30 Aralık 2009 Çarşamba

Unutulmuş Bir Yahudi Gazeteci Avram Benaroya Hayatı ve Anıları


Rıfat N. Bali adı son on yılda siyaset ve tarih alanında yazdıkları sayesinde sıkça duyuldu. Türkiye Musevileri konusunda kaleme aldığı (Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri: Bir Türkleştirme Serüveni 1923-1945) ve katkıda bulunduğu (Avner Levi’nin Türkiye Cumhuriyetinde Yahudiler kitabı) birçok eserle Türkçe külliyata yadsınamaz katkılarda bulundu, bulunmaya devam ediyor. Bali’nin son çalışmalarından olan Unutulmuş Bir Yahudi Gazeteci Avram Benaroya Hayatı ve Anıları yukarıda zikredilen ikinci grup kitaplardan.

Kitap, aslında konuyla ilgilenenler için yeni değil. Zira 2004 yılında, yine Rıfat N. Bali’nin editörlüğünde, İsis Editions tarafından yayınlanmıştı. Başarılı bir çeviri örneği olan Türkçe kitap, aslında Fransızca metnin tercümesinden fazlasını içeriyor. Orijinaline ilaveten Avram Benaroya’nın Tan’a yazdığı bir makaleyle, Prof. Saffet Şav’ın Mudanya Konferansı’na dair Vatan ve L’Etoile du Levant gazetelerine yazdığı üç adet makale de yer alıyor. Rıfat N. Bali, bu farkı kitabın hemen başında “Türkçe baskıya not” başlığı altında okuyuculara açıklıyor.

Kitap esasen, adından da anlaşılacağı gibi, Avram Benaroya adlı Yahudi gazetecinin hayattayken kaleme aldığı anılarına dayanıyor. Unutmadan, Bali’nin kitabın başında ifade ettiği üzere, stenografi muallimi Avram Benaroya’yı adaşı, ilk Osmanlı sosyalisti sayılan Avram Benaroya ile karıştırmamak gerekiyor. Muallim Benaroya’nın hayatına kısaca değinmek gerekirse Avram, 1888’de dönemin önemli Yahudi merkezi Edirne’de doğar. Buradaki Alliance Israélite Universelle okullarındaki başarılı öğrenciliği sayesinde, Paris’teki Yahudi Öğretmen Okulu’na (Ecole Normale Israélite Orientale) gitmeye hak kazanır. 1910’da Alliance tarafından İstanbul’a, Hasköy’deki Sevor Ahayim okuluna mülazım (adjoint) olarak atanır. Yahudi çocuklarına Fransızca öğretmeye başlar. Aralık 1911’de istifa eder ve Şam mülki idadisine Fransızca öğretmeni olarak atanır. Bu sırada kurduğu iyi ilişkiler neticesinde, ordu sansür heyetinde yer alır ve Birinci Cihan Harbi’nin buhranlı günlerinde kendisine bir sığınak bulur (s. 11-12).

Benaroya’yı Osmanlı/Türk Yahudi tarihi açısından asıl önemli kılan aslında öğretmenliği değil. Benaroya, Paris’te öğrenciyken tesadüfen bir stenografi kitabı görür ve hemen bu teknikle ilgilenmeye başlar. Neticede stenografiyi Osmanlıcaya uyarlamayı başarır. 1918 senesinde Türkçe Lisanına Mahsus Stenografya Usulü adlı bir kitap yazar. İlerleyen yıllarda hem Osmanlıcaya hem de 1928’de Latin alfabesine geçilince yeni alfabeye uygun stenografi teknikleri yaratır. Stenografi üzerine altı kitap yazar. Büyük Millet Meclisi bunun üzerine, 1928’de Benaroya’yı stenografi muallimi olarak işe alır (s.13).

Benaroya gazeteciliğe ise 1910’larda Le Jeune Turc gazetesinde başlar. Sonra, Fransızca yayınlanan birçok gazetede çalışır: Stamboul, La République, La Turquie, ve Albert Karasu’nun sahibi olduğu Le Journal d’Orient. 1948’de kendi gazetesini kurar, L’Etoile du Levant. Gazetesi, 20 Haziran 1955 tarihindeki vefatının ardından 1957’de kapanır. Bir süre çalıştığı Le Journal d’Orient gazetesi de dâhil olmak üzere, Yahudi cemaati vefatıyla ilgilenmez. Onlara inat, eski mensubu olduğu Alliance’ın genel sekreteri Eugene Weil gazetesine bir başsağlığı mesajı yollar (s.18-19).

Kitap ağırlıklı olarak Benaroya’nın 1950 ila 1951 arasında gazetesinde tefrika ettiği anılarından oluşuyor. Kronolojik bir sıralama olmaksızın aktarılan anılardan, Mudanya Konferansı sonunda İsmet Paşa’nın verdiği mülakatın sadece kendi gazetesi Stamboul’da yer aldığını, Şam idadisinde göreve başlama hikâyesini, Meclis’te harıl harıl not tutan stenografları gören mebusların stenografiyi “bir Yahudinin öğrettiği şeytan yazısına” benzettiğini, 1930’lu yıllarda öğretmen olduğu Sultanahmet Ticaret Lisesi’nin ikinci sınıfının dönem birinci ve ikincisinin iki Yahudi olduğunu öğrenebiliyoruz. Bunlar Benaroya’nın anılarından edindiğimiz bilgiler. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, kitapta onun hatıralarından başka parçalar da var.

Kitap Rıfat N. Bali’nin bize sunduğu diğer eserler gibi Osmanlı/Türk Yahudi tarihinden bir kesiti aydınlatmaya yardımcı oluyor. Stenografi hocası olarak Meclis’te maruz kaldığı düşmanlıkla ilgili olarak aktardığı şu cümleler, Benaroya gibi bir asimilasyon yanlısının bile nelerle uğraşması gerektiğini göstermesi açısından önemli: “Dar görüşlü ve aşırı milliyetçi kimseler Yahudi olduğum için değil, Türk ‘vatandaşı’ olduğum için bana kızıyor gibiydiler. Ben yabancı bir mütehassıs olsaydım her şey normal olacaktı. Onları sinirlendiren benim Türk Yahudi’si olmamdı. Türk dili için bir stenografi yaratma hakkını nereden alıyordum? Bunu küstahlık olarak nitelendiriyorlardı.” (s. 68)

Meraklısına not: Yazı yolladığım halde -bilmediğim nedenlerden- matbuatımızca yayınlanmayınca blogda kendisine yer buldu efendim.Önceden şurda burda yayınlanmamıştır, ilk defa blogumuzun değerli karilerine sunulmaktadır. Rıfat N. Bali'nin kişisel sitesine ulaşmak için tıkayınız.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Fransa'da Milli Kimlik Tartışmaları-6


Bu ikinci neslin kökenleri, aslında Fransa'ya gelen göç dalgalarının tarihçesini yansıtıyor:ikinci nesil İtalyanlar açık ara sayıca en fazla olanlar (%22,6), onları Cezayirliler (%14,1), İspanyollar (%12,9), Portekizliler (%10,4) ve Faslılar takip ediyor (%9,1).
"Şimdilerde Türkiye'den ve Sahraaltı Afrikası'ndan gelen göçmenlerin ikinci nesillerinin oluşumunu gözlemleyebiliyoruz. Bunlar, gelecek yıllarda daha önemli konumlara erişecekler" diyor Catherine Borrel ve Patrick Simon. 1999'da, bu iki coğrafya için oranlar sadece %3,4 ve %5,6 idi.

Fransa'nın yeganeliği bu uzun tarihte gizli: bu yeganelik, karışım olma halini demografik siyasetimizin değişmezlerinden birisi haline getirdi. Yıllar içinde Fransızların kökenlerini değiştiren ikinci, üçüncü hatta dördüncü nesillerin oluşmasına sebebiyet verdi. "Her dört Fransızdan birinin göçmen bir dede veya ninesi var. Bir sonraki nesilde bu oran üçte bire yükselecek." François Héran'ın öngörüsü bu yönde. INED'in eski başkanına göre, Fransa'ya göç, birkaç yıldır İspanya'ya gerçekleşen büyük miktardaki göçün aksine, "kalıcı bir hal aldı."

Tefrika ettiğim yazıyı Le Monde'dan aldım, çeviri bana aittir.
Fransa'da uzun zamandır bir milli kimlik tartışmasıdır sürüp gidiyor.Doğrudan doğruya Sarkozy tarafından başlatılan ve devletçe desteklenen, halkın katılımı istenen bir süreç olarak ilerliyor.Sadece bu konuların tartışıldığı bir siteleri de var, resmi bir site:
www.debatidentitenationale.fr
Şubata kadar falan açık sanıyorum.
Bu göç olayına dair de bazı grafikler var elimde, onları da aktarmaya çalışacağım, zira bu tartışmada önemli veriler sağlıyorlar kanaatindeyim.

Konuyla alakalı aktaracaklarım bitmedi.Yakında bu konuyla alakalı bir sosyologla yapılmış bir röportajdan bazı kısımları aktaracağım.Sonrasında -zamanım olursa- okullarda bu kimlik meselesine nasıl bakılmakta, talebeler bu kimlik meselesinde hangi noktadalar ona değinicem.

18 Aralık 2009 Cuma

Fransa'da Milli Kimlik Tartışmaları-5

Bu uzun göç tarihçesi, Fransa’ya komşularının çoğunda bulunmayan bir duruma yol açtı: ikinci hatta üçüncü kuşak göçmenler.
“Avrupa’nın geri kalanı, İsviçre ve, daha az ölçüde, Federal Almanya istisna kalmak koşuluyla, bu durumu aynı derecede yaşamıyor” diye yazıyor François Héran Le Temps des immigrés adlı kitapta. “Avrupa’nın güneyinde göç çok yakın tarihli bir olgu olduğundan sorun yaratma noktasında değil henüz.”

Yıllar içinde, ikinci hatta üçüncü nesil göçmenler ülkenin görünümünü derinden şekillendirdiler, öyle ki birçok Fransız bu nedenle göçün artarak devam ettiği kanaatinde. Catherine Borrel ve Patrick Simon’un araştırmasına bakılırsa, ikinci ve sonraki göçmen nesillerine mensup kişiler 1999’da 4,5 milyonluk bir kitleye denk geliyordu: ikinci nesil toplam nüfusun %7,7’ini oluşturuyordu –ilk neslin oranıyla neredeyse aynı, %7,4. 1999’da Fransa’da yerleşik 58 milyonun, 9 milyonu ya doğrudan göçmendi, ya da sonraki nesil göçmenlerdendi.

15 Aralık 2009 Salı

Fransa'da Milli Kimlik Tartışmaları-4


Göç istikrarlı bir hal alsa bile, görünürdeki hali değişim geçirmektedir. Aile buluşması kapsamında gelen kadın ve çocuklar, tedricen Mağrib’ten 1970’lerde fabrikalarda çalışmak için gelen genç bekârların yerini aldılar.

INSEE (Institut National de la Statistique et des Etudes Economiques) tarafından geçen eylülde yayınlanan bir araştırmada, Olivier Monso ve François Gleizes şu noktanın altını çiziyorlardı: “Zaman içinde, göç saikleri değişme gösterdi ve 1974’ten bu yana ailesel nedenler öne çıktı.” Gelinen ülkeler de değişti: göçmenler gittikçe, Sahraaltı Afrika ve Güneydoğu Asya gibi, daha uzak topraklardan gelmeye başladılar.

13 Aralık 2009 Pazar

Fransa'da Milli Kimlik Tartışmaları-3

Bu kısıtlamaların etkisi altında, göç dalgaları daha istikrarlı olmaya başladı: 1982’de Fransa’da 4 milyon, 1990’da 4,1 milyon, 1999’da 4,3 milyon ve 2006’da 5 milyon yabancı vardı: Fransa nüfusunun %7,4ü ila %8ine denk gelen sayılar.

Şaşırtıcı derecede değişmez bir sayı: 1980lerin başından bu yana, sanılanın aksine, göçmenlerin oranı fazla değişime uğramamıştır. Rekor sayılabilecek doğal nüfus artış oranına eklendiğinde -27 Avrupa ülkesi içinde en yükseği- bahsedilen göç dalgalarının istikrarlı hale gelmesi, komşularına nazaran, Fransa’yı bir istisna haline getiriyor. Eurostat’a göre (Avrupa İstatistik Ofisi) göçlerin Fransa nüfus artışına katkısı %20 iken, aynı oran İrlanda’da %60, Danimarka’da %70, Belçika’da %75 ve …İspanya’da %86! “27 Avrupa ülkesi için, nüfus artışı öncelikli olarak göç kaynaklı; ama Fransa, Hollanda ve Büyük Britanya bu durumun istisnalarını oluşturuyor” saptamasında bulunuyor Giampaolo Lanzieri Eurostat’ın bir yayınında.

11 Aralık 2009 Cuma

Fransa'da Milli Kimlik Tartışmaları-2


1891’de bile Fransa’da, Belçika, İtalya, Almanya, İspanya veya İsviçre’den gelen bir milyondan fazla yabancı vardı. "Histoire de familles, histoires familiales" (2005) adlı kitabın da yazarları olan nüfus bilimciler Borrel ve Simon “bu yabancılara iki savaş arasında kalan dönemde Polonyalılar, Ruslar ve Ermeniler katılacaktır” diye yazıyorlar. “1950 ve 1960’ların ekonomik yeniden yapılanma ve kalkınma dönemlerinde göçmen dalgasının yoğunlaştığını görebiliyoruz.”

1970’lerin başlarında, petrol krizi ufukta belirirken, savaş sonrası dönemin göçmen dalgalarını beslemiş olan iş gücü göçü sert bir biçimde kısıtlandı: ücretlilerin göçünün kaldırılması, gönüllü geri dönüşleri teşvik eden siyasetlerin güdülmesi (“Stoleru milyonu”), o dönemde daha belgesizler ('les sans-papiers') diye adlandırılmayanların kovulması.

ps.
Stoleru million:Lionel Stoleru dönemin Chirac hükümetinde çalışma bakanı. Fransa'daki (sayısı 3,4 milyona varan) yabancıların ülkelerine geri dönmeleri için bir milyonluk bir miktar ayırıyor.Ne var ki bu vesileyle ülkeden ayrılan ecnebi sayısı 100.000i aşmıyor.Yarısını İtalyan ve İspanyolların oluşturduğu 100.000 kişi.

9 Aralık 2009 Çarşamba

Fransa'da Milli Kimlik Tartışmaları

Milli kimlik üzerindeki tartışmalar sırasında pek çok insan Fransa’nın yaklaşık 150 senedir göç alan bir ülke olduğunu unutmuş gibi davranıyor. Komşuları 19. yüzyılda Amerika’ya milyonlarca göçmen yollarken, Fransa daha o zaman tüm Avrupa’dan gelen işçileri buyur ediyordu ki bu siyaset 20. yüzyıl boyunca da devam etti.

