16 Ocak 2010 Cumartesi

İtiraf: Ankara'nın Durumu Benim Suçum


1996 yılında ailenin arkadaşları sayesinde ben de onların peşine takılıp Paris'e gittim. Henüz 13 yaşındaydım ve bu benim ilk yurtdışı gezimdi. Fransızca'yı yeni yeni öğrenen ve Avrupa'nın göbeğine ilk kez ayak basan biri olarak bu gezi ve Paris'in ihtişamı gözlerimi kamaştırmıştı. Dönüşte İstanbul'daki hava muhalefeti nedeniyle uçağımız Ankara'ya inmek durumunda kaldı. Geceyi Ankara'da bir otelde geçirdikten sonra ertesi sabah İstanbul uçağına binmek üzere havaalanının yolunu tuttuk. Bu Ankara'ya ilk gidişimdi. Daha önce de gittiğim rivayet ediliyor, ama ben hatırlayamayacak kadar küçük olduğum için ben bunu bilinçli halimin ilk Ankara yolculuğu addediyorum. Sabah havaalanına giderken gördüğüm manzara beni dehşete düşürdü. Şehrin kuzeyinde havaalanı yolu üzerinde silme gecekondu dağları, tepeleri arasından geçiliyordu. Yamaçların dik olduğu yerlerde bile pıtrak gibi gecekondular vardı ve sanki bir anda aşağı yuvarlanacakmış gibi duruyorlardı. Bu rengarenk gecekondular arasından geçerken büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı hatırlıyorum. Ben ki daha bir gün önce Paris'te mimari harikalar arasında dolaşıyordum... Bunun verdiği gazla çok utanmıştım kendi ülkemin başkentinden.


Aradan uzun yıllar geçti, Ankara'nın mimari dönüşüm haberlerini, Altındağ gecekondularının (Kuzey Ankara Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamındaki) yıkım haberlerini almaya başladık. Sanırım bunları duyduğumda büyük bir rahatlama yaşamıştım. Daha sonra Ankara'ya tekrar tekrar gittim ama ya havayoluyla gitmediğim ya da sağıma soluma bakmayacak kadar meşgul olduğumdan uzun bir süre eskiden gecekondular arasından şehre indiğimiz kuzey Ankara'nın durumundan bihaber kaldım. Geçtiğimiz cuma sabahı Ankara'ya gitmem gerekti. Uçaktan inince HAVAŞ servisinde kendime cam kenarı bir yer buldum ve yola çıktım. Bu sefer gördüğüm manzara beni 13 yaşındakinden çok daha fazla etkiledi.

Eskiden sağında solunda gecekonduların olduğu yol şimdi bir mezarlığı andırıyordu. Yıkılan gecekondulardan arta kalanlar götürülmüştü. Ama geriye rengarenk gecekondu duvarlarının bazı bölümleri, fayanslar, evlerin sınırlarını belli eden alçak duvar kalıntıları, duvar olarak kullanılan taşlar, temellerden parçalar kalmıştı. Etrafı saran yeşilliğin arasından görünen bu mimari kalıntılar geçmişe tanıklık ediyorlar ve geçenlere eskiden capcanlı olan bir yerleşimin mezarından geçtiklerini hatırlatıyorlardı. Özellikle benim gibi daha önceki halini görmüş ama yine benim gibi bundan pek hoşlanmamış insanlara bakın beğendiniz mi yaptığınızı diyorlardı sanki. Gerçi aradan çok zaman geçti benim de modern mimari ve modern şehirlere bakışım değişti. Düzen, tektiplik, soğuk renkler artık eskiden olduğu kadar çekici durmuyor. Ben kendi kendime günah çıkarır ve bir zaman için için yok olmasını istediğim gecekonduların mezarlığına bakıp kendimden utanadururken mezarlık imajını güçlendiren bir diğer öğe gözüme ilişti. Gecekonduların arasına serpişmiş olan camilerin minareleri halen ayaktaydı. Her yer boşaltışmış, dağ tepe, bomboş, henüz bir ev bile inşa edilmemiş. Üstüne üstlük minarelerin bağlı olduğu camiler bile yıkılmış ama minareler dimdik ayakta. Gerçekten yol boyunca sağda solda kendi kendine takılan atıl minareler görüyorsunuz. Ben minarelerin varlık nedenini anlayamadım, yanımdaki iş arkadaşıma sordum. Günah olduğu için minareleri yıkmamışlar dedi. Camiyi yıkan ama minareyi tutan akla bir süre şaştıktan sonra bu konuyu araştırmaya karar verdim. Sanki büyük boy mezar başlarıymışcasına sağa sola serpili duran minareler insanın canını daha da sıkıyordu.

