13 Haziran 2011 Pazartesi

2011 seçim sonuçlarına dair ilk izlenimler

Önümüzdeki en az 10 yıllık dönemde şu an AKP’nin temsil ettiği muhafazakar merkez sağ küme birlik ve beraberliğini korur – Kürt meselesinde ve küresel ekonomik düzende şu an öngöremeyeceğimiz sarsılmalar olmadığı sürece. Böyle bir Türkiye’de tek başına iktidar olan bir AKP’nin başkanlık makamını yaratıp o makama Erdoğan’ı oturtmasını riskli buluyorum.




Seçim sonuçları hemen hemen belli oldu. Vatana millete hayırlı olsun. Ben yurtdışında geçirdiğim son iki yıl boyunca Türkiye siyasetini çok yakından takip edemedim. Fakat seçimin belli başlı bazı siyasi sonuçlarına dair iki çift kelam edebilirim sanıyorum.

1. Kürt seçmenine hitap ederek meclise giren bağımsız adaylar bloğu sandalye sayısını 36’ya çıkardı. Bu Kürt meselesinin çözümüne dair demokratik, eşit yurttaşlık temelinde adımlar atmakta ayak direyen, hatta düpedüz köstek olan herkese ders olmalı. Tabi olmalı demek olacak demek değil. Sonuçlara şöyle bir bakınca görünen o ki bu Kürt milliyetçisi blok AKP’den oy çalarak artırmadı payını. AKP Doğu’daki belli bir kesimde oylarını korudu (sonuçların matematiğini ayrıntılı inceleyenler varsa lütfen beni teyit veya bana itiraz edin bu hususta). Bu tablodan AKP’liler ‘bu kafada gidelim, Doğu’da kendi bloğumuza oynayalım’ dersini çıkarıp, bu inadın provoke edeceği gerilimin sorumlusu olarak Kürt milliyetçisi hareketi göstermeye devam edebilir. Bunun kısa vadede sonucu, söylem düzeyinde ve kültürel haklara dayalı bir açılımın, SYDV ve belediyeler üzerinden bölgede yoksullara dönük maddi patronajın, ve Kürt milliyetçisi aktivistlere yönelik polis baskısının devamı olur. Buna PKK’nın ve etrafındaki siyasi hareketin tepkisi ne olur, orta-uzun vadede bu Kürt sorununu nereye götürür, bu konuda erken ve sorumsuz yorumlar yapmaktan imtina ediyorum. Dilerim ki AKP seçim sonuçlarını Kürt meselesinde çözüme köstek olmaya çalışan (derin) devlet erkanından ve aşırı Türk milliyetçisi seçmen tepkisinden korkmadan cesur adımlar atmak adına bir imkan olarak görür.

2. Bu sonuçlar Erdoğan’ı başkanlık sistemini ülkeye yerleştirmek konusunda cesaretlendirecek (bu konuya giriş için blogumuzda daha önce yayınlanan Aytuğ'un yazısına bknzŞ http://fikirmahsulleriofisi.blogspot.com/2010/10/ah-bir-baskanm-olsa.html). Bu çok önemli. Sistem ne şekilde tasarlanır, ayrıntıları nasıl olur, bunları tartışıp (bekleyip değil!) göreceğiz. O yüzden bunun (çeşitli sosyal ve siyasi bloklar açısından) avantajları ve dezavantajları zaman içinde şekillenecek. Ben burada yalnızca başkanlık sistemine dair siyaset bilimi yazınında sıklıkla vurgulanan bazı temel değerlendirmelere değineceğim (wikipedia’daki İngilizce makale bunun güzel bir özetini sunmuş, daha ayrıntı için Tsebelis’in ‘Veto Players’ına bakınız), çünkü bu boyutları başkanlık sistemini Türkiye gibi bir ülke için çok riskli kılıyor. Öncelikle tarihi açıdan baktığımızda başkanlık sistemi monarşiden demokrasiye evrilmeyen, yani ‘demokratik doğmuş’ olan ABD’deki kurucu babaların bir icadı. Dünyanın ilk yirmi küsür modern demokrasisi arasında yalnız ABD ve Kosta Rika başkanlık sistemi örnekleriydi. Sonrasında da bu sistemin yayılma alanı Latin Amerika oldu, zira bağımsızlıklarını ABD devrimden ilhamla kazanan bu bölge ülkeleri anayasalarını ve pek çok siyasi kurumlarını ABD’den aldılar, almaya çalıştılar. Avrupa ülkeleri zaman içinde başkanlık sisteminin bazı öğelerini rejimlerine katsalar da bu sistem en çok Amerika kıtasına özgüdür. Bu başlı başına bir risk, çünkü Fransız cumhuriyetçi geleneği temel alınarak kurulmuş (öyle kuruldu da başımız göğe mi erdi derseniz o da doğru) devletimizin kurumsal mimarisinin başkanlık sistemi ile ne derece doku uyumu göstereceği, göstermeyen dokuların değiştirilip değiştirilemeyeceği gibi sorular gündeme geliyor. Özellikle şu riskler söz konusu:

       a. Yüksek yargının yeterince bağımsız, yetkin, ve saygın olmadığı ülkelerde başkanın diktatörce güçler elde etmesi ve rejimi bu şekilde antidemokratikleştirmesi ya da bu sürecin sonucunda darbeyle devrilmesi sık rastlanılan bir akıbet. Yıllarca yakası darbeden kurtulmayan Latin Amerika ülkeri bunun en büyük örneği. Peki ya Türkiye? Türkiye’de yüksek yargının ne derece yıprandığı ortada. Üstelik son değişikliklerle yürütmenin yargıyı denetleme gücü artırılmış iken hem meclis çoğunluğuna hem de başkanlık makamına sahip çıkan bir tek parti iktidarına Türkiye gibi bir ülkede kim fren çekecek, denge koyacak? Türkiye’de devlet aygıtı üzerinde doğrudan söz sahibi olan kurum ve grupların iradelerinden bağımsız bir kamu hukuku geleneğinin bulunduğunu söylemek mümkün değil, ABD’deki anayasa hukukunun aksine.

     b. Parlementer rejimlerde bir hükümet krizi çıktığı vakit başbakana güvensizlik oyu vererek veya koalisyon ortaklarının 'bu böyle gitmiyor' demesi suretiyle erken seçime gitmek mümkün. Başkanlıkta ise daha ciddi algılanan ve zor gerçekleştirilebilen ‘geri çağırma’ mekanizması var. Bu açıdan, parlementer rejimlerde hükümet bozmak daha kolay. Başkanlık rejiminde ise (antidemokratik yollar dışında) oturup bir sonraki seçime kadar beklemekten başka çare kalmıyor çoğu zaman.

     c. Liderin kutsal olduğu, parti listelerinin parti lideri tarafından hazırlandığı Türkiye’de başkanlık rejiminin bu eğilimi pekiştirmesi, ve daha katılımcı bir siyasi kültürün yeşermesine yönelik mekanizmaları tıkaması olası.

3. AKP bir koalisyon partisiydi, hala da öyle. (Şimdi biraz spekülasyona başlıyorum:) Bu koalisyonun içinde AKP’nin neoliberal yüzünü temsil eden büyük sermaye var. Sünni muhafazakarlığı kuvvetli olduğu için veya PKK odaklı hareketi gerçekçi ve güvenilir bulmadığı için AKP’ye dönen (CHP’nin bu alanda bir seçenek yaratması için kırk fırın ekmek yemesi, seksen yıllık söylemlerini yutması lazım) bir Kürt kesim var. Meclise gireme şansı olmayan Saadet yerine AKP’nin yanında kalmaya devam eden bir küçük İslamcı kesim var. Bunların ortasında ise geniş bir milliyetçi mukaddesatçı, istikrar – ya da Abdülhamit’ten Porfirio Diaz ve Estado Novo’ya kadar envai çeşit modern muhafazakar rejimin kendi dillerinde verdiği adla ‘düzen ve kalkınma’ – yanlısı bir orta sınıf küme var. Bu kümenin ekonomiden beklentisi ‘fiyat istikrarı’ ve ‘büyüme’ (Son on yıllık tecrübe gösteriyor ki ‘istihdam’ bile değil çünkü büyüme olduğu sürece, yardım, ucuz kredi , geçici işler vb yollarla insanlar ayakta kalmayı ve bunu hiç yoktan iyidir diye değerlendirip hükümeti takdir etmeyi başarıyorlar). İşçi haklarına veya salt devletçiliğe dayalı bir söylemle ilgilenmiyorlar. Elhamdülillah Müslümanlar ama bilhassa Ramazan ayında ve Cuma gününde pekişen bir Müslümanlık bu. Anadolulular; kıyı kentlerinde mukim Rumeli kökenlilerle aynı estetik hassayetleri paylaşmıyorlar. Alevilere güvenmiyorlar. Ayrıca unutmayın bu kümede 40 yaş altı kim varsa 1980 sonrasında okula gitmiş, Türk-İslam sentezini hakikatin şahikası bellemiş. Başbakan Rum kelimesini hakaret kabul ediyorsa bunda kafaya takacak bir şey görmüyorlar. İsrail en favori hedef. Ama ABD ile yakın ilişki kurup caka satana hayran oluyorlar. AB ekonomi için bir istikrar çıpası olacaksa, peki gidelim o doğrultuda diyorlar. Yok gereksizse kalsın diyorlar. PKK konusunda ise heralde kafaları karışık. Savaştan bıkılmış artık, polis ve kömür gücüyle de olsa, bazı hakların teslim edilmesi tarikiyle de olsa bitsin artık bu illet diyorlar. Şimdi diyeceğim şu ki, bu geniş koalisyonu bir arada tutan her şeyden önce ekonomik büyüme.