Fransa’nın suretini derinden dönüştüren bu karışım hali, Altıgen’i (Hexagone: biçiminden dolayı, Fransızların ülkeye verdikleri bir isim) dünyanın en çok kültürlü ülkelerinden birisi haline getirdi. Bu durumu, tarihçi Gerard Noiriel Fransa “Avrupa’nın Amerikası oldu” diye özetliyor.

19 Kasım 2009 Perşembe

Edebiyat Üzerinden Modern Türkiye’nin Sosyal Tarihi: Bir Okuma Listesi



Herkese Açık Çağrı: Modern Türk tarihini modern Türk edebiyatının hangi kitapları üzerinden izleyebiliriz? Burada önerdiğim liste hakkında fikirlerinizi bekliyorum. Siz bir liste yapsaydınız neler ekler çıkarırdınız?



Bugün bir hayal kurdum. Bir üniversite hocası olmuşum, şöyle bir ders açıyormuşum: Edebiyat Üzerinden Modern Türkiye’nin Sosyal Tarihi. Sınırlı sayıda öğrencinin kabul edildiği bir seminerdir bu. Her hafta, modern Türk edebiyatının önemli bir yapıtı incelenir. Yapıtlar konu edindikleri dönemin a) genel bir panoramasını çizmekte veya b) belirleyici önemdeki bir toplumsal çelişkisine ışık tutmaktaki başarılarına göre seçilir. Bu okumalar üzerinden ilgili dönemlerde
• toplumsal bilinci (an içinde) ve belleği (geriye dönük olarak) o dönemle ilgili hangi meselelerin meşgul ettiği, dönemin ruhuna ilham veren toplumsal çelişkinin ne olduğu
• hangi aktörlerin (kültürel bloklar? ekonomik temelli sınıflar? statü grupları? siyasi örgüt ve kurumlar? etnik veya dini cematler?) önem kazandığı, bunların aralarındaki ilişkilerin nasıl çizildiği
incelenir. Dersin metodu sosyal bilimsel, temel derdi Türkiye tarihini daha iyi anlamakla ilgilidir. Edebiyatın estetik eleştirisi ancak geri planda ve amatör düzeyde yapılacaktır. Fakat bir yandan da, edebiyat üzerinden okuduğumuz bu tarihin bir parçası olan edebiyata geri dönerek bir çember tamamlanır. Böylece, şu sorular hakkında da söyleyecek birkaç sözümüz olması beklenir:
• Toplumsal gelişimin nabzını tutma, hatta bunun eleştirel bir çözümlemesi yapma derdi bu edebi yapıtlarda ne derece temsil edilmektedir? Zaman içerisinde Türk edebiyatı bu yeteneğine ne katmış, ondan ne yitirmiştir?

Öngörülebilir gelecekte gerçekten bir üniversitede hoca olup böyle bir ders açmam söz konusu olmadığına göre, bu işi şimdi, burada, kolektif bir yaratım denemesi haline dönüştürmeyi istedim. Evet, diyelim ki dersi açıyoruz: işte açtık. Dersin hocası veya takvimi yok. Sesli düşünen bizler, ve ortaya salıverdiğimiz beyin fırtınaları, hortumlar arasındaki çarpışmalar var. Bu arada, bir tür kolaylaştırıcı rolünü gizlice ben sahipleniverdim, şu an sizler göremiyorsunuz ama, kolaylaştırıcı koltuğunda oturuyor, elimde otoriteyi temsil eden bir deniz kabuğu tutuyorum.

Şimdi, böyle bir ders için okuma listesi oluşturmaya girişsek, hangi kitapları eklemek gerekir sizce? Hatırlatayım, kitaplar estetik değerleri üzerinden değil, bir dönemin toplumsal tarihini bize anlatma yetenekleri üzerinden seçilecek – tabi çoğunun estetik anlamda edebiyatımızın en değerli eserleri arasında olması şanslı bir “tesadüf.” Ben bir liste oluşturdum ve bunun hakkındaki fikirlerinizi merak ediyorum. İlhamım bir ölçüde Berna Moran’ın “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış” derlemesindeki incelemelerden geliyor, o yüzden oradaki seçkiyle örtüşme var. Türkiye’de yayımlanma (yazılış değil) tarihleriyle birlikte, kitapların listesi şu:


Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Kiralık Konak, 1922

Kemal Tahir – Yorgun Savaşçı, 1965

Orhan Pamuk – Cevdet Bey ve Oğulları, 1982

Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları, 1966-67

Orhan Kemal – Bereketli Topraklar Üzerinde, 1954

Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri Ayarlama Enstitüsü 1962

Yaşar Kemal – Akçasazın Ağaları (Demirciler Çarşısı Cinayeti, 1974; Yusufçuk Yusuf 1975)

Adalet Ağaoğlu – Bir Düğün Gecesi, 1979

Ferit Edgü – O / Hakkari’de Bir Mevsim, 1979

Latife Tekin – Berci Kirsten Çöp Masalları, 1984

Murat Uyurkulak – Tol, 2002

Orhan Pamuk – Kar, 2002


Evet, bu liste hakkındaki fikirlerinizi merak ediyorum. Bu arada, ben de bu kitapların hepsini okumadım, burada kimse uzman değil. Herkes bir ucundan tutabilir.
• Siz bir liste yapsaydınız neler ekler çıkarırdınız? Listeye neden girdiğine/girmediğine anlam veremediğiniz bir isim var mı?
• Listede 1920’lerde ve 30’larda yazılmış hiç kitap yok (Yakup Kadri galiba henüz Cihan Harbi’nde işini tamamlıyor, N. Hikmet 1939’da yazmaya başlıyor). Bu benim eksiğim mi, o dönem edebiyatının mı? Eğer ikincisiyse; bu bize edebiyat, siyaset ve ideoloji konusunda neler anlatıyor?
• Bu kitaplar hakkındaki fikriniz nedir? (Çok gaz olanlar, yazının başındaki “dersin” konu edindiği soruları yanıtlayarak dile getirebilir bu fikirlerini)

Fikirlerinizi merak ediyorum. Oturup bu sorulardan ilhamla koca kitap eleştirileri yazmanızı beklemiyorum – tabi yazan çıkarsa bu muhteşem bir şey olur. Ama, evet, fikirlerinizi merak ediyorum. Buyurun buradan yakın…

24 Ekim 2009 Cumartesi

Güle Oynaya Eve Dönerken

Türkiye’de son bir haftadır olup bitenleri anlamak yine güç… Her ne kadar atılacak adımların sinyalleri bundan 4–5 ay kadar önce Abdullah Gül ve çeşitli bakanlar tarafından demeçlerinde (açılım adı altında) kısaca belirtilmiş olsa da, Türkiye’nin sürüncemede kalmış sorunlarına bir nevi “shock therapy” uygulandığı kanısındayım. Uzun soluklu ve sonuçlanmama riski yüksek diyaloglara girmek ve bu diyalogları toplumla ve tabi ki muhalefetle paylaşmak yerine hükümet, kapalı kapılar arkasında formüle edilmiş planları, kamuoyuyla paylaşmadan önce uygulamaya sokarak (örneğin eve dönüş) herkesi şaşırtmaya devam ediyor. Ne yazık ki bu ani uygulamaların toplumdaki tek yansıması şaşkınlık olmuyor. Zaten Ermenistan ile ilişkileri düzeltmeye yönelik atılan adımlardan rahatsız olan halk (ve halkın içindeki homurdanan çoğunluk) televizyon karşısındaki şaşkınlığını kin ve öfkeye dönüştürüyor.

Demokrasilerin doğrudan olmadığı, seçilmiş delegeler tarafından seçmenin dolaylı olarak temsil edildiği ve özellikle Türkiye’de katılımcı da olmadığı tartışılmaz bir gerçek olsa da (yani karar verme aşamasında vatandaşın katkısı, “katılımcılığı” hele ki Türkiye gibi sivil toplumun yeterince aktif olmadığı toplumlarda yok denecek kadar az olsa da) burada tartışılabilecek iki nokta göze çarpıyor: 1) Adaletin üstünlüğü ilkesi ve 2) Şeffaflık. Ben bu iki ilkeden özellikle ikincisine fevkalade önem veriyorum. Orwellci bir evrende yaşamıyoruz belki, ama haberimiz olmadan pek çok şeyin planlanıp, uygulama aşamasında önümüze sunuluyor olması beni oldukça rahatsız ediyor.

“Beğeneceğin bir şey olsa sesini çıkarmazdın ama” diyenler olabilir. Haksız bir eleştiri olur kanımca. Öncelikle alternatifi sunulmayan bir şeyi beğenmem nasıl beklenebilir; belki her iyi uygulamayı kötü kılacak daha iyi bir alternatif vardır toplumsal diyalog aracılığıyla üretilmeyi bekleyen. Sonuçta bizi temsil eden 550 milletvekili, 70 milyonun kafası en çok çalışan azınlığı değil ya? (en üçkağıtçı azınlığı olabilir tabii)

Adaletin üstünlüğü ise, özellikle adaletten ne anladığımızın bağlamsallığına işaret ediyor. Her kavram gibi adalet de zamanla evrilecektir; evrim, adaletin bir parçasıdır. İnsanlar daha refah, özgürlükçü ve “adil” bir dünyayı hayal ettikçe adil olanı belirleyen kurallar da eğrilip bükülecektir. Fakat siz birkaç hafta öncesine kadar tanka taş atan çocukları hapse atıp (ve atmakla tehdit edip), birkaç hafta sonra dağdan inen teröristleri (gerillaları, militanları, içini siz doldurun bu kavramın) kısa bir sorgulama sonrası serbest bırakıyorsanız, adalet tanımını bükmüş olmazsınız, adaletsiz olursunuz. Hukuksal çerçeveyi bırakıp ahlaksal bir çerçeveden olaylara bakmaya çalışırsanız ise, kararlarınız, en azından benim ahlak çerçevemde yozlaşmışlıktan öteye gidemez.

Şimdi de eve dönüşün yurda yansımalarından akılda kalanlar üzerine kısa yorumlar:

1 . Eve dönüş karşılamaları – bir gövde gösterisi. Bence sorulması gereken soru şu: Neden şaşırıyoruz, ne bekliyorduk ki? Hem siyasal bir mesaj taşıyor olması hem de yurda dönenlerin yakınlarının haklı sevinci olarak ele alındığında kutlamalar şaşırtıcı değil. Bence bu karşılamalara reaksiyoner yaklaşmamalı, bu gösteriyi, siyasal mesajı her ne olursa olsun yıllardır bastırılan duyguların dışavurumu olarak değerlendirebilmeliyiz. 25 yıldır sürdürülen direnişte kazanılmış belki de tek zaferdir bu hem Türk hem de Kürtler adına. Militan kıyafetlerini eleştirenler oldu bir de. Televizyon önünde militan kıyafetleriyle el sallayanları takım elbiseye sokmak neyi değiştirir ki? Hele ki onları topluma kazandıramadıktan sonra! Hükümet adına esas sorun şimdi başlıyor; yurda dönenleri yurdun vatandaşı yapabilmek, bu hissiyatı aşılayabilmek.

2. Yurda dönen kimdir? Avrupa’dan gelecek yeni kafilenin, PKK’daki rolü, konumu, görevi nelerdir? Unutulmaması gereken önemli bir nokta, yurda dönenlerin insan öldüren, yani suç işleyen bir organizasyonun mensupları olduğudur. Nasıl ki Ergenekon kapsamında örgüt üyesi olmak suçundan pek çok kişi sorgulanmış ve/ya hapse atılmışsa, yurda dönen PKK’lıların da ciddi bir şekilde sorgulanması ve suçlarının cezasını çekiyor olması gerekiyor. Evet, bağışlamak büyüklük göstergesidir, fakat hoşgörü ve toleransın sınırlarının çok önce aşıldığı bir noktada duruyoruz. Devlet bireyden üstündür ilkesini savunan bir realist olarak yaftalanmak istemiyorum; elbette devlet, bireye karşı sorumlu olmalıdır. Fakat görünmez bir kontratla belirlenen bu sorumluluklar karşılıklıdır ve bir tarafın kontratı feshetmesinin (sebepleri ne kadar meşru olsa ya da olmasa da), alternatifini henüz bulamadığımız bu sistem içerisinde katlanılması gereken sonuçları vardır.

3. Eve dönüş, kimler tarafından planlanmıştır? Abdullah Öcalan, bu planlama sürecinin neresinde yer almaktadır? Abdullah Öcalan’ın açılım ve eve dönüşteki katkısının ne olduğunu açıklamayarak devlet, terör örgütü başına boyun eğmiyor imajının yaratılacağını düşünüyorsa eğer, daha iyi bir mazeret bulmalı.

4. – Şehit ailelerinin gösterileri – Oldukça normal; haykırışları haksız bulamayız. Evladını kaybeden bir annenin (ya da babanın) acısını ne paylaşabiliriz, ne de anlayabiliriz… bu çok hassas bir konu. Fakat şunu da es geçemeyiz ki ne PKK militanları, ne de şehit aileleri, bu tartışmada bir taraftır. Her iki zıt ucu da bu tartışmaya taraf olarak dâhil etmek, çözümsüzlüğün tek bir adım atamadan ilanıdır. Bu demek olmuyor ki şehit aileleri toplumsal diyaloga aktif olarak katılamayacak. Elbette hükümet çözüm önerileri düşünürken diyalog kapsamında dile getirilen görüşleri dikkate almalıdır; fakat politika, tek taraflı hassasiyetler üzerinden oluşturulursa, bir taraf her zaman diyalog dışı, yani politika-dışı kalacaktır.

Ayrıca, bu gösterilerin demokratik olmakla birlikte, her an bir kitle hareketine dönüşebileceğini, fakat Türkiye’deki pek çok kitle hareketi gibi kısa süreli (ve acılı) olabileceğini düşünüyorum. Milliyetçiliğin en kalın damarından beslenen bu gösteriler, ötekini “bizden” olarak gösteren AKP’nin eve dönüş hamlesi sonrası ötekine duyulan nefreti artırıyor. Bu ötekinin içinde AKPli milletvekillerinin de yer alıyor olması şaşırtıcı değil. Özellikle medya aracılığıyla bu tansiyonun düşürülmesi gerekiyor.

