5 Kasım 2011 Cumartesi

Sosyal Medyanın Bir Varmış Bir Yokmuşluğu

Günümüzün en sık telaffuz edilen kavramı olan sosyal medyayı bir yenilik, bir devrim, veya bir imkan olmaktan öte kendimi geliştirmek ve hayatı, insanları sorgulamak için bir fırsat olarak görmeye başladım artık. Sosyal medya derken ne kastettiğimin anlaşılması için belki de kendi sosyalliğimin aslında çağın biraz gerisinde bile sayılacağını belirtmeliyim. Bir twitter hesabım yok, şimdilik sadece sanal olmayan hayatta da arkadaşım diyebileceğim kişileri arkadaşım olarak kabul etmeye çalıştığım facebook bile kendimi çağa ayak uyduramayan bir ihtiyar gibi hissettirmeye yetiyor zaten.




Birçoğumuz gibi ben de Van’daki deprem sonrası utanmazca ve şuursuzca etrafa saçılan nefret mesajlarından şaşkınlığa düştüm. Bu mesajların kaynaklarından bir kısmının facebook’ta “arkadaş”ım olduğunu görünce kendimden utandığıma göre, sosyal medyanın işleyiş mantığını henüz kavrayamamış sayılır mıyım? Bu insanlara yine facebook üzerinden cevap verip kendilerine gelmeleri için çaba göstermeyişime ve bunun yerine kendilerini arkadaş listemden silmeme ne demeli? Panikle saçmalamak? Kendini adam edemeyen insanların başkaları tarafından adam edilebileceğine dair ümit beslememek?

Ekim ayının son günlerinde sosyal medyada pek karşılaşmadığım, ancak tüm gazetelerde yer alan üzücü, yıldırıcı, (bence) isyan ettirici bir haber vardı. Kuzey Kıbrıs’ta askerliğini yaparken disiplin koğuşunda maruz kaldığı kötü muamele nedeniyle hayatını kaybeden Uğur Kantar’ın ölümü ve bu ölüm ile ilgili olarak ortaya atılan iddialar. Uğur Kantar her şeyden önce bir insandı. Ne yapmış olursa olsun maruz kaldığı iddia edilen muameleyi hak edecek bir şey yapmadığı kesin. Bu kişinin bir annesi, bir babası, üzerinde emeği geçen büyükleri, sevdikleri, arkasından kahrolanları var mutlaka. Kendisi Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşıydı ve son günlerinde de vatandaşlık bağıyla bağlı olduğu devletin yasaları gereği yapmaya mecbur olduğu vatani görevini yapmaktaydı.

Uğur Kantar, kendisini ailesinin elleriyle teslim ettiği, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir kurumu olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bünyesinde vatani görevini yapmaktayken maruz kaldığı kötü muamele nedeniyle hayatını feci bir şekilde kaybetti. Belki bir ya da birkaç kişinin bir seferlik ihmali, belki rutin olarak süregelen bir uygulamanın kurbanı oldu, bunu bilemiyorum.  Benim anlayabildiğim en net nokta şu, sevenleri Uğur Kantar’ı devlete emanet etmiş ve devlet Uğur’u koruyamamış, hatta ölümüne engel olamamış.

Kasım ayının ilk günlerinde ise yine sosyal medyada pek karşılaşmadığım, ama yine tüm gazetelerde yer alan bir başka üzücü, yıldırıcı, (bence) isyan ettirici haber vardı. 13 yaşındayken 26 kişinin cinsel istismar ve tecavüzüne uğrayan bir çocuğun durumu ile ilgili davada Yargıtay, kız çocuğunun rızası olduğu gerekçesini dikkate almış. 13 yaşında bir çocuğun tecavüzün veya cinsel istismarın ne olduğunu bilmesi ve kendi başına gelmekte olduğunu anlaması bile bana pek mümkün görünmezken, yargının bu kararını anlayabilmeyi beklemiyorum kendimden. Aynı dava sürecinde yargılanan iki kadına iffetsiz yaşam sürdükleri gerekçesiyle 9 yıl hapis cezası verilirken, bizzat fiili işleyen adamlara 1-4 yıl hapis cezası verilmesini ise bu moral çökertici haberi hazırlayanların bizi neşelendirmek için araya serpiştirdikleri bir espri olarak kabul etmek istiyorum.

Şimdi, neden bu yazıya sosyal medya ile başladığıma gelirsek… Son günlerde sosyal medyadan bahsetmek popüler olduğu için değil, gerçekten sosyal medya beni şöyle bir sorgulamaya yönelttiği için yazıya bu şekilde başladım:

Çukurca’da 24 asker şehit olduğunda “intikam değil katliam istiyoruz”, “en iyi Kürt ölü Kürt’tür” (ve sonrasında da gülücük var üstelik) ve benzeri ifadeler kullanarak maruz kalınan şiddetin kat be kat kötüsünün sorumluluğunu sanal alemde de olsa üstlenmekte sakınca görmeyen sosyal medya vatanseverleri; şiddet ya da haksızlık, ya da adaletsizlik, ya da acımasızlık “öteki” olarak düşünülen, düşman bilinen bir kişi ya da kurumdan kaynaklandığında vatanseverliklerini en modern teknolojiyi kullanarak özgürce haykırırlarken, bir başka şiddet, haksızlık, adaletsizlik veya acımasızlık, ötekileştirmediğimiz, kendimizden, ailemizden bir parça gibi gördüğümüz, kendi kurumumuz, kendi organımız olarak gördüğünüz bir yerden kaynaklandığında neredeler?

