bambaşka bir yordama yerini bıraktığını düşünmek bir yanılgı olur, çünkü Chávez’in uluslararası sermayeyi ve ABD’yi bu derece karşısına alabilmesini sağlayan da hükmettiği petrol kaynağı. Başta yüksek kamu harcamaları olmak üzere uygulanan bir dizi heterodoks politikayı ve uluslararası sahada aynı ölçüde otokratik bir çizgiyi bu tarz doğal kaynaklara sahip olmayan bir ülkede tekrarlamak çok daha zor olacaktır. Chavizm deneyiminden sol için dersler çıkarmaya çalışan gözlemcilerin, bu hareketi ortaya çıkaran ve ona sıradışı özerklikte bir eyleyicilik kazandıran tarihsel-coğafi koşulları iyi çözümlemesi elzem.