14 Eylül 2009 Pazartesi

Avrupa Yahudi Kültürü Günü


Geçen Pazar, yani 6 Eylülde, Galata’daydım. Birkaç zamandır Avrupanın farklı memleketlerinde kutlandığı üzere bizde de eylülün ilk pazarı Avrupa Yahudi Kültürü Günü olarak kutlanıyor. Ben de başlayalı beri katılıyorum bu etkinliğe.
Olay sabahtan başlıyor akşama değin devam ediyor. Birkaç senedir Ramazana denk geldiği için, Musevi cemaati Galata’da bir yerde iftar yemeği veriyor umuma açık bir biçimde. Bu seneki, misal, Beyoğlu Belediye binasındaydı. İftar ve yemekler nasıl geçiyor katılmak kısmet olmadığından bilmiyorum. Katıldığım kadarını ise aktarıyorum sizlere.


Bilenler bilir, şehrimizdeki sinagoglar umuma kapalıdır. Yani ben gezmek istiyorum birader deyip gezemezsiniz. Zaten faal olanların kapısında güvenlikçiler var. 20 sene içinde iki kere sinagogda dua sırasında terörist saldırılara uğrayan bir topluluk için son derece normal bulduğum güvenlik önlemleri. Bir hayli de, sanıyorum faal olandan daha fazla, kullanılmayan kapalı sinagog binası mevcut. İşte bu Avrupa Yahudi günü etkinliklerinden en babası bence Fest Turizm’e paslanan Galata ve Yahudi Kültürü turu. Bu turda profesyonel rehberler katılanları Galata’da dolaştırmakla kalmıyor, normalde kapalı olan sinagoglar da aynı tur için kapılarını açıyor. Bu sayede normalde göremeyeceğiniz yerleri de görmüş oluyorsunuz. Ben bu turlara da şimdiye kadar iştirak edemedim. Ama öğrendiğim kadarıyla o derece yoğun talep oluyormuş ki seneye bile katılmanız imkansız: eğer bu sene yedek listede adınız yoksa. Bir sene evvelinden halletmeniz gerekiyor yani düşünün!


Bu seneki ilk etkinliğim Neve Şalom Sinagogu’ndaki tanıdık simaların konuşmacı olduğu bir söyleşiydi. Edhem Eldem, Binnaz Toprak, Mario Levi ve Kadri Gürsel. Bu sonuncu ismi ömrümde ilk defa duyduğumu da belirteyim. Konuşma beraber yaşama üzerine. Ha bu arada ek bir bilgi: Neve Şalom aslında şehrin kadim sinagoglarından değil. Burası adı Musevi Karma ilkokulu olarak geçen bir okul arsası. Bu okulun bahçesine, yerel ihtiyaçlar dolayısıyla bir sinagog yapılmak isteniyor 1950lerde. Projesi de adı sanı duyulmuş, hatta sanıyorum yabancı bir mimara veriliyor evvela. Sonradan sanıyorum cemaatin söz sahibi üyeleri “ya bizim evlatlarımız da var mimariden anlayan, böyle önemli bir yerin projesini onlara neden vermeyelim” diye düşünerek, projeyi daha dumanı üzerinde yeni mezun bir mimar olan cemaatten birine veriyorlar-cemaatten biri dememin nedeni bu mimar amcanın adını hatırlamamam. Hatta bu mimar amcamız rahmetli Uzay Heparı’nın dedesi oluyor, bunu da geçen seneki sergiden öğrenmiştim. Neyse efendim uzatmayalım, güvenlik önlemlerinden sonra salona geçiliyor. Bu arada atıştırmalıklar da var etrafta, borekitaslar lokumlu kurabiyeler falan gibi. İsteyen ortamdaki sebilden su da içebiliyor elbette. Konuşma başlıyor. Bildiğimiz şeyler olduğu için bu kısmı atlamayı seçiyorum -klavyede takada tukada yazma süremi de kısaltıyor bu seçimim. Soru-cevap kısmında arkalardan bir genç annesinden duyduğu kadarıyla cemaat üyelerinin birbirlerine iş pasladıklarını, sanki bir birliktelik içindeymiş gibi çalıştıklarını söylüyor. Yetmiyor, üzerine bir de cemaat kızlarının cemaat dışından erkeklerle çıkmak istemediklerini söylüyor. Bunun üzerine konuşmacılardan Levi bu konuya girersek çıkamayız diyor –bu noktada zaten panelin bitme zamanının çoktan geçtiğini belirtmeli. Ön sırada oturan bir teyze de “e evladım o olmazsa biteriz biz yok oluruz” diyor. Bir diğer sorucu da bir saptama yaparak bizi bizden alıyor: “bence her şey sevgiyle çözülür.” Evet, gerçekten ve de hakikaten bu lafı eden arkadaşımız ekliyor: “ben adadaydım geçende ve bisikletimle ada turu yapmaktaydım. Fotoğraf çekmek için durduğumda bir konuşmaya kulak misafiri oldum ister istemez. Bir kişi arkadaşından sigara istiyordu ama onda da yoktu. Adanın ücra bir tarafında olduğumuzdan hemen alabilmesine imkân da yoktu. Cebimde bir paket sigara olduğunu hatırladım ve sigara isteyen adama teklif ettim. Adam gözlerine kulaklarına inanamadı. Teşekkürler ederek sigarayı almadı, siz içersiniz sonra diye.” Arkadaş bu anısını anlattıktan sonra yine sevginin evrenselliğine falan değindi, ama ben çoktan bambaşka bir seviyeye yükselmiştim o anda takip edemedim kendisini.
Edhem Hoca konuşmasının bir yerinde bu salonu dolduran konukların bile çoğunun bir yaşın üzerindekiler olduğunu belirtti. Gerçekten aramızda genç yoktu pek. Gelenler benim gibi tek tük meraklı kişilerle orta yaşlı, hadi altmışa kadar da çıkartıyorum, cemaat mensubu teyze ve amcalardı. Edhem Hoca bunu hangi bağlamda söyledi hatırıma gelmedi şimdi, kusura bakmayın.

“Hatırına gelmedi hacım da neden yazdın o zaman” demeyin, bağlantıyı az sonra kuracağım.


Devamen, bir müzik dinletisine seyirttim. İtalyan Sinagogu’nda bir konserdi. Sumru adında, eski senelerde de yine bu gün vesilesiyle konserler veren bir müzisyen. Yanına da klarnetçi, kanuni arkadaşlarını, profesyonel müzisyen olan arkadaşlarını, almış ve dinleyicilere gerek Sefarad gerek Eşkenaz müziğinden örnekler sundu. Güzel bir konserdi zira güzel bir müzik türü olduğunu düşünüyorum Sefarad ezgilerinin. Üstelik de Türk müziğinden tınılar taşıyarak icra edilince, ki burada öyleydi, tadından yenmeyen haller alabiliyor. Burada da atıştırmalıklar vardı ve isteyen istediği gibi de alabiliyordu elbette. Ama ben biraz mütereddid kaldım önce zira ne de olsa dindar erkeklerin kipayla girdikleri bir ibadethaneye giriyorum. Hadi benim başımda kipam yok, Musevi de değilim ama ne de olsa bir tereddüd hali. Ben yine de atıştırmalığımı ibadet edilen yere girmeden halledip içeri öyle girdim. Ama kipalı bu amcalarım yanlarına hanımları falan da olduğu halde borekitasları ellerine alıp içeri öyle girdiler. İçeride de yemeye devam ettiler elbette. Demek ki dedim, dua amacıyla toplanmıyorsak sinagogda sinagog ihtiva ettiği anlamı taşımıyor. Yani kutsallığını yitiriyor bir yerde.

Bununla birlikte şunu da zikretmek gerekir herhalde. Sinagogların en kıymetli kısmı Sefer Tora’ların saklı olduğu ehal adlı bir dolap. Bu dolap normalde kapalı oluyor, ancak ibadet olursa açılıyor kapakları. Ama içeride Sefer Tora olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla içeri giren Museviler elleriyle bu ehal’e dönüp simgesel olarak ona dokunuyorlarmış gibi bir hareket yapıyorlar. Sonra ellerini öpüyorlar, sanırım zihninizde canlandırabilirsiniz bu sahneyi. Ben ilk gördüğümde, geçen sene Neve Şalom sinagogunda icra edilen temsili düğün töreninde, çok Ortadoğu’sal bir davranış olduğunu düşünmüştüm nedense. Neyse, bu kipalı borekitaslı amcalar girer girmez ibadet/konser alanına hemen ehal’e dönüp bu bahsettiğim hareketi de yapmaktan imtina etmediler. Velhasıl çözemedim ben bu işi. Ama çok da yormadım kendimi, ne de olsa buralar Hıristiyanların azizleri anma günlerinde Müslümanların gidip camide namazlar kıldıkları falan bir coğrafya.

Bu arada bu sinagog hakkında da kısa bilgiler. Bu sinagog NŞ’den daha kadim ama o kadar da değil. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında İtalyan Musevileri nezdinde, İtalyanca ayinler vesaireler yapabilmek adına farklı bir sinagog ihtiyacı beliriyor. Bunun üzerine hem farklı bir topluluk oluşturuyorlar, communita israelitico-italiana di Costantinopoli del rito portogese adında, hem de yerel Musevilerin “Kal de los Frankos” dedikleri bir sinagog yapıyorlar. Kal kahal’ın Musevice galatı, Frenklerin ibadethanesi diye çevirtebiliriz herhalde. İmparatoriçe gelince, Napolyon’un hanımı olmalı ama adı sanı bende yok, buraya geliyor falan. Hatta bu olaya dair bir de plaka var galiba binada. Günümüzde çok çok az sayıda kalmasına rağmen İtalyan Musevi cemaati mensupları, sinagogları hala kullanılıyor.


Sırada Tünel’deki 500. Yıl Müzesi’nin önünde gerçekleşen bir konser daha var. Los Paşaros Sefaradis adında, üç arkadaşın kurduğu bir müzik grubu var. Bunlar Sefarad ezgileri söylüyorlar, Türkiye’de ve dünyada festivallere katılıyorlar… Sokak dar bir sokak, Selanik Han ve Küçük Selanik Han’ın sokağı. Ben de yer bulma fikriyle biraz erken damlıyorum, o sırada grup prova yapmakla meşgul ama ortamdakiler şarkılara eşlik ediyorlar elbette. Ortamdakiler derken orta yaşlı Musevileri kastediyorum. Hepsi tanıdık zaten, birbirlerine adıyla hitap ediyorlar. Görüşmeyeli hatırlar soruluyor, oğlan nasıl kız evlenmedi mi hala muhabbetleri dönüyor. Benim etrafımdaki konuşma dili Türkçe, ama yandan soldan falan da elbette Musevice duyulmuyor değil. Giderek kalabalıklaşırken sokak, uzaktan bir adam gelip bana “sen Yahudi misin?” diyor. Ne cevap verilir ki bu soruya. “Sana ne”, örneğin güzel bir cevap olabilir. Bana bir an kal geliyor, ne desem ki diye. Sonrasında adam hemen “kimliğini ver bakayım, ben emniyettenim” deyince ben deminki iddialı ifadeyi kendime saklamayı uygun buluyorum. Emniyetten mi bilemem, ama o amca oranın güvenliğinden sorumlu birisi orasını biliyorum zira müzeyi ziyarete geldiğimde kendisi hep orda bir yerde oluyordu. Amcam kimlikle yetinmedi bir de öğrenci kimliğime baktı. İkna oldu ki benden zarar gelmez. Beni yakın zamanda görenler bilirler, umreye giden Ertuğrul Özkök ile benim şu andaki halimin fotolarını yan yana koysanız ve sokaktan geçen yüz kişiye sorsanız “hangisi umreye gitmiştir” diye sanıyorum ben açık ara önde çıkarım. Sakallarımdan dolayı terörist muamelesi görmemden sonra etraf daha da kalabalıklaşıyor zira başkaca konserlerden çıkanlar da buraya akın ediyorlar. Ama gelenler, benim görebildiklerim, hep orta yaşlı cemaat üyeleri. Nesimler, Klaralar, efendime söyliyim Hayimler, Yusuflar. Hep tanıdık. Ben bir tek ayrık otu misali ortalarında oturuyorum. Konser başlayınca Karen Hanım, solist grubun, Musevice de konuşmaya başladı. Tam vakıf değilsem de Çince de değil neticede anlıyorum bir şeyler. Zaten ne diyecek ki, “haydi hep beraber, haydi sıra sizde…”. Bu arada yine bugün etkinliğine katılmak için Selanik’ten de bir koro geldi, Sefarad Korosu. Onların konserine gitmedim ama onlar benimkine gelmişler: sahnede o koronun üyeleri de mevcut zira ve bildikleri şarkılara eşlik ediyorlar. Tanıdık ezgiler zaten. Ben bile eşlik ediyorum. Una kandelika, dos kandelikas, tres kandelikas… Olayın sonunda Karen Hanım “haydi millet bitiriyoruz, sünnete geç kalacaksınız yoksa” dedi. O ana kadar susup pısan Selanik korosundan bir hanım kızımız yemedi içmedi sahneye fırladı ve Poltiki Kuzini filmindeki Türkçe şarkıyı terennüm etmeye başladı. Tabi aksanla. Aslında takdir edilebilir bir davranış belki de. Ama orası ne yeri ne zamanıydı, üstelik filmden bihaber insanların olduğu bir ortamda o şarkı kelekel alaka olarak kaldı.


Neticede güzel bir Pazar günü geçti. Yukarıda bağlantı kuracağım demiştim sıra ona geldi.
Bağlantı şu, her sene bu olaya aynı insanlar geliyor. Ağırlıklı olarak da cemaatten insanlar. Diyeceksiniz ki “sana ne kim gelirse gelsin”. Haklısınız. Gelsinler gezsinler, görüşmedikleri ahbablarıyla hasbıhal etsinler. Sorun onların gelmesi değil zaten. Sorun -bence tanıtım eksikliğinden- Musevi olmayan insanların olayı kaçırmaları. Ben Şalom’un e-mail listesine üye olduğum için bana haberi geldi, yoksa haberim olmayacaktı bile. Bence işin asıl amacı Musevi olmayanlara bu mekânları, bu tatları, bu ezgileri tanıtmak olmalı. Senede bir gün buna yeter mi, elbette hayır ama bir başlangıç olur şüphesiz.

Geçen sene temsili bir düğün vardı dedim ya, o düğünden çıktık başka bir yere gideceğiz, sokakta bekliyoruz. Yanımızdan Silvio Ovadya geçti, cemaat başkanı. “Yeter artık bu misafirperverlik muhabbetinden, biz bu ülkenin asli vatandaşıyız kardeşim” demeyi başaran cemaat başkanı. Geçerken de şunu dedi: “ya kardeşim her tarafta Yahudiler; sanki hiç düğün görmediniz burada ya!”
Geçen seneki düğünde de bu seneki sünnette de çoğunluk, olayı ve mekânları zaten bilen, Museviler oldu. Gerçi onlar da olmasa bomboş kalacak mekanlar orası da ayrı mesele aslında.

