6 Aralık 2010 Pazartesi

İmparatorluk ve barbarlık, sömürü ve direniş: Periferik entelektüelin Amerika’yı keşfi



Hikayeyi muhtemelen daha önce duymadınız, ama aşinasınız. Hiçbir eşinizin dostunuzun başına gelmedi mi? Yirmisinde sosyalist olmayanın kalbi, kırkında hala sosyalist olanın aklı yoktur demişler. Ne olur da arada, yolun yarısında değişir taraf?


Borges’in naklettiği gerçek bir hikayedir. Uzun sürmüş bir hegemonyanın sabahında müflis Romalıların şehri yağmacı Germenlerin saldırısına uğrar. Kurtulmaya çok umut yoktur. Germen azgın ve amansızdır. Hikayenin kahramanı da onlardan biri. Hınçla çarpışırken, muharebenin zafere dönemeç anında, tarafını değiştirip Romalıları savunmak için savaşmaya başlar. Kocaman gövdesi ve meşhur baltasıyla nice barbarı düşürse de; şehir düşer, kahraman da bir anayla çocuğunu korumaya çalışır iken verir son nefesini, batan Roma güneşiyle birlikte. Sonraki Romalılar adına anıt dikerler.

Borges’in yorumunda kahraman medeniyete aymıştır da ondan değiştirmiştir tarafını. Muharebenin bir acayip anında, hayatında ilk defa gördüğü bir şeyi fark etmiştir: şehir. Sütunları, balkonları, mermerleri ile doğanın ötesinde bir insan doğasıdır, medeniyettir adı. Bir arkın üzerinde ilk defa yazıyı görür belki. Ve fark eder ki, Germen diyarının tüm tanrılarından ve bataklıklarından daha mühimdir o yazı, anlamadığı o yazı. Barbarın yoksulluğundan daha kıymetlidir. Uğruna ölünür.

Hikayeyi muhtemelen daha önce duymadınız, ama aşinasınız. Hiçbir eşinizin dostunuzun başına gelmedi mi? Yirmisinde sosyalist olmayanın kalbi, kırkında hala sosyalist olanın aklı yoktur demişler. Ne olur da arada, yolun yarısında değişir taraf?

Başlangıçta söz vardır, söz verilir dürüst kalınacağına. Soylu acıları, direniş türküleri, sömürü bedduaları, iktidarı her bir kertede tekrar tekrar çıplak düşüren çözümlemeleriyle arkasına yaslanmıştır, kavruk tenli entelektüel. Öğrencidir muhtemelen, her halükarda öğrenci kalacaktır ruhu, hesapta. İlmini kurumlara kiralayan uzmanlara öfkeyle karışık istihza eder. Sonuç, verim, pragmatizm gibi küçük burjuva meraklarına karşı gözü açık, direnişçileri güler yüzüyle tavlayıp devşirme ocağına oğlan eden hegemonyanın oyunlarına karşı hazırlıklıdır. Güçlüdür çünkü. Hak gücü yaratır ne de olsa.

Entelektüelin kıymeti periferide bilinir, el üstünde tutulur, Amerika’ya gönderilir. Amerika’nın ne mal olduğunun farkındadır, gitmeden önce. Özgürlük heykelinin elinde kılıç tuttuğunu Kafka'dan öğrenmiştir önce. Limanda bir felafelcide yemeğini yedikten sonra, sızar şehrin damarlarına, Çin mahallesine yakın yerde tutar apartmanını, cebinde yoksulluklar. Gördüğü hiçbir şey onu şaşırtmaz, önce, ne şehrin yoksulluğu, ne pisliği, ne evsizleri. Hepsini Das Kitap’da görmüştür zaten.  Bilir ki gücün dizinin dibinde güçsüzlük, servetin yanıbaşında yoksulluk olacaktır her zaman, tanım gereği. Bilir, bilip de gelmiştir zaten. Fakat bir değişik his olur içinde zamanla. Bilgisinin doğruluğunu değil ama gerekliliğini sorgulamaya başlar. Bildiğini doğru bilse bile o bildiğinin içinde yaşayınca bildiği gibi olmuyor bilgisinin durumu. Artık dışarıdan bakıp da bilen değil çünkü o. Artık içeride.