Bu bölgeye TOKİ'nin site kuracağını duyunca artık düşüp bayılacaktım. Kendimden tiksindim. TOKİ'nn bir gettoyu ya da sosyalist realist mimariyi andıran (ama tabiki daha çok kötü bir kopyasına benzeyen) tekdüze binalarıyla göz zevkine hakaret eden sitelerinden birine veya birkaçını buralara konduracağı fikri midemi kaldırdı. Hepsi benim yüzümden olmuştu. Ben 13 yaşındayken yok olmalarını dilediğim için rengarenk gecekondular gitmişti ve bu isteğim için cezalandırılıyordum. Sırf ben de değil, tüm Ankara ve Ankara'ya gelenler. Allah beni cezalandırmış ve gecekondular yerine bana TOKİ'yi vermişti. “Al bakalım şimdi havaalanından şehir merkezine inerken rengarenk, tek katlı, bahçeli, topografiye uygun inşa edilmiş evler yerine, TOKİ'nin genelde olabilecek en çirkin renklere boyadığı, birbiriyle tıpatıp aynı çirkinlikteki yüksek binalarından oluşan siteler arasından ilerle bakalım bu sana daha mı güzel gelecek” demişti. Daha birkaç ay önce benzer bir manzarayı Gaziantep'te havaalanından şehre giderken gördüğüm için TOKİ felaketinden bahsederken neye referans verdiğimin farkındayım.

Çok pişmanım ama nafile. Bu arada yaptım araştırmamı ve gördüm ki minareleri kafaya takan bir tek ben değilmişim. Cumhuriyet gazetesi gitmiş konuyu uygulamayı yöneten Toplukonut-Büyükşehir Belediye İnşaat, Emlak, Mimarlık ve Proje AŞ'nin Genel Müdürü Ferhat Ertürk'le konuşmuş. Arkitera Cumhuriyet'te yer alan röportajı alıntılamış ben de onlarda okudum ve anladım ki sormuşlar Ertürk'e neden kaçak yapıları ve camileri yıkarken minarelere dokunmadınız, günah diye mi demişler. O da, olur mu o zaman camileri neden yıkalım ... biz bir “bilen”le çalışıyoruz demiş. Herhalde o “bilen” şöyle dedi; yıkmayalım bu sanat harikası minareleri olmadı bunlara uygun cami yaparız ilerde. Hatta TOKİ de planlarını bu minarelerin olduğu yerlere cami gelecek şekilde yapar biz de fazladan minare inşaatı parası vermekten kurtuluruz. Hem bu minareler kaçak ama süper malzeme kullanılarak inanılmaz bir mimari dehayla yapılmışlar, ha Sultanahmet Camisi ha bu minareler, valla yıktırmam. Eh, şimdi ben koca “bilen”den fazla bildiğimi iddia edemem, üstelik ben mimar bile değilim. Neyseki bir “bilen” sayesinde Ankara'ya havayoluyla gelen yabancı temsilciler gecekonduları değil, bu saçma manzarayı görmenin ayrıcalığını yaşayacaklar. Bir de TOKİ konutları tamamlandımıydı, deymeyin keyiflerine.

Bu yazı ile Ankara'ya tüm gidenlerden (projenin açıklamasında sık sık geçen “yabancı devlet konukları” da dahildir buna) ve Ankaralılar'dan özür dilerim, çocukluk ettim beni affedin. Bilemedim...

8 yorum:

gökmavi dedi ki...