*Fotoğrafta en soldaki renkli elbiseli Karen Gerşon, grubun solisti. Kendisi ayrıca İstanbul Sefarad Kültürü Merkezi'nin de yöneticisi.Beyazlı adam Yunan korosundan bir üye, hemen yanındaki ise Karen Hanım'ın grup arkadaşı Selim Hubeş.Şarkıları beraber söylediler.Onun sağındaki açık mavi gömlekli kişi Naim Güleryüz.İstanbul/Türkiye Musevi tarihi ile araştırmaları var.Müzenin de yöneticisi.Merdivende otururken gördüğünüz kişilerin de çoğu Yunanistan'dan gelen koro üyeleri.



13 Eylül 2009 Pazar

Karabaş-ı Veli Dergâhı’nda bir akşam…


Bir romanın dört ayda 115 baskı yapmış olması, romanın yazarı Elif Şafak olunca şaşırtıcı gelmese de kulağa, kitap okumayı pek sevmeyen halkımızın neden “Aşk”a bu denli ilgi göstermiş olduğu sorusunu düşündürmüyor değildi bana. Dahası, şu ana kadar hiçbir Elif Şafak kitabı üzerine (Araf hariç) arkadaş çevremde ve yazılarımın çoğunu karaladığım salaş kafelerde bu denli yorum yapıldığını ve kitabın bu denli sevildiğini, sahiplenildiğini hatırlamıyorum. Gerek yazım tekniği, gerek kullanılan dil ve bir kitap eleştirmeninin benden çok daha fazla detaya girerek anlatabileceği tüm özellikleriyle tipik bir Elif Şafak romanı değil miydi karşımızdaki? Öyleyse romanda işlenen konu ve konunun ele alındığı toplumsal ortamı biraz olsun incelemek ve okurların aşka yönelik açlığının ardındaki nedenleri masaya yatırmak lazımdı.

Siyaset bilimi öğrencilerinin sıklıkla düştüğü hatalardan biri, bir tek olgu ya da örneğe dayanarak toplumsal analize kalkışmak, yani sınıf arkadaşlarına siyasetçi kesilmektir. Bir roman üzerinden toplumun dinsel tercihleri ve dine yaklaşımına yönelik önermelerde bulunmamak gerekiyor. Fakat bu önermeyi biraz içgüdü, biraz da gözlemle güçlendirerek Türkiye’de İslam’a yönelik yeni yaklaşımların, siyaset arenası ve elitler arasında olmasa da yerel düzeyde yeniden yeşerdiğini ve belki de İslam’ın yeniden yorumlandığını söyleyebiliriz. Ya da insanların dini tecrübe edişlerinin ve İslam ile yaşayışlarının günümüzde farklılaşmaya başladığını, alternatiflere yöneldiğini savunabiliriz. Buna en güzel örnek son yıllarda yeniden popülaritesini kazanan Mevlana haftası ve Şeb-i Aruz turları olacaktır. Fakat Konya’nın uzakta olduğu, sembolleştiği ve 2007 Dünya Mevlana Yılı’nın da etkisiyle devlet tarafından desteklendiği göz önünde bulundurulursa yeterince “yerel” olmadığı aşikâr. Bense, Konya’yı aklımızın bir kenarında tutalım ve yeniden aktif olan (restore edilen ve bu sayede etkinliklerine başlayan) ufak dergâhlara bir göz atalım istedim.

Bu dergâhlardan bir tanesi Bursa’da 2003 yılında restore edilerek faaliyetlerine başlayan, Kız Lisesi’nin birkaç sokak üzerinde bulunan Karabaş-ı Veli Dergâhı Kültürel Merkezi. Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak hizmete açılan bu kültürel merkez, yasal bağlılıkları haricinde oldukça ilginç ve özerk bir işleyişe sahip. Görevlilerle yapmış olduğum sohbet sonucunda dergâhın nasıl yerel ve özerk bir hüviyete sahip olduğu ve ne şekilde faaliyet verdiğini çok daha iyi anlayabiliyorum. Konya’dan farklı olarak devlete kültürel bir merkez olarak bağlılığı olan dergâhta her şey gönüllülük üzerinden yürüyor ve her şeyden kastım, yılın her günü, her akşam ücretsiz sema gösterileri, ücretsiz çay/kahve/tost servisleri, sohbet toplantıları/söyleşiler, vaazlar, sema ve Kuran öğretileri... Öğretiler, söyleşiler, gösteriler devlet tarafından denetlenmiyor. Devletten tek bir kuruş almadıklarını söyleyen görevliler, bağış konusunda da çok hassaslar ve kesinlikle bağış kabul etmediklerini yineliyorlar. Öyleyse para nereden geliyor diye sorduğumda ise, paranın merkezde gönüllü olarak çalışanlar tarafından karşılandığını belirtiyorlar. Söylem, Mevlana’nın felsefesine de uyuyor, fakat sufizm, kapitalist kültürle ne kadar savaşabilir, koskoca kültürel bir merkez gönüllülerin yardımlarıyla nasıl ayakta durabilir, bu soruların yanıtını vermek gerçekten kolay değil.

Dergâhın finansal çarkının nasıl döndüğü sorusuna aldığım yanıtlar her ne kadar beni tatmin etmemiş olsa da bu hem başka bir yazının konusu, hem de faaliyetlerin ahengini yıpratabilir. Fakat eleştirel tüm sorularımı sabır ve güler yüz ile cevaplandıran görevlilerin devletten özerk olduklarına yönelik vurgularını bir kez daha belirtmem gerek. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca tanınan Mevlevihanelerden biri olmayan Karabaş-ı Veli, Mevlevi kültürünün yaşatılmaya çalışıldığı, çalışanlarının (imamları dâhil olmak üzere) gönüllü olarak iş gördüğü, devlet tarafından atanmadığı, “üstat” tarafından kabul edildiği ve eğitildiği bir kültürel merkez.

Dergâhın en etkileyici yanı, ne yeni restore edilmiş harikulade binası ne de gönüllülük prensibi. Dergâhı görkemli kılan şey, katılım. Benzer bir katılımı Perşembe geceleri nargile kafelerde Kurtlar Vadisi gösterilirken görebilirsiniz yalnızca… ya da milli bayramlarda okul bahçelerinde. Sema gösterisi öncesi ve sonrası söyleşiler için ayrılan odalar tıka basa doluyor. Katılım yerel halktan olduğu kadar şehir dışı ve yurtdışından gelen turistlerce sağlanıyor. (Bulunduğum odada, eşlik ettiğim iki Amerikalı profesör haricinde en az on turist saymış olmalıyım. Semanın turistik bir faaliyet olarak algılanması ve turların, turistleri dergâha getirmesi de burada önemli bir faktör.)

Soru şu: Bu katılım bize neyi işaret ediyor? Buraya kesin bir yanıt vermek kolay olmamakla birlikte, insanların sema gösterilerine, Mevlevi kültürüne ve Mevlana’nın öğretilerine yeniden ilgi gösteriyor olması, bize toplumun, yerel düzeyde İslam’a yeni yorumlar aradığını anlatıyor olabilir. Politize olmuş bir İslami anlayıştan bir kaçış olarak yorumlanabilir Karabaş-ı Veli Dergâhının popülerliği. Elbet dergâhın içinde bulunmadan ve dergâh üzerine derinlemesine bir araştırma yapmadan, dergâhın politikanın ne kadar dışında ya da içinde olduğunu söylemek zor. Uludağ’ın eteklerinde yeni bir mistik arayış, ya da yerel düzeyde yeni bir sosyalleşme kültürü, dizilerden ve ekonomik krizden bunalan insanlar için farklı bir alternatif belki de sema ve söyleşiler. Bu konudaki yorumlar çok sesli olabilir fakat yadsınamaz bir gerçek, Karabaş-ı Veli Dergâhı Kültürel Merkezi’nin, yerel düzeyde din üzerinden topluma yeni bir sosyalleşme ve bütünleşme kurumu olarak hizmet ettiğidir.

Dergah hakkında detaylı bilgi için: http://mevlana.org.tr/

"Poşete gerek yok!"

Başlıkta geçen bu cümleyi hayatımın son altı-yedi ayında o kadar çok zikrettim ki artık sıkıcı olmaya başladı. "Alın verin ekonomiye can verin" kampanyası gereğince olmasa da, ki korkunç reklam filmleri dolayısıyla ayrı bir yazıyı hak etmektedir bu kampanya, her gün en azından bakkaldan bir şişe su, fırındanbir tane simit alan bir insanım. Malı aldığım anla parayı verip üstünü aldığım anlar arasında bir noktada da bu cümle ağzımdan çıkıveriyor. Neden? Çünkü Türk insanı her şeyi poşete koyma konusunda manyaklık düzeyinde bir özen gösteriyor ki ben eminim bu özen, bu çaba misal eğitim sistemimiz için harcansa dünyada ne MIT kalırdı ne de Oxford. Bütün dünya evlatları GRE yerine ALES'e girerdi yüksek lisans eğitimleri için.

Neyse konuyu dağıtmayayım. Efendim ben bu poşet çılgınlığını anlayamıyorum. Yani treehugger bir insan değilim, WWF'ye Greenpeace'e falan üyeliklerim de yoktur ama yerlere çöp atmam, kaynak israfını kendimce önlemeye çalışırım, rüzgar güneş gibi enerjilerin kullanımını desteklerim ve tabii ki pandaların ahvalinı doğal sarışınların ahvalinden daha acıklı bulurum. Bütün bu listeye bir de kendimce "gereksiz yere poşet kullanmama" siyasetini ekledim son zamanlarda. Tabii ki mesela Migros'a gidip 10 kiloluk deterjan, beş paket makarna, bir teneke zeytinyağı gibi afet ve kıtlık öncesi alışverişleri yapıyorsam o zaman poşet kullanmamak elde değil. Fakat eczaneden bir kutu aspirin aldıktan sonra da bana kocaman poşet verilmesin. Ha desem ki "elinde mi taşıyacaksın" diye düşünüyor satıcı kişi ve bana iyilik yapmaya çalışıyor. Ancak o da değil. Ben bu alışverişleri yaptığımda çoğunlukla omzumda heybeyle valiz arası boyutlarda bir çanta asılı, ki kendi kafamı soksam belime kadar falan girerim o çantaların içine. Yani sakadan küçük muhabbet kuşundan hafif bir ilaç kutusunun o çantanın yan cebine bile sığacağı aşikar.

İşin daha da enteresan kısmı "Poşete gerek yok!" dediğimde tezgahtarın yüzünde oluşan korkuyla karışık şaşkın ifade: "Ammmann Tanrıııımmmm!!! Bu kadın az önce buradan bir çift penye çorap aldı ve o çoraplar poşete girmeden direkt çantasına koydu. Ya deli, ya uzaylı, ya yabancı, ya da iğrenç bi insan (ki bilemiyorum hangisi o arkadaşın gözünde daha korkunç olabilir). Hemen şaşırmalı ve akabinde bakışlarımla ona kınımkınımkınama tepkisi vererek bizden olmadığını anlatmalıyım!!!"

Hayır, günahım ne onu da anlamıyorum açıkçası. Yani ben poşetler tamamen tedavülden kalksın demiyorum, kimse poşet kullanmasın da demiyorum (ama kumaş ya da kağıt torba ekolüne geçilse hatta pazar filesi günlerine geri dönülse çok sempatik olabilir bence). Sadece en azından o an itibariyle ben poşet kullanmak istemiyorum diyorum. Nedir bu tepki, nedir bu öfke, nedir bu aşağılama, nedir bu dışlama?

Sanıyorum Türk esnafı ve naylon poşet ilişkisini, Türk annesi ve dantel örtü ilişkisi üzerinden anlamaya çalışmak işimizi kolaylaştırabilir. Nasıl ki anneler en azından bir dönem
dünyayı, özellikle de evdeki elektronik aletlerin üstünü dantelle kaplama çabası içindeydiler, Türk esnafı da aynı şekilde her türlü alınır satılır ürünü naylonla kaplamak gibi bir nevi çılgınca çaba içerisinde ki aslına bakılırsa saçma. Her işletmenin günlük/haftalık/aylık poşet harcamaları hesaplansa mesela kim bilir ne kadar maliyeti vardır onun. İBB verilerine göre örneğin İstanbul'da her gün 10.000 adet poşet kullanılıyormuş. Ekonomiden çok anlamıyorum ama maliyetleri düşürmek adına bir nebze olsun akıllıca bir adım gibi görünüyor bana. He tabii petrokimya endüstrisi para kazanmasın mı derseniz onlar da kazansın tabii ki de gitsin başka yerden kazansın, mesela otomobil lastiği yapsın, bizi rahat bıraksın.

"Ben Oyropa gördüm" demek gibi olmasın da bundan bir sekiz sene kadar önce gittiğim Almanya'da marketten ıvır zıvır alırken mal gibi her bir şeyi poşetlere doldurmuş sonrasında fişte poşet için ekstra ücret alındığını gördüğümde bayağı afallamıştım. Şimdi aynı sistemin Türkiye getirilmesi gibi bir çaba söz konusu. Bez torba ve kese kağıdı kullanımını yaygınlaştırma kampanyaları vs. yapılıyor, Migros-Macrocenter doğada daha çabuk yok olan poşetler ürettirerek hiç değilse verilen zararı azaltmaya çalışıyor. Ama bizim küçük esnafımız hala her şeyi poşete koymakta direniyor. Hatta misal bizim köşedeki market gıda maddelerini ayrı poşete, temizlik ürünlerini ayrı poşete koyma politikası dolayısıyla normalde bir poşeti bile doldurmayan 5 parça şey için iki ayrı poşet kullanabiliyor.

Bu yazıyı yazarken aklıma takıldı ne zaman gelmiş Türkiye'ye naylon poşetler diye bir araştırdım. Dünya'da ilk kez 1982'de kullanılmış bize 80'lerin sonunda gelmiş bu çirkin şeyler ve 1980'lerin sonunda gelen çirkinliklerin pek çoğu gibi modernliğin sembolü, batılı olmanın gereği görüldüklerinden kalmışlar gidememişler. Aşağıdaki linkler ilginç geldi bana, bilmediğim ama
öyle olması gerektiğini hissettiğim konular hakkında yeni şeyler öğrendim:

http://www.bybello.com/main/pages/cevre-bilinci/naylon-poset-kullanmayalim.php
http://www.bybello.com/main/pages/cevre-bilinci/duenya-naylon-posete-savas-acti.php
http://www.bybello.com/main/pages/cevre-bilinci/suepermarketlerin-ambalaj-arayisi.php
http://www.hurriyet.com.tr/saglik/9023713.asp?m=1
http://www.ntvmsnbc.com/id/24954131/

(İlk üç link bu aktivizmden para kazanan bir kuruma ait ama yine de dünyadaki uygulamaları göstermesi açısından ilginç.)