Şehir ışıklarını görür. Gürültülü-aydınlık-kalabalık mekanlarda bulunur. Müziklidir sokaklar, yetmiş iki çeşit insan aşındırır taşlarını, hareket, hız, alışveriş başka türlüdür. Başını dik tutar, yukarılara bakar hep, gökdelen artığı göğü görebilmek için. Yükseklik korkusuna, mutluluk kokusuna benzer bir baş dönmesi  gelir başına öyle yükseklere baktıkça, kendini iyi hisseder, gözü yukarılarda biri gibi hisseder. Her şey açıktır. Her şey dürüsttür. Şehir dev bir pazar yeri, kimin neyi teklif ettiği açıktır. Fiyatı bellidir. Fiyatı hep değişir. İnsanlar ne isterse o olur. İnsanlar ne seçerse o olur. Ve o renk renk insan arasında tek rengin ayrıcalığı vardır: kirli kağıt yeşili. Yeşilin demokrasisinde herkes eşittir. Bir de cinsellik serbesttir. O da ayrı konu. İnsanlar sanki daha mutlu gibidir o yüzden. Periferideki o öfke, o stres, o sıkıntı yoktur sanki, var gibidir ama yok gibidir de. Karışır aklı fikri. Onu da bilmediğinden değil, ama içine girince bildiği gibi kalmıyor bildiği.

Zenginliği görür. Bilir o zenginliğin ne mal olduğunu, ama görmesi başkadır. Çok güzeldir. Sanatsal bir güzel değil başka bir güzeldir. Büyük, kaba, siyah, beton ve çelik kokulu, köşeli, hantal bir şeydir gökdelen, çok güzeldir. Sırf o kadar büyük olması, sırf orada, o kadar yüksekte olması güzelliğinin göstergesi değil mi? Güç hakkı değil de hak gücü yaratır demişler, halt etmişler. Gücü yaratan haksa o zaman güçlü haklı demektir. Gücün hakkı yendi, güçten kendisini güçsüz kılması istendi. Güç güçlüyse haklı olduğundan değil mi? Zaten Marks da Hegelciydi, sol mol ama Hegelciydi eninde sonunda.

En akıllı insanları toplamışlar dev üniversite yerleşkelerine. Dev ilim merkezleri. Milyarlarca dolar, milyarlarca dolar. Hepsi tek o en akıllı insanlar oturup düşünsünler diye. Dünyanın entelektüelleri keyifle alış verişte bulunup o en parlak fikirlere varabilsinler diye. Ne gerekiyorsa sağlanmış. İşe yarayabilecek herhangi bir parlak fikir varsa kaçmasın, o da düşünülsün diye. Eğer yalnızca şarap ve somon eşliğinde bulunabilecek parlak fikirler varsa onların da bulunabilmesi için en münasip şarap ve somonlar dizilmiş sofralara. Sonuçta her düşüncenin varlığı maddiyatla koşullu. Büyük, güzel, ve iyi düşüncelere ayran ve soğan eşliğinde varılacak değil ya... Bilgi güçtür. Güçlü bilgedir öyleyse. Siz bilemediniz onu. Varsın büyük şirketler versin parasını, varsın yine o şirketler o fikirleri kasalarına koyup her istifade edenden Deli Dumrul adına telif hakkı istesinler, bu dev üniversite yerleşkeleri, bu servetin insan aklına tahsisindeki cömertlik, kendi başına en büyük kanıtı değil mi medeniyetin? Bu güzelim makinaya, bu harika şahikaya kıyılır mı?

‘Geç Marksist’ Horkheimer’ın kankası Adorno’yla bir diyaloğunda, kardeşi insancıkların yeteneklerine istihza ederek "İnsanlıktan Amerika’nın biraz daha az çürümüş bir versiyonundan iyisini bekleyemeyiz" buyurması..?