Merhaba,

Bu daha bir şey değil, sırada Ulus var...

llorona dedi ki...

yazının anlatımı pek akıcı olmuş, keyifle okudum. fakat konu, kentsel donusum projelerinin ortaya çıkardığı çirkinlik sorunu çerçevesinde ele alınmaktan sanki daha fazlasını gerektiriyor.

esra bakkalbasioglu dedi ki...

Ilorona sana katılamıyorum ne yazık ki. Zira blog yazısı yazmak bize bir konuyu istediğimiz açıdan ele alabilme özgürlüğü verdiği için buradayız. Yoksa konuyu ciddi ciddi ekonomik-sosyal-politik boyutundan ele alır bir gazeteye, akademik dergiye falan göndeririz. Bu yazı kentsel dönüşüm yazısı değil. Ama burası da akademik bir ortam değil. Burada kimsenin iddiası bahsettiği konunun gereklerini yerine getirmek olmaz, olmamalı. He, diyorsan ki gerekleri yerine getiremiyorsak susalım, bence bu da bizi kısırlaştıran bir özdenetim olur.

adsumcu dedi ki...

Bence burda llorona'nın demek istediği "bir babayiğit de çıksa da bu konu üzerine daha fazla,belki daha akademik birşeyler yazsa ve buraya koysa" minvalinde okunmalı.

Kaldı ki burada yayınlanan yazıların bazısı zaten evvelden bir yerlerde yayınlanmış yazılar.Bununla birlikte burada evvelden başka bir yerde yayınlanmayan -ama serbest stille de yazılmayan- yazılar da mevcut.
bknz. benim Fransa üzerine çevirilerim ve kitap tanıtım yazım.

Neticede evet burası bir blog,daha serbest yazı stillerine izin veren bir mecra.Ama konunun yazılan yazıdan fazlasını hak ettiği de bir vakı'a.

esra bakkalbasioglu dedi ki...

Sanırım biraz sert duruyor benim yazdığım yorum. Buna niyet etmemiştim açıkcası. Tabiki burada son derece esaslı yazılar var. Bu konuda da en kısa zamanda dolu dolu bir yazı okuyacağımıza eminim.

adsumcu dedi ki...

Bence yakında konuya değgin daha kapsamlı, daha fazlasını içeren bir yazı okuyacağız.llorona yorumundan hareketle bana o mezkur yazı şu an hazırlık aşamasındaymış gibi geldi.

llorona dedi ki...

yeniden okuyunca yanlış/eksik anlaşılabilecek bir yorum olduğunu fark ettim. aslında şunu kastetmiştim:
o taş yığıntısı binalara ve bu dönüşüme "çirkinlik" üzerinden bakmak azımsanacak bir şey olmasa da, böyle bir bakış açısı söz konusu durumu insansızlaştırıyor. oralarda yaşayan insanlara ne olduğu, artık nerelerde, hangi koşullarda yaşamaya mecbur bırakıldıklarına dair yazarın en ufak bir endişesi yok izlenimini veriyor
buna karşılık, her yazının her ihtiyaca tabii ki cevap vermesi mümkün değildir; ama veremez diye de eleştirilmeyecek anlamına gelmemeli.

adsumcu dedi ki...

her yazı bahsettiği konuyu tamamıyla ele alamayabilir, hatta muhtemelen alamaz bu kısa blog yazılarında.dolayısıyla bence "konunun şurasına neden değinilmedi,buna neden atıfta bulunulmadı bu yazıda" diye bir eleştiri getirmek çok mantıklı değil.yoksa blogda yer alan her yazının eksiği gediği bulunabilir, hatta elan mevcuttur da.
eksik olduğunu düşündüğümüz -yani "yok" olan- şeyler üzerinden değil de "var" olan şeyler üzerinden değerlendirme yaparsak sanki daha verimli oluruz gibime geliyor.

master derslerinden birisinde her hafta bazı metinler okur ve sonrasında bunları tartışırdık -gerçi tüm dersler üç aşağı beş yukarı böyleydi ya neyse.hoca "kitabı eleştirirken şurası eksik burası gedik diye eleştirmek en kolayıdır,bana adamın yazdıkları hakkında birşeyler anlatın" derdi.

yazarın olana bitene karşı genel duruşu da bence yazıda batıni de olsa bir biçimde yer almış.