Vallahi kendi derdimi anlatayım içimi dökeyim diye yazdığım bu yazı biraz fazla uzadı, Türkiye'de modernite ve çevre dersine dönüştü. Ama ne demek istediğimi de anlatabildim sanıyorum. Müşteriye poşet kullanımını dayatan esnaf istemiyoruz kardeşim, İS-TE-Mİ-YO-RUZ!!!

28 Ağustos 2009 Cuma

memleketimden insan manzaraları

demiş ya Nazım Hikmet.Bakın ben de neler buldum.
Hani hep denir ya "kadınların en büyük fantezisi aslında tecavüzdür" diye.Bu haberi görünce aklıma o geldi.
Bir şehirde bir kadın ve sevgilisi ve kadının abisi kocayı vurur.Adam ölür.Olaya polis falan müdahil olur elbette.Kadın da sorgulanır.Bakın neler neler der:


İfadesinde, eşini kendisinin vurmadığını iddia eden Havva Eroğlu ise, "Eşimle 15 yıldır evliyiz. Ömer, bana 3 yıl önce tecavüz etti. Daha sonraları, benim de isteğimle birlikte olmaya başladık. Eşimin öldüğü gün de fındık bahçesinde birlikte olmuştuk. Bizim birlikteliğimizi eşim bir yıl önce mal beyanında bulunmadığı için cezaevine girdiğinde arkadaşından öğrenmiş. Cezaevinden çıktıktan sonra ikimizle de konuştu, ancak kabul etmedik. Bu nedenle bize karşı kin duyuyordu. Eşimle çocuğumuz olmadığı için evlatlık edinmiştik. Eşimi ben öldürmedim" diye ifade verdi.

Benim kıt zekamın anladığı kadarıyla kadın kendisine tecavüz eden Ömer'i sevgili olarak benimsemiş.Ben ki Binbir Gece'deki o ahlaksız teklif meselesini bile kavrayamamış biriyken, kadın kendisini orospu yapan adama nasıl da gider açık olur hacı ya?, karşıma bu sefer de tecavüzcüsüyle beraber olan bir kadın profili var.Hani bir dönem bir yasa gündeme oturmuştu, tecavüzcüsüyle mi evlendireceksiniz kadınları diye çok mantıklı olarak insanlar isyan etmişti.Meğer olabilirmiş böyle bir hadise.Bu vaka tam o olaya uyuyor.

Yine aynı memleketimde birkaç gün evvel de bir diğer haber gördüm.Bu sefer olay biraz farklı.Doğu illerimizden daha batıdaki illere kız götürülüyormuş.Yani bir nevi çöpçatmacılık.Kızları beğenenler hem kız tarafına başlık ödüyor, hem de kızı bulan aracıya bir miktar ödeme yapıyor.Aracılık da bir meslek olmuş yani.
Haber yine böyle bir olayı aktarıyor.Ama olayın haber değeri taşımasına şu durum yol açmış:kız Kürtçeden gayrı dil bilmiyor.Damat Tokatlıdır ve Kürt değildir, Kürtçe de bilmiyor.Gelinin yengesi tercümanlık görevini ifa etmekte, düğün dernek sırasında en azından.Gelinin bir de abisi var düğünde, ki Tokat'ta oluyor, cep telefonuyla fotoğraf çekme derdinde, evdeki ana babaya kızlarının "mürüvvetini" gösterebilmek için.
Kızın fotoğrafı da vardı haberde.Ben genellikle fotoğrafa bakıp da "vay be kızın üzüntüsü yüzünden belli" veya "belli ya damada baksana zorla evlendirilmiş o kızla" tarzı yorumlardan imtina ederim.Her fotoğrafın kendine has bağımsız olma ihtimali taşıyan bir hikayesi vardır zira.Ama burda yeni gelin, yanında yengesi-tercümanı olduğu halde kocasının yanında kıpkırmızı kordelasıyla duruveriyordu, üzüntülü bir surat ifadesi vardı.Damadın akrabası "biz geline Türkçe de öğretiriz, her bir şeyi öğretiriz" havalarındaymış.

Dileyelim de ikinci haberdeki çiftin sonu ilkine benzemesin.
İki haberi de Habertürk'ten aldım.

25 Ağustos 2009 Salı

İşkence iddiaları Amerika'yı karıştırdı

2004 tarihli CIA müfettiş raporuyla ilgili yeni detayların açığa çıkması sadece Amerika Birleşik Devletleri kamuoyunda değil dünya çapında büyük tartışma yarattı. CIA Başkanı Leon Panetta raporda adı geçen çalışanları koruyacağını açıklarken Uluslararası Af Örgütü İrlanda Şubesi direktörü İrlanda hükümetinin bu süreçteki payının araştırılması çağrısında bulundu.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Obama hükümeti Afganistan savaşı, Ortadoğu barış süreci, gittikçe büyümekte olan bütçe açığı ve sağlık sektörü reformlarıyla uğraşırken geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan 2004 tarihli CIA raporu ülkede ortalığı karıştırdı. 11 Eylül sonrası süreçte terör zanlılarının sorgularında kullanılan ağırlaştırılmış tekniklerin işkence düzeyine ulaştığı yönündeki iddiaların araştırılması için Başsavcı Eric Holder, federal savcı John Durham’ı görevlendirdi.

Raporun büyük bir kısmı karartılmış olsa da piyasaya çıkan kısımlarından elde edilen bilgiler ışığında CIA görevlilerinin sorgu sırasında suyla ıslatma, fırçalama, yüzüne duman üfleme, vücuttaki hayati noktalara basınç uygulama, soğukta bırakma gibi fiziksel metotların yanı sıra tutukluların ailelerini tehdit etme, sahte infaz ve bebek bezi bağlama gibi psikolojik metotlar da uyguladığı bildirildi.

ABD yasalarına göre bir tutukluyu ölümle tehdit etmek suç sayılıyor.

CIA’e ağır darbe

Holder’ın savcı Durham’ı görevlendirmesinin CIA’e ciddi bir darbe vuracağı belirtilirken New York Times’ın haberine göre Holder başka seçeneğinin olmadığını ifade etti. “Benim görevim gerçekleri araştırıp hukuku uygulamaktır” diyen Holder CIA’in işlerine engel olduğu için eleştirileceğini bildiğini fakat başka seçeneğinin olmadığını belirtti.

Holder “Ben de Başkan Obama’nın Başkan Bush’un politikalarıyla ilgili tartışmalara girmeme kararını destekliyorum ama CIA raporlarını incelediğimde sorumluklarımın bunu gerektirdiğine karar verdim,” dedi.

Diğer yandan Los Angeles Times’ın bildirdiğine göre CIA yetkilileri raporun detaylarıyla ilgili açıklama yapmayı reddederken, kurum sözcüsü Paul Gimigliano raporun 2004 yılından beri Adalet Bakanlığı’nın elinde olduğunu ve savcıların denetiminden geçirildiğini belirtti.

Gimigliano “CIA’in yaptıkları kesinlikle suç teşkil etmemektedir. Adalet Bakanlığı yetkilileri dosyayı gözden geçirip dava ile ilgili kararlarını zaten vermişlerdir,” şeklinde konuştu.

CIA Başkanı adamlarına sahip çıktı

Diğer yandan CIA Başkanı Leon Panetta kurum çalışanlarına gönderdiği bir e-mail’le raporda adı geçen çalışanları koruyacağını belirtirken, raporu “eski bir hikaye” diye nitelendirdi. Öncelikli amacının kendilerine verilen yasal çerçeve içinde ülkelerine hizmet etmeye çalışan görevlileri korumak olduğunu belirten Panetta “Başkan’ın pozisyonu da bu yönde,” diye ekledi.

Raporda açıklanan ağırlaştırılmış sorgu metotlarının zaten herkesçe bilindiğine dikkat çeken Panetta, “bu eski bir hikaye” yorumunu yaptı.

New York Üniversitesi İnsan Hakları ve Küresel Adalet Merkezi’nden araştırma sorumlusu Jayne Huckerby’a göre ise Holder araştırmanın sınırlarını yeterince genişletmiş değil.

El-Cezire televizyonuna konuşan Huckerby “Başsavcı bunun deniz aşırı hapishanelerdeki tutukluların sorgusu sırasında yasaların çiğnenip çiğnenmediğini incelemek için yapılan öncül bir inceleme olacağını belirtti. Bu açıdan bakılırsa dinlenecek tanıkların ve incelenecek belgelerin çok kısıtlı olduğunu söyleyebiliriz,” dedi.

Muhafazakarlar öfkeli

Öte yandan Başsavcı’nın kararına Cumhuriyetçi Parti’den ağır eleştiriler geldi.

Fox News televizyonunda Greta Van Susteren’in konuğu olan Cumhuriyetçi Senatör Pete Hoekstra Başsavcıyı kendi başına hareket etmekle suçlarken Başkan’ı liderliğini göstermeye davet etti. “Başkan uzun zamandır geriye değil önümüze bakmamız gerektiğini ifade ediyor. Buna rağmen Holder eski defterleri tekrar açmaya çalışıyor. Bu iddialar yeni şeyler değil. Ordularımız Afganistan’da savaşıyor ve işler iyi gitmiyor. Bu zaman eski defterler açma zamanı değildir,” dedi.

Hoekstra, Van Susteren’in bugüne kadar açığa çıkan belgelerin hep karartılmış olduğu, kamuoyunun bu konuda hala bilgisiz olduğu yönündeki sorusuna istihbarat kurumlarının ellerindeki bütün belgelerin açığa çıkarılmasının doğru olmadığı, bunun ülkenin güvenliğine bir tehdit oluşturacağı cevabını verdi.

Wall Street Journal’dan Bret Stephens da köşesinde bu konuya yer verirken hükümetin içindeki ve dışarıdaki liberallerin tutarlılıktan uzak olduğunu ve CIA operasyonlarına ihanet ettiklerini yazdı.

İrlanda’nın payı ne?

Konuyla ilgili bir başka açıklama da Uluslar arası Af Örgütü’nün İrlanda Şubesi’nden geldi. Şube direktörü Colm O’Gorman ortaya çıkanlardan duydukları rahatsızlığı belirtirken İrlanda hükümetinin CIA operasyonlarındaki rolünün araştırılması için çağrıda bulundu.

CIA uçaklarının İrlanda hava sahasını kullandıklarını belirten O’Gorman geçtiğimiz yıl kurulan araştırma komitesinin görevini yapmasını istedi.



Not: Bu benim yeni işimde kendi adımla yayınlanan ilk haberim olduğu için müsadenizle biraz şımarıklık edip buraya da koymak istedim.

23 Ağustos 2009 Pazar

Muhsin Bey




Ağlamakla, inlemekle ömrüm gelip geçiyor
Devası yok garip gönlüm günden güne eriyor













Ne güzel şarkıdır Ağlamakla İnlemekle, ne güzel filmdir Muhsin Bey. Bin kere izlese gene de bıkmaz insan. Takvimler 1987'yi gösterirken Yavuz Turgul'un Şener Şen ve Uğur Yücel'le ortaklıklarının belki de en mükemmeli çekilir ki bu müthiş üçlünün yanında Osman Cavcı, Sermin Hürmeriç ve daha nice değerli isim vardır.

Musikişinas Muhsin Kanadıkırık, İstanbul'un taşı toprağı altın diye Urfa'dan kopup gelen genç yetenek Ali Nazik'i himayesine alıp ona kaset yapmaya uğraşırken binbir türlü dertle uğraşır: parasızlık, başka plak yapımcıları, arabesk tehlikesi, girdikleri yarışmadaki şike olayı. Bu arada başı bir yandan da üst komşusu pavyon gülü Sermin Hürmeriç ile derttedir, sırılsıklam aşk tam Muhsin Bey'e göredir. Bu dertler arasında Ali Nazik'in kasedi için para toplama derdine insanları dolandırıp hapse bile girer Muhsin Bey.

Mükemmel senaryonun, inanılmaz oyunculukların yanı sıra döneminin resmidir aslında film. Arabeskin istilasına uğrayan müzik endüstrisinde kirlenmeden kalmaya çalışmak, liberalizmin ülkede ağırlığını gün geçtikçe hissettirmesiyle gittikçe artan ithal mallar ("Şu garip teybini ver bakayım. Neydi adı?" "Volkmen"), Beyoğlu'nda yıkılan evler ve ülkeyi terk etmek zorunda kalan gayrımüslim azınlıklar, gazino patronları, Ali Nazik'in heceleye heceley okuduğu Tan gazetesi, Muhsin Bey'in dişi ağrıyınca pamuğa bastığı Dişinol...

Özellikle Muhsin Bey gibilerin her türlü direnişe rağmen her alandaki varlığını gittikçe hissettiren arabeskleşme konusunda söylenecekler çok fazla. Hele ki bugünle karşılaştırdığımızda 60 sonrasında marjinal kültür olarak ortaya çıkan 80'lerde "Semra bir kaset koy da havamızı bulalım" siyasetleriyle gittikçe güçlenen en sonunda da bugün baskın kültür haline gelen arabesk. Filmin en vurucu sahnelerinden birinde yükseklik korkusu olan Muhsin bey yükseklik korkusu olan Ali Nazik'i çıktığı damdan indirmek için uğraştığı sahnede ikisi birbirine sarılmış, gözleri kapalı adım adım yürürlerken çatının kenarında Muhsin Bey "sen bir adım ileri gideceksin, ben bir adım geri gideceğim" der, çok kısa bir sürede ayyuka çıkacak olanı tahmin etmişçesine.

Aynı şekilde filmin en neşeli sahnelerinden Ali Nazik'in "Evlerinin Önü Boyalı Direk" performansı da güzel bir örnek. Bilenler çoktur ya bilmeyenler için belirtelim. O türkü o dönem İbrahim Tatlıses'in ağzından sıklıkla duyulmuş ve çok meşhur olmuş bir çalışmadır. Zaten bütün film boyunca Ali Nazik "İbrahim gibi" olmak isterken son sahnelerde göbeğine kadar açık gömleği, kalın altın zinciri ve yüzükleri, kadınlara karşı tavırları ile amacına ulaşmış gibidir. Hem bütün Urfalılar meşhur olmak zorundadır hem de Ali Nazik kendini kurtarmak zorundadır. ("Kurtarabildin mi bari?")