Amerikaya gitmek şart değil. Hepimizin amerikası var, hepimizin berisinde bir periferi. Amerikalara gittikçe kamaşır gözler. İmparatorluğun köleleri görünmez olur. O şehir, o medeniyet, tüm direniş türkülerinden, sömürü beddualarından daha kıymetli hale gelir. Varlık yoksulluktan daha kıymetli hale gelir. Diyalektiğin anlamı değişir. Ey periferik entelektüel, aklının seni medeniyete çağırdığı o dönemeç anında barbarlığını yitirmeyesin! Dışarıda hınçla baltalarını sallayan Germenlerin dilini unutmayasın! Unuttuğun vakit kulakların yalnız imparatorluğun sözlerini, iktidarın sözlerini duyup anlayacak demektir – o zaman onun yanlışını da doğrusunu da bileceksin ama bildiğin tek doğru onun doğrusu olacak. Bildiğini doğru biliyorsun ama neleri bilmediğini bilmiyorsun. Ayağını denk al, diyalektik eyle! Üstat Jean Pierre Voullin’in dediği gibi – ki ifadenin ingilizceye mahpus esprisini yitirmemek için tercüme etmiyorum: Be a non-Marxist, but don't put the emphasis on ‘non’!

3 yorum:

adsumcu dedi ki...

Büyük, güzel, ve iyi düşüncelere ayran ve soğan eşliğinde varılacak değil ya...

Yazı genel olarak da güzel zaten, ama bu cümle de tam bir aforizma olmuş. Başarılarının devamını dileriz.

Halil dedi ki...

herseyiyle tam bir "entellektüel blog yazisi" olmus bu yalniz! eline saglik...

aklima bir kac sey takildi ama yine de bu periferden indim merkeze tandansli yazida: sarkastik mi yoksa ciddi ciddi mi savunulmus tam cikaramadim ama bu "somon ve sarap" ile sembolize edilen bilime belli özel kisiler ve kurumlarca kaynak ayrilmasi durumunun gercekten de sadece "ise yarayabilecek herhangi bir parlak fikir varsa kacmasin, o da dusunulsun", ya da "fikir haklari uzerinden kara gecilsin" diye gerceklestirildigine inanmak oldukca guc (en azindan benim icin)... oncelikle neyin ise yarayip neyin yaramadigina karar veren kesenin agzini acan ya da kapatan kisi oldugu surece, ozgur bilimden soz etmek neredeyse mumkun degil. mesela ozellikle ingiltere'de (ve amerika'da) son donemlerdeki felsefe bolumlerinin kapatilmasi (middlesex ornegi) ya da kaynaklarinin ciddi oranda azaltilmasi gibi ornekler bu konuda oldukca aydinlatici. hele hele postmodern sosyal bilimlerde "out" olmus konulari calisanlara allah kolaylik versin kaynak ve post bulmakta. gecen sene Londra'da duzenlenen "Idea of Communism" konferansinda dert yanmisti Michael Hardt bu minvalde: "universitelerde bu konularda (21yy'da komunizm, category of truth vs) calisan cok az kisiyiz, iki tane bir yerde bir tane baska yerde... dagilmis durumdayiz aslina bakarsaniz, mesela, post-yapisalci/post-Marksistlere gore. Yayin cikarip organize olmak, yaz okulu duzenlemek, ofis, burs bulmak konusunda tercih listesinin en alt siralarinda yer aliyoruz cunku yillardir". Diyecegim o ki, bu kaynak, sarap/somon sunumu gorunur olmakla birlikte sistemik bir eleme surecinden sonra hedefini buluyor gibi geliyor bana. Zira universiteler su anda her zamankinden daha fazla "ISA"ler...

Bi de su Hegel'e giydirmeni biraz aciklarsan ayrica sevinirim: "Guc gucluyse hakli oldugundan degil mi?" derken?

Alper Yağcı dedi ki...

Yanlis anlasilmis galiba. Ben yazdiklarinin tersine bir durum tasvir etmeye calismamistim..