6 Ekim 2010 Çarşamba

Yeni Anayasa Tartışmaları ve Referandum

Aslında konunun üzerinden neredeyse koca bir ay geçti be gündemlerimiz hayli değişti referandumdan beri. Bununla birlikte herkesin işi gücü olduğundan burayı boş bıraktık gibime geliyor biraz fazlaca. alper sağ olsun bu noktada "okyanusun ötesinden" imdadımıza yetişti. Gerçi yazının referandum öncesi yazıldığını düşünürsek bu önermem mantıksız gibi gelebilir. Ama bloga gelenlerin referanduma dair birşeyler okuma istekleri sadece 12 Eylülle sınırlı değil. Hala bu ve benzer yazılar belli bir sayıda da olsa hit almakta.


Referandumda ben de hayır oyu verdim, ki bunda da en ufak bir tereddüdüm yoktu. Gecen referandumdaki oyumu da asıl belirleyen şey "tartışmasız bir halk oylaması" olmasıydı. Tartışmadan kastım ekranlarda ağız dalaşına giren insanların mevcudiyeti değil, Aytuğ'un belirttiği "deliberation" tarzı bir fikir teatisinin bile memleketimize fazla görülmesiydi. Muhalefet partilerinin "referanduma gitmeden uzlaşmayla kabul edilecek maddeleri doğrudan meclisten geçirelim" önerisini reddeden AKP aslında üzüm yemekle ilgisi olmadığı konusunda çok da yanılma payı bırakmadı bize açıkçası.

Bununla birlikte başbakanın bu referandumu 12 Eylül darbesiyle hesaplaşmaya dönüştürebilmesi bence çok başarılı bir çalışmaydı. Gerçi bunu yapmasına gerek bile yoktu aslında, kitlesi onu her daim desteklemeye hazır bir biçimde bekliyor zaten. Ama sol-liberal diye adlandırılan çevrelere ve asıl önemlisi Avrupa'ya olanı biteni daha rahat açıklayabilmek adına bu tarz bir savlamaya da girişti. Evren Paşa ve şürekasına darbe yolu argümanı önemli bir argüman olarak belleklerde yer etti: nasıl olacağıı pek tartışılmadı bile.

Bu noktada beni şaşırtan açıkçası anayasa değişiklik paketinin 12 Eylül darbesine karşı bir adım olarak ele alınarak, 2007 seçimlerinde oyumu vermekten gocunmadığım, Ufuk Uras ve benzeri insanlarca çok benimsenmesi oldu. Hani bu pakete sadece içeriğinden ötürü "evet" oyu vermiş olan okurlarımız varsa da memnun oluruz fikriyatlarını duymaya.

Zira, Aytuğ'un da belirttiği gibi, AKP, darbe anayasasının en baba kurumlarından olan YÖK'e ellemeden darbeyle hesaplaşmaya girişti. İnsan sormadan edemiyor, nasıl oluyor bu iş diye. Paketin muhteviyat açısından yegane aksayan noktası bu da değil üstelik. Memurlar için bir lütuf gibi sunulan bazı değişikliklerin bile aslında öyle olmadığını anlatan, veya iddia eden bir çok insan dinledik ekranda. Bunlardan bazısına blog'ta da link ile olsa bile yer verdik hatta.

Bu noktada şu anki gündemi belirleyen yeni anayasa tartışmasına da ucundan köşesinden bulaşmak isterim.

Öncelikle bu yeni anayasayı kim yapacak?
Bu soruya Aytuğ'un, yazıda amma da atıf yaptın adama demeyin hem bu meseleleri bir hayli zamandır kendisiyle mütalaa ediyoruz hem de ortalarda yok diye onu unuttuk sanmasın diye bir "selam çakıyorum" kendisine, cevabı şuydu en son konuşmalarımız sırasında.
Haklı olarak bu meclisin anayasa yapsın diye seçilmediğini, dolayısıyla da anayasa yapmaya muktedir olamayacağını belirtiyordu. Bu noktada ben de kendisine hak versem de, insanın aklına da şu soru geliyor:
Peki nasıl bir meclis anayasa yapmaya muktedir olacak? Yeni seçilecek bir meclis buna muktedir olacak mı, neden?
Baraj inerse, temsil oranı artar, o zaman yeni meclis anayasa yapabilir, diyenler mevcut. Demin NTV'deki bir programa katılan Yücel Sayman tam da benim de aklımdan geçen şeyi söyledi. Baraj %5'e inse ve seçim sonrası bir meclis oluşssa, yine de dışraıda kalan sosyalistler gibi partiler siyasal oluşumlar olacak. Bunları dışlayan bir meclis nasıl uzlaşmaya dayalı bir anayasa yapabilir?