      a. Büyüme bir nedenden ötürü durduğu vakit bu merkez küme dışındaki unsurlar koalisyondan ayrılır, ama onlar arasında da yalnızca büyük sermaye siyasi zeminin genel anatomisini kendi başına etkileme gücüne sahip. Merkezdeki küme ise parti/lider düzleminde bir siyasi kriz ve bölünme çıkmadığı takdirde küçülerek de olsa bütünlüğünü korur, ve bir sonraki muhafazakar merkez sağ partiye oyunu teslim eder, gibi geliyor bana. Eğer parti bölünür de yakın güçte iki AKP'cik ortaya çıkarsa (büyük sermayeye, ithalatçıya ve makroekonomik neoliberalizme daha yakın bir AKP'cik ile tekstil, deri vb düşüş halindeki sektörlerdeki orta boy üreticiler ile çiftçileri temsil etmeye soyunan daha Anadolulu bir AKP'cik) ancak CHP aradan sıyrılabilir.
      b. Peki ya ekonomik büyümenin duracağına dair bir işaret var mı? Dış sermaye girişine ve cari açığa (yani ithalata) dayanan büyüme modeli alttan alta Türkiye’nin sınayi ve tarımsal üretimdeki rekabet gücünü yavaş yavaş kırsa da (bu konuda bazı temel istatistikler sağlayabilirim), bu seçmenin fark edeceği bir hız ve şiddette olmuyor. O yüzden, maalesef, küresel ölçekte yeni bir sarsılma olmadığı takdirde, bu ekonomi politikasının temel parametreleri değişmeyecek. Biz bizi şeker hastası yapan bu abur cuburu yemeğe devam edeceğiz. (Seçim öncesi Ali Babacan bu böyle gitmez, yeni iktidar döneminde büyüme hızını yavaşlatmamız lazım diyordu ama bunu başbakana dinletebilir mi?). Bu patikanın miras bıraktığı yapısal sorunları geleceğin ekonomi tarihçileri ve seçmeni yargılayacak, şimdiki seçmen değil. O zamana kadar arada sırada grevler olacak, bir ay sonra unutulacak. Çiftçiler şikayet edecek, ama sola oy vermeyecekler. Bu arada nispeten liberal demokratik yasalar çıkarken yasaların ruhuna aykırı, yıldırma amaçlı baskılar muhalif grup ve kişiler üzerinde nokta atışı biçiminde uygulanacak. Amacım Türkiye’de siyasetin sonunu ilan etmek değil. Ülkenin cari sosyal gerçeğini görüp değerlendirmelerimizi buna göre yapalım, demek istiyorum yalnızca. Belki biraz daha çok Gramsci okumak lazım. AKP’ye hiç oy vermemiş ve asla vermeyecek arkadaşlarla konuşarak seçmen nabzı tutulmuyor, solcularla liberaller birbirini ağırlar hesabı kapalı devre AKP eleştirileri yapmakla da siyasi tablo etkilenmiyor. Seçim sonrası bir haber sitesinde okuyucunun biri ‘Türkiye pasaportumu yırttım, herkese hayırlı olsun’ demiş. Bu vatandaşın Türkiye bilgisi seçim öncesinde pek kısıtlıymış demek ki. Öyle küsüp pasaport yırtmak yok, kaçıp gitmek de yok. Eldeki malzeme bu, bunun üzerinde çalışıp dönüştüreceğiz... Tüm bunlar bana şu izlenimi veriyor: Önümüzdeki en az 10 yıllık dönemde şu an AKP’nin temsil ettiği bu muhafazakar merkez küme birlik ve beraberliğini korur – Kürt meselesinde ve küresel ekonomik düzende şu an öngöremeyeceğimiz sarsılmalar olmadığı sürece. Buradan da tekrar başkanlık sistemine bağlamak istiyorum. Böyle bir Türkiye’de tek başına iktidar olan bir AKP’nin başkanlık makamını yaratıp o makama Erdoğan’ı oturtmasını riskli buluyorum.

3 yorum:

OzgurB dedi ki...

kısaca şöyle:

1)seçmen ekonomik istikrar istiyor, zenginleşmese de aşırı fakirleşmek, krizlerle boğuşmak filan istemiyor..

2)seçmen koalisyon filan da istemiyor, tek parti mis gibi diyor..

3)biz demokrasi, hak hukuk, hatta çevre filan gibi post materyal dertlere tasalara sahipken seçmenin büyük bir çoğunluğu için yol sahibi, altyapı sahibi olmak lüks, bu nedenle bayındırlık hizmetleri 50 yıldır olduğu gibi hala rocks!

4)yine seçmenin şimdilik büyük çoğunluğu akp'nin yarattığı refahın paylaşım mantığından memnun.. yeşil kart, ucuz ilaç, makarna, kömür, kitap filan güzel geliyor insanlara bence.. chp'nin bunlar hak temelli olsun isteği pek yankı bulmadı seçmende sanki..

ha ekonomi çok ısınır, kriz mriz olursa bütün bu parametreler akpnin lehine olabilir gibi ama şimdilik 1 -2 yıl içerisinde böyle bir ihtimal de pek gözükmüyor sanki..

Alper Yağcı dedi ki...

AKP'nin 'aleyhine' mi yazmak istemistin son cumlede?

OzgurB dedi ki...

yanlış olmuş, doğrudur..