Terörle savaşırken şehit olan askerlerin ölümü yüreğinizi sızlatıyor elbette, aynen ben de böyle hissediyorum. Peki ya vatani görevini yaparken gördüğü kötü muamele sonucu hayatını kaybeden askerin ölümü? Peki ya adalete sığınan bir çocuğun maruz kaldığı durum? Kötülük dışarıdan geldiğinde yüreğiniz sızlıyor, peki ya içeriden geldiğinde? Kendi kendimize sürekli yeniden var ettiğimiz, varlığımızın temeli olarak gördüğümüz, gönüllü olarak, isteyerek, vergi vererek, hizmet ederek, bir parçası olarak, isteyerek varoluşuna katkıda bulunduğumuz devletimiz, vatani görevini yapan askerini koruyamadığında, adaletine güvenip kanadına sığınan çocuğuna maruz kaldığı kötülükten pay biçtiğinde, vicdanları rahat mı?

Kardeşi arkadaşından dayak yiyen bir ağabeyin gidip o arkadaşı dövmesi, ama kardeşi bir aile büyüğünden dayak yediğinde o ağabeyin hiç ses çıkarmaması gibi bir vatanseverlik şekli bu. Oysa bir düşünün, sizce o çocuğu hangisi daha derinden etkiler, arkadaşından yediği dayak mı, yoksa annesinden yediği dayak mı?

5 yorum:

Özgür Ceren Can dedi ki...

sıkı bir vatanseverlik analizi, tebrikler...

adsumcu dedi ki...

askeriye işin içine girdi mi mesele çok değişiyor. her ne kadar üst düzey siyasette askeriyenin gücü eskisi kadar değilse de, aşağılara doğru indiğiniz zaman o gücün hala devam ettiğini görebiliyorsunuz. bu "güç muhafazası" beraberinde askeriyeye büyük bir meşruiyet de kazandırıyor.

askerdeyken beni ziyarete gelen aile efradının onlara bundan bahsedince, uzun dönemlere atılan dayak'ı son derece normal karşıladığını da belirtmek isterim.

ne kadar uğraşırsanız uğraşın uğur kantar için bu denli ses yükseltecek kimseyi bulamazsınız.

Adsız dedi ki...

bir twitter hesabı yok, sadece facebook bile yetiyor kendisine ve bunları sosyal medyayı takip etmek olarak tanımlamış olduğunu ima ediyor. eh her paragraf başında "sosyal medyada pek karşılaşmadığım" ritüelini tekrarladığına göre, sosyal medyayla içli dışlı full takipkâr bir internet bireyiyle karşı karşıya olmalıyız..

hem twitter hem de facebook hesabım var. bu nedenle twitter ile facebook arasındaki derin farkları görebiliyorum. yazıda bahsedilen tüm hadiseler hem twitter hem de facebookta yer aldı. tabii arkadaş listesiyle sınırlı bir mecra sunduğundan, facebookta bu hadiselerle ilgili yorumlar görmek arkadaş listesinin niceliği ve niteliği ile bağıntılı. 500 USA vatandaşından oluşan bir arkadaş listesi, Türkiye'ye has toplumsal olaylarla ilgili herhangi bir ses veremeyecektir elbette.

Van depremi sonrasında twitter'ın faydası tartışılamaz bile. Enkaz altında kalan kişilerden ya da yakınlarından alınan ihbarlar akut ve kızılay hesaplarına iletildi. Van'daki depremzedelere yardım amaçlı toplanacak zorunlu ihtiyaçlar için pek çok firma (gıda/ped/su üreticileri, lojistik firmaları, soba üreticileri vb.) ve belediyeler harekete geçirildi.

habertürk'ün sırtından bıçaklanmış kadının fotoğrafını yayınlaması ve en son 26 kişinin cinsel istismarına uğrayan 13 yaşındaki kızın davasıyla ilgili yargıtay kararı da büyük tepkiler yarattı.

madem twitter hesabın yok, neden sosyal medya üzerine böylesine toptancı bir yazı yazıp komik duruma düşüyorsun. yoksa twitter hesabın var ve bunların sen de farkındasın da, bir kere yazıyı yazmış bulundun ve yayınlamadan çöpe atmak fikri hoşuna gitmedi mi..

argümanlar sağlam olsun, varsın hiç de popüler olmayan bir konu üzerine olsun, varsın kısa ve öz olsun..

Adsız dedi ki...

sosyal medyayı takip etmiyorsun, normal medyaya da mı oruçlusun.. alttaki haber tüm ana akım medyada yer aldı. belki senin "gerçek"lere parmak basan muhteşem yazını bu blogda arayıp bulup okuduktan sonra akılları başlarına gelmiştir, ne dersin??

http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/11/06/n.c.kararina.protesto.yuruyusu/635886.0/index.html

Elif Ersin Sarıgül dedi ki...

Ben bu yazıyı hazırladıktan sonra meramımı anlatmak için örnek olarak seçtiğim çocuk tacizi haberi ile ilgili sesler oldukça yükseldi. Sandığımdan daha duyarlı olduğumuzu gördüğüme sevinmekle beraber, bu örneği seçmekte aceleci davrandığımı da görmüş oldum. Yazıya ilave yapmak yerine buraya not düşmek istedim.