Üzerine söylenecek çok şeyi olan bir film Muhsin Bey ama spoiler hassasiyetinden olsa gerek söyleneceklerin bir kısmını söylenmeden bırakmak gerekiyor. Herkese "izleyin" demek geçer SE7IN'in içinden. Ne de olsa en sevdiği yönetmenin en sevdiği oyuncularla çektiği en güzel filmlerden biridir. Sonraki yıllarda gelecek olan Eşkıya'nın, Gönül Yarası'nın habercisidir. Türk sinemasının yüz aklarındandır, adını duymak bile insanı mutlu edendir.

Not: Bu yazı daha önce http://plansekans.blogspot.com adresinde yayınlanmıştır.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Kürt Açılımı Üzerine Düşünceler

Son günlerde gündeme oturan açılım tartışması, sizi bilmem ama beni açılım kelimesinin anlamı ve Türkiye’de açılmayacak ne çok konu olduğu üzerine epeyce düşündürtüyor. Öncelikle neyi açıyoruz: Kürt sorunu, yani Türkiye’de yaşayan azınlık grubun haklarının sorunu. Kökünde insan hakları sorunu olsa da bunu Kürt/azınlık sorunu olarak damgalamak ve tartışmayı kimlik politikası üzerinden yürütmek siyasetçilerin (aslında bir tek siyasetçilerin değil, kategorizasyonu seven siyaset bilimcilerin ve özellikle medyanın da) işine geliyor olmalı ki herkesin ağzına bir Kürt açılımı tamlaması dolanmış gidiyor.

Peki, atılan adımlar bir açılıma mı işaret ediyor, yoksa düğümlenmeye mi? Yani demek istediğim, tartışılan konu, ele alınış biçimiyle haydi bırakın “Kürt sorununu”, insanların zihinlerini açıyor mu? Atalay’ın “sorunu halka açmak/tanıtmak” yönündeki uyarısını her ne kadar doğru buluyorsam da eklemeden edemiyorum: Bunu halka açacak/tanıtacak olanlar kim? Siyasetçiler mi yoksa sivil toplum mu? Ya da siyasetçilerin güdümündeki bazı sivil toplum kuruluşları mı?

Açılım içinde bit yeniği aradığımı düşünenler olabilir. Fakat bunca yıldır bu yenikleri aramadığımız için yaralarımız iltihap topladı.

Bu açılım insanları farklı düşünmeye itiyor mu, yoksa Kürt sorunu yine bir doğu batı tartışması, ya da Türk-Kürt çatışmasına mı indirgeniyor? Siyasetçilerden kaçı bu ülkede açlık ve/ya yoksulluk sınırı altında yaşayan milyonlarca kişinin yaşadığını, on binlerce çocuğun okula gidemediğini, çocuk/doğum anında ölümlerinin hala çok yüksek olduğunu ve Türkiye’de insan haklarının uygulanmadığını, Kürt sorunu olarak adlandırılan problemin de aslında bir her boyutuyla bir hak-sızlık sorunu olduğunu söylüyor? Siyasetçilerden kaçı çıkıp da “Biz siyasetçiler, görevimizi bu güne kadar iyi yapamadığımız için bu gün çözülmemiş sorunlarla uğraşıyoruz, biz bu güne kadar hak üzerinden koltuk sahibi olduğumuz için, hak yiyerek iktidara geldiğimiz için bu sorunu çözemiyoruz diyor?” Her ne kadar kabullenemesek de Erdoğan bunu biraz olsun dile getiriyor… fakat bu dediklerinin arkasına hep yeni bir cümle sıkışıveriyor ve bu cümleler ister istemez insanları sarf edilen sözlerin samimiyetini sorgulamaya itiyor. Örneğin Güneysu meydanında yapılan konuşmadan bir alıntı: “Bu millet ayrılıkçı olanları evelallah bu ülkede iktidara getirmez ve onlara iktidar teslim etmez. Bizim niyetimiz halis samimi. Biz dürüst olarak bu yolda ilerliyoruz. Yaradılanı yaradandan ötürü seviyoruz.”

Kürt açılımı senin için bir iktidar sorunu mu be adam! (Öyle tabi, sen de bir siyasetçisin sonuçta!)

Diyebilirsiniz ki henüz açılım yapılmadığı için açılamamanın sancılarını çekiyoruz. Peki, biz aynı sancıları bundan iki-üç sene önce yine çekmedik mi; yine gündeme bir Kürt açılımı/ya da Kürt sorunu tartışması atılıp birkaç hafta tartışıldıktan sonra rafa kaldırılmadı mı? Eğer iş bekleyip görmeye kaldıysa, yani açılım en nihayetinde olacaktır, sabretmemiz gerekiyor diyorsanız, ben size çekincelerimi biraz daha açık bir dille ifade edeyim.

Ev halkıyla konuşuyorum. Anneannem soruyor, yahu nedir bu Kürtlerle alıp veremediğimiz, neden “insancıkları” biraz olsun rahat bırakmıyoruz, suç hükümetlerde değil de kimdedir? Neden bitmek bilmez bu tartışma?

Yahu gerçekten neden bitmek bilmez bu Kürt sorunu tartışması. Ben size aklımdaki nedeni söyleyeyim, kabul etmek ya da karşı çıkmak size kalmış. Bu tartışma bitmiyor çünkü bu tartışma üzerinden çok rant yiyen var. (Rant yemek kelimesini hak yemek olarak da okuyabilirsiniz) Bakınız şu anda gündemde olan tartışmayla, haftalardır siyaset sahnesinden silinmiş politikacılar, siyaset bilimciler ve araştırmacılar bir anda yeniden popüler oldu. Ana haber bültenleri programın yarısını bu tartışmalara ayırır oldu. Dahası, Kürt açılımı, insanların “show” yapabileceği bir platforma dönüşmekte. O Esra Ceyhan programında “uçan adam” gibi her siyasetçi uçuyor kürsünün arkasında. Külhanbeyi tavırlarıyla siyasetçiler çıkıp, çizgilerinden nasıl ödün vermeyeceğini bağırıyorlar televizyonda.

Aradan bir haftayı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen atılmış somut adım da oldukça az. AKP, bu açılımı kendi başına gerçekleştirecek güce sahip değil mi? Öyleyse neden muhalefetin fikrine danışıyor. (çünkü demokrasi bunu gerektiriyor, değil mi! Bir anda demokrasiye sarılabiliyoruz) Başka yasa tasarılarında hiçe sayılan muhalefet, Kürt açılımında neden bir anda değere biniyor? Neden Arınç TV’lere çıkıp, yaptıkları açılımın yapılmasının AKP’ye puan kaybettirse de gerekli olduğunu söylüyor. AKP’ye puan kaybettirmesi ya da kaybettirmemesi mi burada önemli olan? Bu açılım, yoksa AKP’nin oyunu artırması için mi yapılıyor? Yoksa yerel seçimlerde Kürtlerin yoğun yaşadığı doğu illerinde yaşanan hezimetten çıkarılan bir ders mi sadece Kürt açılımı hükümet için? Bu sorunun Cumhuriyet tarihine dayanan (belki çok daha öncesine) bir geçmişi yok mu bizi ilgilendiren? Neden kimse bunları tartışmıyor?

Ortada bir söz düellosu: Sen misin Bitlis’e Norşin diyen, sen misin Güneysu’ya Potamya dedirtmeyen, sen misin vatanı satan, sen misin ihanet eden. Siyasetçinin açılımdan anladığı ve anlayacağı budur… Sözler üzerinden yaşanan kavgalar; yeri geldiğinde çokkültürcü, yeri geldiğinde ise tekkültürcü olmaktır. Böylece arenada kendini görünür kılmak, gücünü bağırdığın ölçüde göstermektir. Demokrasi, aslında çözümsüzlük için kullanılan bir araca ne de güzel dönüşebilir. Tekrar ediyorum, Erdoğan ve AKP, Kürt açılımında samimilerse, ne diye diğer partilerle söz dalaşına giriyorlar? Sonuçta Erdoğan, bir şehit ailesine gidip Kürt açılımının gerekliliğini anlatabiliyor mu? Ya da Bahçeli ve Baykal, gidip de açılımı gerekli ve gecikmiş gören insanlara gidip açılımı neden desteklemediğini anlaşılır bir dille anlatabiliyorlar mı? Hayır, sadece bağırıyorlar.

Bağırmaya devam ettikleri sürece bu açılım da rafa kalkar, birkaç yıl durur yine pişirilir gelir önümüze.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Sarışınlar ve Pandaların Ahvali




İnsanın içinde bulunduğu şu sıradan gezegendeki ‘insanca yaşama hakkını’ tehdit eden, sürekli bir yenisi çıkan durumsal ve eylemsel saldırılar karşısındaki mücadeleci enerjisinin yalnış ya da belirsiz kaynaklara aktarılması hakkındadır iş bu kısa yazı.

Bir dönem geceleri uyuyamayıp da tv başında insomnia nöbetleri geçiren bünyelerin azabını daha da derinleştiren ‘duman avcıları’ gibi kitlesel tepki emici hareketlerden bahsediyorum. Bu gibi grupların sigara tüketiminin dumanlı hava sahası yaratarak toplum sağlığına yaptığı olumsuz etkisine karşı yürüttüğü mikro kitlesel hareketin efektif olarak 24 saat/365 gün durmaksızın çalışan binlerce nükleer enerji santrali, her gün üretilen milyonlarca motorlu taşıtın yanında esamesi dahi okunmayacak derecede etkisiz ve manasız olduğu gün gibi açıkken bu telaş, bu ‘iyi niyetli kaygılanmanın böylesi gereksiz bir yola aktarılması’ nedir? Yaşanılabilir çevre ve atmosfer ise kaygı –ki oldukça anlaşılabilir ve sonuna kadar yüce bir kaygıdır bu- halihazır acınası durumda en efektif tepki ve beklenen etki bu devasa tehditlere karşı mikro örgütlerin bir şekilde birleşmesi ile elde edilebilir. Muhtar emminin sigarasını söndürerek değil.

Ama benim, ve dolayısıyla bu yazının derdi çok daha spesifik bir durum: son doğal sarışın bundan 200 yıl sonra Finlandiya’da ölecek sevgili dostlar! http://news.bbc.co.uk/2/hi/health/2284783.stm Evet, insan türünün devamı, belli bir alt grubunun neslinin devamı açık tehdit altında. Bilimsel sebepler ise açık: Kaynağını çekinik genlerden alan sarışınlık, boya vs. gibi kimyasal kozmetik ürünler ve kuaför mualeleleri; sarışınların arası evliliklerin azalması sonucunda giderek azalmaktadır.
Bir kaç nesil sonra insanlık dünyanın en çirkin manzaralarından birisini, ‘dipler siyah uçlar sarı’ Seda Sayan modelini, normal algılayacak!!

Peki biz bu durumda ne yapmaktayız? Nesli tükenmekte olan pandalara insan ve hayvan pornosu izleterek kendilerinin seksüel isteğini alevlendirmeye çalışıyoruz. Bu sözde “sorunsala” insani (misal AIESEC dünyanın dört bir yanından okumuş çocukları Çin’e falan yolluyor mütemadiyen, panda koruma alanlarında gönüllü çalışmak üzere), maddi (söylemeye bile değmez ama onlarca uluslararası hayvan koruma örgütleri devletlerden ve ‘hassasiyetli’ geçinen şirketlerden oluk oluk para almaktadırlar bu sebeple)ve manevi kaynakları sonuna kadar açarak gözümüzün nuru pandaların neslinin tükenmesine engel olmaya çalışıyoruz.

Şimdi ‘arkadaşım bu düpedüz ırkçılık’ gibi –kanımca- oldukça zayıf ve günümüzün ‘her yol ya ırkçılığa ya seksizme çıkar’ felsefesinden başka dayanağı olmayan çıkışmalar gelecektir. Öncelikle belirtmek gerekir ki bunun metodu ‘esmer esmer insanlar gelip iskandinavı rusu bulmasın’ diye duvar çekmek, yasa çıkarmak gibi ilkel politik metodlardan ziyade artık neredeyse insan kopyalamaya kadar varmış gelişkinlikteki genetik teknolojisini bu genin geliştirilmesinde kullanmaktır. Öyle ki seks değişimi operasyonlarının ardından yapılan testesteron ya da östorojen takviyelerinin yanında artık cinsiyet belirleyici genlerle de oynanmaya başlanmakta. [Buna kilise temelli argümanlarla ‘Tanrının yarattığı eseri bozmak’ olarak bakanlar olduğu gibi bireyin vücudu üzerindeki hakimiyetini ‘mutlak’ hale getirdiğinden dolayı alkış tutanlar da pek tabii ki var. Bu da başka bir yazının konusu tabii...]

Diyeceğim o ki kişinin bedensel kompozisyonunu neredeyse baştan yaratabilecek kadar öteye gitmişken medeniyetimiz, bunca maddi manevi ve insani kaynakların panda denen ayıdan az daha sevimli yaratıkların aseksüelliklerine karşı harcanması, yukarıda bahsi geçen, ‘mücadeleci enerji ve bilginin’ yalnış kaynaklandırılmasından başka bir şey değildir. İnsanı yaşamın zenginliği ve çeşitliliği ise kaygı şayet, bu panda milletine gösterilen ilginin ve sevginin en azından eşidi kadarı sarışınların ahvali konusunda da gösterilmesi gerekir diye düşünüyorum. Yoksa her tarafı panda dolu bir dünyada esmer kumrala baka baka, Seda Sayan dinleyerek tükenip gideceğiz bir kaç yüzyıl içerisinde (ki Sayan’ı yeterince uzun dinleyecek olan insanlarda da aseksüellik belirtileri oluşup türümüzün tükenmesi mümkündür ayrıca).

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Kütüphane tipolojisi

Fikir Mahsulleri Ofisi yazarlarının bildiği, hatta neredeyse tamamının içinde olduğu, okuyucularının ise umurlarında bile olmadığı üzere yüksek lisans tezlerinin yazım aşaması tezlerin yazarlarının kütüphane ortamına hayatlarında hiç maruz kalmadıkları kadar maruz kalmalarını gerektirmektedir. Bendeniz kulunuz da tez yazan bu zavallılardan biri olduğum için özellikle son 3-4 ayda Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran kütüphanesinde lisans ve yüksek lisans hayatımın toplamında geçirdiğimden fazla zaman geçirmişimdir herhalde. Kütüphanede geçirilen bu sürenin tamamında durmaksızın yazılan bir tezden bahsetmek ise çok zor. Onun yerine kişinin yanında yöresinde oturan diğerlerini gözlemleme, onlara dair fikirler yürütüp yorumlar yapması sıklıkla gözlebilir. Eş dost sohbetlerinde de gündeme getirilen bu gözlemler sonucu ortaya kütüphanedeki insan tipleriyle ilgili kaba bir tipoloji çıkarmak mümkündür. Bu tipoloji tamamen yazarının can sıkıntısı dolayısıyla üretilmiş olup hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Herhangi bir kategoriye girmiyorsanız ya da birden fazla kategoriyi kendinize yakın hissediyorsanız keyfinize bakınız, zira biz öyle yapıyoruz.