Üstelik bu seçilecek meclis de görevlerini mevcut anayasadan alacağına ve anayasa böyle bir görev tanımlamadığına göre, seçilecek meclis -velev ki %100lük bir temsil oranı yansıtsın- nasıl bu işe kalkışır, hangi yetkiyle?

Uzlaşmaya dayalı anayasa en azından buraların tarihinde olan bir şey değil. Devamlı "ah ne de demokratik bir belgeydi" diye yere göğe konumayan 1961 Anayasası'nın askeri bir darbe neticesinde askerlerin atadığı bilim adamı hukukçular tarafından hazırlandığını ve, hala ülke siyasetinin önemli sorunlarından birisi olan, askerin vesayetini anayasal bir hale getiren belge olduğunu akılda tutmakta fayda var. 1982 ve 1920ler anayasaları da "borusu ötenin" hazırladığı anayasalar olarak karşımıza çıkıyor. Hukuka Giriş derslerinde Evcimen Hocamın da anayasaları anlatırken egemen gücü yansıttığını anlattığını hatırlıyorum. Yani de facto olarak anayasalar uzlaşmayla hazırlanır argümanı bana çok da ayakları yere sağlam basan bir argüman gibi gelmiyor.

Ama uzlaşmaya dayanan bir anayasa hazırlanırsa da tadından yenmez elbette. Benimkisi bir istek değil bir öngörü-önkabul sadece. Kaldı ki siyasi güç sahiplerinin benimki gibi sorumsuzluğu olmadığını düşünürseniz, onların bu işin uzlaşmayla olmasını sağlamak gibi bir sorumlulukları-görevleri olduğunu da düşünüyorum. Bu uzlaşma meselesi daha bir hayli su kaldıracağından daha buraya yazacak çok malzeme çıkar bize sanıyorum.

Unutmadan, referandumda CHP'nin yapması gerekenlerden birisi, naçizane, AKP'ninkinden farklı bir hukuk reformunu somut olarak ortaya koymalıydı. Yukarıdaki yorumlarda zikr edilen, uzlaşmadan %92'yi anlayan masterli hukukçulardan emin olun çok var. Üstelik, gene blogda yer alan, CHP'nin vakıflar yasasına dair olan AYM başvurusuna bakınca CHP'nin de bu hukuk anlayışından muzdarip olduğu açıkça görülüyor. Unutmayalım ki gayrimüslim vakıflarına yabancı vakıflar muamelesi yapılmasını isteyen bir CHP'miz ve -milyonlarca insanın özlemle andığı- bahsi geçen vakıflar yasasını bu argümana dayanarak reddeden eski hukukçu bir eski cumhurbaşkanımız var. Şemdinli savcısı olayı da yakın tarihte yaşanan bir vakaydı. Mevcut iktidarın "yargıyı ele geçirme" meselesine takılmadan, muhalefetteki CHP'nin çok daha kapsamlı değişikliklerle halk karşısına gelmesini beklerdim.

Gene unutmadan, bu malum kıyılar-iç bölgeler haritasına bakıp da "iç kesimler değişim istedi, gerçek demokrat insanlar onlar" argümanını benimseyenlerin de bunu neye dayandırarak söylediklerini açıklamalarını rica ediyorum. Sosyal bilimle uğraşanların en tehlikeli hataları olabilen "incelediğin şey'e bir saik atfetme" sorununun bu referandum öncesi ve aslen sonrasında fazlaca karşılaştığımız, ve analizlerin havada kalmasına yol açan bir sorun olduğu kanısındayım.

4 yorum:

Adsız dedi ki...

Hükümetin ve YÖK'ün yeni bir kararı: Üniversitelere polis de girebilsin.

http://www.ntvmsnbc.com/id/25138269/

12 Eylül'de 12 Eylül'le hesaplaşma yapıldı, YÖK'e ellemeksizin, bu haber de o adımların devamı olarak okunmalı. Polis okula girecek ki demokrasi sağlansın.

adsumcu dedi ki...

http://twitpic.com/2v4qcp

TDK'nın virüs kelimesine verdiği örneğe dikkat edin. Sonra bunu MHP'nin Egemen Bağış'ın okumasını salık verdiği sure ile birlikte düşünün. Ve bu Kur'an tefsirini devletin bastığını da hesaba katın.

"Halkın farklı kesimlerini kin ve düşmanlığa sevketmek" suçlaması ile bu iki örnek arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Soruya nasıl ve hangi kıstaslarla cevap verilebilir, biraz beyin fırtınası yapalım derim.

Alper Yağcı dedi ki...

Hangi sureyi salik vermis CHP?

adsumcu dedi ki...

CHP değil MHP.

Maide Suresi'nin 51. ayetinde, “Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o, onlardan olur” ifadelerine yer verildiğini belirten Şandır, “Egemen Bağış, Maide Suresi'nin 51. ayetini okusun, aynaya baksın” dedi.