Öncelikle belirtmem gerekli ki bu kütüphane kişilerini müdavimler ve müdavim olmayanlar diye ikiye ayırmak mümkündür. Özellikle Temmuz'u Ağustos'a bağladığımız, güneşin ensemizde boza pişirdiği, İstanbul'un boşaldığı şu günlerde hala buralarda olup kütüphaneye gidenlerden müdavim olmayanlar yaz okulunda vizesi ya da finali olanlardan başkası değildir. Lisans öğrencilerinden oluşan bu ekibi önlerindeki ders kitapları, fotokopiler ve notlardan tanımak mümkündür. Genelde soru çözer ya da özet falan çıkarırlar. Bir iki gün kütüphaneye gelir sonra kaybolurlar. Bir kısmı hoşlandığı kişiye yakın olabilmek, kendisini beğendirebilmek gibi amaçlarla da oralarda takılıyor olabilir. Onları da özenli giyim kuşamları, saçları ve kimi zamanlar makyajlarından fark etmek mümkündür. Halbuki müdavimler öyle değildir ve asıl tipolojisi yapılası olanlar onlardır zaten.

Müdavimler hele ki önlerinde laptoplarıyla oturuyorlarsa bilin ki tez yazmaktadırlar. Eğer tez yazmıyorlarsa da akıllarından zorları vardır ki bir bakış açısına göre ikisinin arasında çok fark olduğu da söylenemez ama o konu bu yazımızı çok da ilgilendirmediği için şimdilik değinmiyoruz.
Bu tipler genellikle aynı saatlerde kütüphaneye gelip, mümkün olduğunca aynı masalarda oturup akşam kütüphane kapanana kadar orada vakit geçirirler. Mümkün olduğunca rahat kıyafetler giyerler ve özellikle akşam saatlerinde darmadağın olmuş saçları ve morarmış gözaltlarından tanınırlar. Büyük bir kısmı eğitim öğretim hayatlarının diğer dönemlerine kıyasla daha tombul, fakat daha sağlıksız görünmektedirler. Önlerinde çoğunluğunun üzerinde kütüphane etiketi olan ve olmayan bir yığın kitapla otururlar. Bu kitapların neredeyse hiçbiri ders kitabı değildir ama yakından bakıldığında neredeyse tamamının aynı konu üzerine yazılmış farklı kitaplar olduğu görülecektir. Kulaklarında her daim bir kulaklık görmek mümkündür ki bu kulaklık vasıtasıyla sıklıkla müzik dinleseler de dizi/film izleyenlerine de rast gelmek mümkündür.

Müdavimlerin ilk grubu sınıf mümessilleridir. Bu arkadaşlar kütüphane duvarlarındaki "sessiz olalım, olmayanları uyaralım" tabelalarını fazla ciddiye almışlardır. Kütüphanenin sessiz bir yer olması gerektiğinden emin, bu durumu sağlamak için de gönüllüdürler. Aslında Near East Section içindeki kapalı odalarda çalışsalar en hayırlısıdır fakat orada kablosuz internet kullanılamadığından mebcuren kütüphanenin diğerlerine yayılmak zorunda kalmışlardır. En çok tercih ettikleri alan orta kattaki cubicle'lar olan bu tipler ortalıkta topuklu ayakkabıyla gezip tak-tuk sesleri çıkaran kadınlara ters ters bakmayı, arka tarafta konuşan biri olursa sandalyelerinde hafifçe ayağa kalkıp "hişşşş" demeyi kendilerine görev addetmişlerdir. Genellikle "inek" tabir edilen öğrenci grubuna mensup olduklarına inanılsa da varlıkları kütüphanenin Dingo'nun ahırına dönmemesi açısından elzemdir.

Kütüphanedeki ikinci grup müdavimler malı kıymetliler grubudur. Bu tipler, "benim oda arkadaşımın erkek arkadaşının bi arkadaşının study'den laptop'ı çalınmış" hikayelerini son derece ciddiye alıp kendi başlarına da benzer şeylerin gelmesinden ölesiye korkan dolayısıyla kantine kahve içmeye ya da Beyaz Kale'ye dürüm yemeye giderken bütün eşyalarını toplayan, sonra geri dönünce her şeyi en baştan yayan insanlardır. "Mal canın yongası" diyen atalarımız ve "life, liberty, property" diyen John Locke'a özel bir sevgi beslemekte, onların yolundan ayrılmamaktadırlar.

Üçüncü grup müdavimlerimiz olan bekçicigiller ikinci grubun bir parça değişim geçirmiş halidir. Yine ikinci gruptakiler gibi malları kıymetli olmakla birlikte onlardan daha rahat, daha devrin adamı insanlardır bu tipler. Sorumluluklarını başkalarına devretme, ya da daha gerçekçi bir tabirle kendi işlerini başkalarına yaptırma, konusunda çok başarılı olan bu kişiler hem laptoplarını ortada savunmasız bırakmaktan çekinmekte, hem de yanlarında taşımaya üşenmekte olduklarından en yakınlarında oturan kişiye "ben bi 10 dakika bi yere gidicem de, bilgisayarıma göz kulak olur musunuz?" derler. "Bana ne senin bilgisayarından" demek de insanlığa sığmadığından masa komşularını gönülsüz de olsa mallarının bekçisi yapıverirler. Bu tiplerin geleceği çok parlaktır, üst düzey bir yönetici olacakları muhakkaktır. Hatta daha açık konuşmak gerekirse bunlar bir yere yönetim kurulu başkanı olur, ikinci gruptakiler bilmem neden sorumlu başkan yardımcısı.

Müdavimlerimizin son grubu şahsımın da içinde bulunduğu okul bizim yuvamız kütüphane yatak odamız tipleridir. Aşırı derecede rahat, tabir-i caizse "koy poposuna (!) rahvan gitsin"
felsefesini benimsemiş insanlardır. Bunlar kütüphanede yasak olan her şeyi yapmalarıyla bilinirler. Yemek yemek, bir şeyler içmek, telefonla konuşmak dışında masaların üzerinde uyumak, mümkünse ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını karşılarındaki sandalyeye uzatmak, kütüphaneden çıkıp Taksim'e gidilecekse oturduğu yerde makyaj yapmak gibi hareketler de sıklıkla içinde bulundukları durumlardır. Yangın alarmına yakalanmayacaklarını bilseler sigara bile içebilirler. Dışarı çıkarken eşyaları toplamak şöyle dursun akşam eve giderken bile kitaplarını toplamaz, üzerine "lütfen kaldırmayınız" notunu bırakıp masalarını ertesi gün aynı şekilde bulurlar. Onların masalarına kimse oturmaz, oturduğuna pişman olur. Özel odalara sahip olanlar arasında masa lambasını, en sevdiği kahve kupasını ve diş fırçasını bile kütüphanede bırakanlarına rastlanmış, özel odası olmayanların hijyen gibi sebepler dolayısıyla diş fırçası ve kahve kupasını her gün yanlarında getirdikleri görülmüştür. Fazla rahat olduklarından dolayı tezi teslim gününe kadar bitiremeyecekleri muhakkaktır.

Hangi kategoriye dahil olurlarsa olsunlar, tez yazanlar aslında tez yazım döneminde gözlemlediğiniz kadar çirkin ve huysuz insanlar değillerdir. Sevgiyle kucaklanmalı bu sürecin sonuna kadar sabırla karşılanmalı ve çok sevilmelidirler. Ne demiş Marge Simpson? "Grad students are not bad people, they just made terrible life choices."

29 Temmuz 2009 Çarşamba

mizah ve cinsellik

Alper’in diğer yazıya yazdığı yorumu hatırlayalım.
Mizah dergilerindeki şu aşırı cinsellikten dem vurmuştu. Ben de katılıyorum Alper’in bu tesbitine. Mizah dediğimiz şeyde, evet cinsellik oluyor, belki de olmalı. Ama bunun da bir ölçüsü olmalı. Neyse derdim o değil şimdilik.

Daha önce yazdığım gibi Friends dizisine takıldım, 10 sezonunu bitirinceye kadar da herhalde rahat etmiycem, durum o yönde. İzlerken izlerken şunun farkına vardım: dizi bir komedi dizisi ama cinselliki ve müstehcenliği de sonuna kadar kullanıyor. Son of bitch’ten tutun da threesome’lara, aklınıza ne gelirse mizah öğesi olarak kullanılıyor. Cnbc-e dizilerine baktığımız zaman da –ağırlığı değişmekle beraber- benzer bir durumun onlarda da olduğunu gözlemliyoruz. Aklıma hemen gelen bir örnek, Two and a half men dizisinde Charlie annesiyle olan ilişkisinden ötürü bir bölümde yattığı kadınları annesinin suretiyle görmeye başlar. Ve olaylar gelişir…

Sadede geliyorum. Amerikan dizilerinde yer aldığı zaman kahkahalarla izlediğimiz bu cinsellik neden Türk komedi dizilerinde gözümüze batar? Gerçi diyeceksiniz ki Türk komedi dizisi ne var ki, bir Avrupa Yakası vardı o da bitti. Haklısınız da, yine de düşünüyorum ben bir Türk dizisinde “orospu çocuğu seni” veya “sürtük hemşireyi önce ben becermek istiyorum” tarzı bir replik duymaktan hoşlanmayacağımı sanıyorum. Denebilir ki “e kardeşim biz Amerika değiliz, aile değerleri, gelenekler, görenekler, RTÜK…”. Hepsine eyvallah da ben bu repliklerin İngilizcesini uygun yerlerde mizah öğesi olarak duymaktan rahatsız olmuyorum ama Türk dizisinde bu kelimeleri duysam rahatsız olurum.

Neden böyle acaba diye düşünürken aklıma şu geldi. Neticede bu Türk dizileri kalabalık aile ortamlarında izlenen şeyler. E insanın anası babası yanındayken bu tarz sözler duymak rahatsızlık verici olabilir. Amerikan dizileri genellikle alt yazılı olduğundan ebeveynler anlayamıyor veya alt yazıları takip edemiyor; hatta bu ecnebi dizileri teknolojinin nimetlerinden takip ettiğimiz için odamızda tek başımıza da izleyebiliyoruz, kahkahalar atarak.

Ey blog gençliği, kıymetli karilerim, ne dersiniz bu sorunsalım hakkında?

mizah üzerine

Mizahtan devam edelim.
Geçen ay şimdi tam olarak nedenini hatırlayamadığım bir biçimde Friends dizisine sardım. Resmen sardım. Gecenin bir körü 2. sezonun 5. bölümünden falan izlemeye başladım youtube’den. Her gün en az üç bölüm izliyorum ki arada 12 bölüme kadar da çıktığım oldu. Öncesinde diziyi hiç izlememiş değildim, en azından karakterleri üç aşağı beş yukarı biliyordum ama uzun uzadıya izlediğim iki bölümü yoktu. Digitürksüz bir hane oluşumuzdan bu diziyi sadece 2000 yazında atv’de verdikleri sırada izleyebilmiştim –ki uzun ömürlü olmamıştı dizinin atv serüveni.

İzlememin nedeni elbette dizinin çok komik olması ve kendisini seyrettiriyor olması –yoksa zorum ne her gün oturayım da izleyeyim youtube’den. Sezonlar ilerledikçe dizinin aslında belli bazı şablonlar üzerinden ilerleyen bir mizah yaptığının farkına varıyorsunuz. Yani otursak bir iki sezonu izlesek bu şablona tamamen erişebiliriz. Nitekim ilerleyen bölümlerde neyin ne zaman olacağını, Joey’in neye nasıl salakça bir tepki vereceğini, Ross’un suratının nasıl şekilden şekle gireceğini artık tahmin edebiliyorsunuz. Bununla birlikte diziye aşina olmanız diziyi izlemekten alıkoymuyor sizi. Üstelik gülmekten de alıkoymuyor, en azından ben ve Aytuğ söz konusu olduğunda.

İzlediğim yabancı dizilerin hepsi cnbc-e’de yayınlananlar, yukarıda da zikrettiğim gibi DTsiz bir haneyiz comedy max tarzı kanallardan yoksunuz yani. Bu Amerikan sit-comlarını izleyenler zaten bilirler aslında bu tür dizilerin hepsinde bir noktadan sonra karakterlere, durumlara, tepkilere aşina oluyoruz. Tahmin edebilir hale geliyoruz önceden olabilecek olanı –çoğu zaman da doğru çıkıyor tahminlerimiz. Buna rağmen bu öngörü kabiliyeti bizi gülmekten alıkoymuyor. Yine aynı hareketlere falan gülmeye devam ediyoruz.

Ben bunu saçma buluyorum açıkçası. Neticede mizah denen şeyin öngörülemeyenden kaynaklanması gerektiğine kani bir insan olarak eğer adamın düşeceğini biliyorsam, adam da düşerse bu bence komik değildir. Ama gelin görün ki bu ecnebi sit-comlarda bu benim önermem çöküyor, hem de önermenin bizatihi sahibi tarafından çökertiliyor:)

Var mı bu sorunsalıma bir akıl fikir vermek isteyen?

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Tutamıyoruuğğmm Zamanııığğğ


Türkiye'de köşe yazarı olmak ne kolay. Gündemin ışık hızıyla değiştiği yetmiyormuş gibi bir de insanın meslektaşları kendi gündemlerini yaratınca onlara da mukabele ettiğinizi düşünün. Eh zaten haftanın yedi günü yayınlanan köşe de çok az, bitti gitti.
Fakat olan bu arada bize (en azından bana) oluyor. Bir türlü tutamıyorum zamanı, tutmayı bırak, yetişemiyorum bile. "Hah bu konuda birşeyler yazmam gerek" dediğim bir şey çıkıyor karşıma, ama azıcık dinlensin, ilk gazla yazmaktansa biraz üzerine düşüneyim istiyorum. Tam da bu arada pıt o konu gündemden düşüp yerine yenisi geliyor. Haydaaa...
Özellikle son zamanlarda hep böyle durum. En önce dünyanın içinde olduğu şu iki üç haftalık ağır seçim maratonu ve Türk kamuoyu açısından önemi üzerine yazmayı düşündüm bir müddet. İran seçimlerinin sonuçlarını beklemekteydim ki yılın en büyük skandalı patladı. Akabinde kendi gündemim de değişiverdi. Hem birlikte çalıştığım bir iş arkadaşım hem de özel hayatımda yakın arkadaşım olan bir yabancı gazeteci İran'da tutuklandı, 18 gün Evin Hapishanesi'nde kaldı, sorgulandı sorgulandı sorgulandı. Ajan olmadığına kanaat getirilince serbest bırakıldı ama bu arada geçen yaklaşık üç hafta boyunca bizleri de hem fiziksel hem de zihinsel olarak iptal eden günler yaşandı.
Halbuki benim ne saf, ne temiz hislerim, ne masum umutlarım vardı. Avrupa Parlamento'sunda sandalyelerin büyük bir çoğunluğu aşırı sağcı hatta dinci partilerin eline geçmişti. Buna karşılık Lübnan'da Hizbullah ciddi bir yenilgi almıştı. Son olarak İran kalmıştı ve Musavi'nin yeşillerinin kazanmasına an meselesi olarak bakılmaktaydı. Ben de diyecektim ki "Ey Türkiyeli lafazan köşekadıları (Hakkı Devrim sağolsun var olsun, uzun ömürlü olsun)! Yıllar yılı 'İran mı olacağız?' dediniz durdunuz. 'Yüzümüzü Batı'ya dönelim muasır medeniyet seviyesi o tarafta bir yerlerde' diye yazdınız durdunuz. Şimdi o beğenmediğiniz İran'da gençler sokaklarda demokrasi dansı yaparken hala Avrupa'yı örnek alacak mıyız?" Sonra buradan girişecektim bir "Türkiye'de İdeoloji ve Laiklik" tartışmasına ve daha başka şeyler de söyleyecektim. Ama artık hiç kıymeti kalmadı çünkü seçimler düştü gündemden. İran'daki şiddet her şeyin önüne geçti bir müddet. Şimdilerde o bile unutulmaya yüz tuttu. Bizim sonumuz İran değil, İran'ın sonu Türkiye oldu.
Bize İran'ı unutturanlar arasında belki de en acılısı Sincan Bölgesi Uygurları meselesi oldu. "Türk" oldukları için bu olay bir anda gündeme bomba gibi düştü. Olay tabii ki Türkiyeli Kürtlerin durumuyla karşılaştırıldı. Kendi gözümüzdeki çöpü görmeden başkasının gözündekini mertek zannetmek ata sporumuz olduğundan Sayın Başbakanımız bu durumu "bir nevi soykırım" olarak tanımladı, kelimeyi telaffuz etmekten kaçınmadı. Hemen ardından Alperen Ocakları'nın Topkapı Sarayı'nda şarap ikramlı İdil Biret konseri protestosu (yersen) geldi. Doğu Türkistan bayrakları ortalıkta dolanırken ilgili vakfın yetkilisi eylemle hiçbir alakaları olmadığını belirten bir açıklama yaptı. Ülkeyi yine bir din/dinci korkusu, laiklik elden gider mi endişesi sardı. Ve tam da bu olayla aynı gün (yani dün) Hürriyet gazetesi günlerdir şişirmekte olduğu bombasını da patlattı!
Ayşe Arman (ve kızının kankasının annesi) tesettüre girip Nişantaşı'nda, Etiler'de, Ortaköy'de takılmışlar, "acaba bizim mahalle bizden olmayanlar için baskıcı bir yer mi?" sorusuna cevap aramışlardı. Aman da ne sempatik, ne empatik, iki gözünü sevdiğim Ayşe. The House Cafe'ye gidip alkolsüz Mojito (oksimoron denen şey de bu olsa gerek) içebilmiş olması dolayısıyla baskıya uğramadığını bir tek Reina kapısında o da bodyguardlar içeridekilerin tepkilerinden çekindikleri için içeriye alınmadıklarını anlatıyor. Fakat bundan önce kendisini nasıl kadın gibi hissedemediğinden, başı örtülüyken sokakta kimsenin ona bakmadığından, saçları kapalı olunca burnunun ortaya çıktığından ve çirkinleştiğinden, zengin kapalı kadınların hiç değilse topuklu ayakkabı giydiklerinden ve dolayısıyla fakir kapalı kadınlara kıyasla daha az "zavallı" hissetiklerinden, ama zenginlere de "parayı da buldular artık hiç kurtulamayız bunlardan" gözüyle bakıldığından falan da bahsediyor. (Bu son nokta aklıma Kerem'in kötü insanlarla ilgili yazısını getirdi. Okumayana tavsiyelerimle)
Akabinde ertesi gün mini eteğini giyip İsmail Ağa Camii taraflarına gittiğinde maruz kaldığı hakaretleri de anlatıyor da o kısım biraz kısa geçildiğinden ben de çok diyecek bir şey bulamıyorum. Çok şaşırtıcı gelmedi Ayşe'nin "hepiniz pisliksiniz" lafını duymuş olması. En azından dua etsin bacağına kezzap atmamışlar. A yoksa o şehir efsanesi miydi?
Ayşe'nin yazı dizisi bugün de devam ediyor. Haşemayla denize/havuza girme maceralarını paylaşmış bugün de bizimle, kendisini "Ninja Kaplumbağa" ilan ederek. Bir de en sonunda çakma bir feminizm: "kadınlar ayağa kalkın, erkeklerden hesap sorun, neden her şeyin iyisi sizde kötüsü bizde diye". Arada da müthiş tespitler döktürmüş. "Başörtülü olmak süper" diyor, dokunulmazlık gibi bir şeymiş. Güvenlik kontrolünden bile kolayca geçilebiliyormuş bu vaziyette. Türkiye'ye özgü bir durum olsa gerek bu zira ben İsrail'in kontrol noktalarından Londra'nın Heathrow Havaalanı'na kadar her yerde kapalı, özellikle de çarşaflı kadınların potansiyel intihar bombacısı muamelesi gördüklerini okuyorum hep. Bu arada İrem, gerçekten "o taraf"tan bir kadın olan Nihal Bengisu Karaca'nın birkaç yıl önce yazdığı bir denize girme yazısını gönderdi. Ayşe'nin deneyimleriyle karşılaştırılması çok değerli.
Bu yazı dizisinin sonu gelmeden konuşmak istemiyordum aslında. Ama gündem kendini bir kez daha yenileyince mecbur kaldım. İlk iki günde gördüklerim üzerine diyebileceğim şudur herhalde Ayşe'ye: Bacım sen Reina'dan içeri girememeyi baskı mı sandın? Sen hiç girmeye hakkın olan, hayatını belirleyecek, geleceğini çizecek yer olan üniversite kapısından döndürüldün mü? Hem de Dubaili iki kebapsever kokoş olarak değil, bu ülkenin bir vatandaşı olarak? Sen hiç vergini çatır çatır alan devletin sana albino sarısı saçların ya da mini eteğin yüzünden iş vermeyeceği bir dünya düşündün mü? Ama neden düşünesin ki? Hayat Mojito'dan ve topuklu ayakkabılardan ibaret değil mi? Nişantaşı'ndan Louis Vuitton alabilirsen ayrımcılık yok demektir bu ülkede.
Bu arada ayrımcılık demişken, bugünün bomba haberi de şu: Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi öğrenci andı kaldırılsın diye başlattığı imza kampanyası için billboardlar hazırlatmış. Esprili olması planlanan, fakat pek de esprili olamayan bir metin yazmışlar orjinal öğenci andı metni üzerinden. Altına da "şakka lan şakka!!" diye not düşmüşler ki hepten tüy dikmişler. "Türkiye'de azınlıklar ayrımcılığa uğruyor" fikrini birilerinin ifade etmeye çalışmasını takdirle ve mutlulukla karşılıyorum. Bunun öğrenci andı gibi çok sorunlu ve kaldırılması elzem bir mekanizma üzerinden yapılmasını da öyle. Ama bunun komik değil, gülünç bile olmayan (detaylar için bir aşağıdaki blogpost) bir yolla yapılması amacın değerini düşürmüyor mu diye de düşünmeden edemiyorum.
Bu arada Türkiye'nin en iyi haber ajansı EkşiSözlük'te anında kopmuş kıyamet yine. Özellikle birkaç yazar öğrenci andını "orada geçen Türk anayasal bağdır, vatandaşlıktır" falan gibi 1000 senelik bahanelerle savunmuş bir de üzerine "alın bayıldığınız Amerika'da da Pledge of Allegiance var" diyerek dünyanın en zeka yoksunu karşılaştırmalarından birini yapmış.
Her eşitlik isteyeni Amerikancı ilan etmenin ötesinde, Amerika'yı insan haklarının olduğu bir yer olarak görebilen bu zihniyeti buradan tebrik ederek sözlerime son vermek istiyorum. Ve kendilerine başlıktaki şarkımla sesleniyorum: "Kaaağğğl gittiğin yerde mutlu oooğğğl!!"

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Komik mi gülünç mü?

Son zamanlarda kafama takılan bir şey var: Gülmek. Neye niçin ne zaman gülüyoruz gibi sorular sorup cevap aramaya çalışıyorum. Aşağıdaki yazı da esasen bu soruların kafamda oluşmasını tetikleyen şeyler etrafında dönüp dolaşıyor.

Biliyorsunuzdur bu sezon ekranlardaki en gözde programlardan birisi de Beşiktaş Kültür Merkezi’nin Kanal D için hazırladığı Çok Güzel Hareketler Bunlar adlı programdı. Bilmeyenlere kısaca anlatmak gerekirse, programda BKM kadrosundaki genç oyuncular yer alıyor. Bu oyuncular tamamen kendi yazdıkları bazı skeçlerde* rol alıyorlar. Sahne BKM’nin kendi sahnesi, gerçek izleyiciler var. Ha bir de Yılmaz Erdoğan var elbette ekibin başı olarak. Her hafta oyuncular seyirci karşısına çıkıp bu işi tekrarlıyorlar. Sanıyorum bu gösterinin biletleri de ayrıca satılıyor. Yani biz ekran başındakiler bu oyuncalar için ücret vermiyoruz ama doğrudan sahnede bu gösterileri izleyenler bilet satın alıyorlar.

Popüler televizyon kültürünü az buçuk takip edenler zaten bilir (Aytuğ kulakların çınladı mı?) bu tarz, doğaçlamayı da barındıran tiyatrosal programlar geçen seneden beri ekranlarımızı şenlendiriyor. Komedi Dükkanı (TV 8, TRT) buna bir örnek. Yukarıdaki ÇGHB da aynı bu tarz bir program -Kanal D’nin, TRT’ye kaptırdığı K. Dükkanı’na rakip olarak tasarladığı bir program.

Takıldığım nokta şurası: bu genç adamların ve kadınların yazıp oynadıkları skeçler beni hiç ama hiç güldürmüyor. Herkesin ayıla bayıla güldüğü bu gösteriye ben neden gülmüyorum acaba diye sorunca, benim için fazlasıyla basit kaçtığına kanaat getirdim. Bir örnek vermek gerekirse: geçen haftalarda olay olan Mehmet Topuz transferini biliyorsunuzdur. Önce “ölümüne Beşiktaşlıyım” deyip sonradan Fener’e imza atan futbolcumuz. İşte bu futbolcumuzun soyadından hareketle “hepimiz Mehmediz hepimiz topuz” esprisi yapıldı. Mesele bu lafın skece oturup oturmaması değil, mesele bundan mizah çıkartmaya çalışan genç insanların varlığıyla buna katıla katıla gülen bir grup başka insanın varlığı. Bu program bir kış programı. Yeni sezonda da ekranlarımızdaki o en güzide, o en güzel yerini alacak.
Burada belki şunu da eklemek gerekebilir, bahsi geçen program AB grubunda da son derece iyi reytingler alıyor. Hani “eğitimsiz halkımız bunlara gülüyor işte, ıyyy” denebilecek noktada değiliz pek. Gerçi AGB’nin ölçümleri ne derece sağlıklı, AB grubu kriterleri gerçekten AB grubunu yansıtıyor mu tarzı (yine Aytuğ’a selamlar) sorular yok değil, ama şimdilik onları tartışma dışı tutmada faide görmekteyim.

Çok benzer bir diğer örnek yine Kanal D’den geliyor. Haneler adlı bir yaz programı var. Dizilerden tanıdığım başarılı simaları bir araya getiren, kadrosuna bakılınca başarılı olacağı izlenimi veren bir program: haneler.blogspot.com Gelin görün ki işler öyle gitmiyor. Bu program da gene tiyatrosal skeçlerden oluşuyor. Yazarlar kimdir bilmiyorum. Ferhan Şensoy’un bir alakası olduğuna dair bir malumatım var ama çok da emin olamıyorum. Durduk yere adamı da işin içine sokmayayım. İlk bölümüne birkaç dakikadan fazla tahammül edemedim ekran başında. Gülme isteğinizden ziyade Türkçede olmamasından fazlaca sıkıntı duyduğum “başkasının adına utanma” duygunuzu tahrik ediyor. Hatırlayın geçen haftalarda bir de eşcinsel hakem konusu vardı ülkemizde. Kısaca, bir futbol hakemi, eşcinsel olması hasebiyle ayrımcılığa uğradığını iddia ediyor. Haneler adlı bu güzide programda, bu konu Cemil İpekçi bıyığı takılan bir karakter üzerinden anlatıldı. Tahmin edebileceğiniz her türlü pespaye biçimde hakem karakteri bize eşcinselliğini gösterdi: futbolculara bakıp iç geçirmeler, tribünlerden gelen tezahüratlara (“… hakem”) cevap vermeler, orta hakemle girilen diyaloglar… Bu program da AB reytinglerinde fena bir yerde değil. 9 Temmuz Perşembe akşamki bölüm AB’de 3. olmuş. Bu bir yaz programı. Muhtemelen yazı tamamlayıp aramızdan ayrılacak.

Derdim siyaseten doğruculuk değil. O kadar ulu bir insan değilim, bu tarz espriler asla ve kat’a yapılmasın demiyorum. Ama bu kadar da basit yapılmasın. Derdim basitlikle sanırım. Hem de basitliğin bu derece paye görmesiyle. Her daim ne kadar romantik ne kadar duyarlı olduğundan dem vuran Yılmaz Erdoğan’ın yetiştirdiği talebeleri yaptıkları basit mizah sayesinde alkış alırken, üstatları da sahneye çıkıp onlara aferin diyor. Bu işin üretici kısmı. İşin bir de tüketici kısmı var ki asıl belirleyici olan bu kısım bence zira üretenler mizahı tüketecek olanları güldürme amacıyla yola çıkıyorlar zaten. Yani onları güldürecek bir şeyler yaratma peşindeler. Şu halde, ülkedeki mizah anlayışıyla benim mizah anlayışım arasında derin bir uçurum olduğunu müşahede ediyorum.

Konu hakkında bir zamandır kafa yorduğum için, daha yazacaklarım var. Katkınızı da bekliyorum. Neye niye gülüyorsunuz?

*komik not: Word yabancı kökenli skeç yerine bana oyunca kelimesini önerdi.