20 Mayıs 2009 Çarşamba

Tez 5: Hepimiz Heidi’nin Dedesiyiz…


Sizlerle son dönemde kafamda iyice netleşen bir düşüncemi paylaşmak istiyorum; büyüdükçe Heidi’nin Dedesi’ne benzediğimi fark ettim. Ben zamanla huysuz, yaşlı Adolph Kramer gibi insanlardan soğudum, onlarla iç içe olmaktan sıkıldım ve ben de onun gibi dağlarda sevmediğim insanlıktan uzakta yaşamak istiyorum. Bunun nedeni kötü Türk insanıdır arkadaşlar, evet doğru okudunuz, Türk insanının %90’ının kötü olduğunu düşünüyorum. Öncelikle “kötü” ile neyi kastettiğimi açıklamalıyım. Sıfat olarak “kötü”, anlamı oldukça belirsiz bir kelime. Kötü filmlerde gördüğümüz gibi dünyayı ele geçirmeye çalışıp her fırsatta “nıhahahahah” diye gülen insanlar için kullanılan bir sıfat değildir. Benim için “kötü” birlikte yaşadığı insanlara saygısı olmayan, önce hep kendini düşünen, kıskanç, işine geldiğinde rahatça yalan söyleyen, hep kendine düşman arayan, eline en ufak bir güç geçtiğinde bunu diğerlerini ezmek için kullanan insanları tabir etmek için kullanılan bir sıfattır.
Ne yazık ki Türk insanında her gün daha da fazla görüyorum bu hareketleri… Bu hareketler trafikte kendi kaybedeceği 1 saniyeyi kaybetmemek için kolayca canınızı tehlikeye atmaktan, Sivas’ta insanları diri diri yakmaya kadar geniş bir alanda açıkça görülebilir. Bu insanlar sevdiceğinizle öpüştüğünüz için sokakta size saldırabilir ya da Kürtçe konuştunuz diye sizi dövebilir. Bu bahsettiğim hareketleri dinciliğe, milliyetçiliğe ya da her hangi başka bir düşünceye bağlayanlar çıkacaktır elbette, ama ben bunlara kesinlikle katılmıyorum bu tanımlamalar durumu açıklamak için yeterli değildir, bu durum kötülüğün saf halidir. Dincilik ya da milliyetçilik olmasaydı da bu insanlar bu yaptıkları kötülükleri yapmak için yollar bulacağına inanıyorum. Başka bir açıklama olan “bizim köylümüz çok iyidir, çok saftır, İstanbul gibi şehirlerin orospuluğu bu insanları bozdu” ‘ya da inanmıyorum, bu olaylar her yerde yaşanıyor. Şimdi sana verilen fırsatlar onlara verilmediği için bu insanlar öfkeli ve öfkeli olmaya hakları var diyenler de çıkacaktır. Bu yorumun çok tepeden yapıldığını düşünüyorum. Sonuçta ben sıradan bir insanım ve bu olayları her gün yaşıyorum, sonuç olarak da bu durum benim hayatımdaki mutluluğumu büyük oranda etkiliyor. O insanlar daha iyisini bilmiyor, onlara kimse iyiyi öğretmemiş diyenler; size karşı tezimi bir örnekle savunacağım;
Dolmuşçu Örneği:
“ Bağdat Caddesi’ndeki sarı dolmuşları dolu olduklarında sadece trafik arasında hızla ilerleyen ve insanları tehlikeye atan sarı tanımlanamayan objeler olarak görebiliriz, ancak bir de bu dolmuşların dolmadığı durumlar vardır; işte o zaman Bağdat Caddesi’ni 50 dakikada ancak geçerler. Artık bu durumu kanıksadığımdan geçenlerde bindiğim ve dolmadığı için çok yavaş ilerleyen dolmuşla Bağdat Caddesin’de 30 dakika kaybetmek benim için sorun değildi, ancak dolmuşumuzun Bağdat Caddesi’nin sonuna Fenerbahçe Stadı’nın önüne geldiğinde durmasına bir anlam veremedim ve dolmuşçuya neden durduğumuzu sordum, sonuçta sadece 2 boş yer kalmıştı, alacağı 6 TL için dolmuştaki 6 kişiyi daha da fazla bekleteceğini düşünmemiştim. Ancak “daha iyisini bilmeyen” dolmuşçumuz Göztepe’den gelen bir başka dolmuşta kendisine geçecek iki müşteri daha olduğunu ve onları bekleyeceğimizi söyledi. Bunu da kabul ettik. Ancak bu bekleyişin 15. Dakikasında dolmuştakilerden biri dayanamayarak bu kadar da olmaz ki kardeşim insanlara böyle saygısızlık yapamazsın diyerek çıkıştı, dolmuşçunun tavrı netti, “Allah Allah in o zaman birader ne cırcır yapıyosun”, bu cümlenin arkasında gizli olan tehdit ise herkes için açıktı; daha fazla konuşursan koltuğumun altındaki levyenin kaderi kafan olacak. “

İşte daha iyisini bilmeyen dolmuşçumuz buna güveniyordu, çoğu dolmuşçu gibi. 30 dakika o noktada bekledikten sonra kafamdaki düşünce netti, bu adam da kötülerden biri, bir çoğu gibi. Bu adamın bu şekilde insanları yüzlerce defa beklettiğine eminim ve bu 100 seferin 80’inde bir noktadan sonra cesur bir vatandaşın kendini uyardığını, bunun yanlış olduğunu söylediğini adım gibi biliyorum. Bu 80 seferin her birinde dolmuşçunun da bu insanı aynı tehditle susturduğuna eminim. 80 seferde anlamayan bir insan için daha fazla ne yapabiliriz. Burada 6 TL senin için önemli değil ancak onun için önemli diyen ve halkını çok seven insanlara sesleniyorum; benim derdim zor geçinen dolmuşçu sınıfını karalamak değil bu insanın ne olursa olsun size saygısının 3 TL’den az olduğunu açıklamak. Elbette ki bu tür kötülük dünyanın birçok yerinde var, ancak beraber yaşamaktan bu kadar uzak bir yer ben görmedim. Elbette ki bu kötülüğün genetik olduğunu düşünmüyorum, bu yıllardır ülkemizde süregelen çarpıklıklara dayanıyor. Elbette ki bu durum düzeltilebilir, ancak çok çok çok çok uzun yıllar alacaktır. Çoğunuz politika okuduğunuzdan belki bunu sosyal bir sorumluluk olarak görüyor olabilirsiniz. Sıradan bir insan olarak benim ise sadece 1 hayatım var, bu gibi durumları kafaya takıp kanser olmazsam 70 sene kadar bu dünya üstündeyim, şimdi bu konu üstünde bu insanlarla uğraşıp torunumun torununun torunu sonuçları görecek diye ben kendi hayatımı bu yolda harcamak istemiyorum. Elbette ki yazının başında bahsettiğim Heidi’nin Dedesi gibi dağlara çıkmak gerçekçi bir çözüm değil, o zaman bende aslında herkesin uyguladığı çözümü uygulayacağım; çok para kazanı, bu parayı izolasyon malzemesi olarak kullanacağım. İddia ediyorum ki; “ben bu insanları çok seviyorum, yaptıklarını anlıyorum” diyenlerde yapıyor bunu. Hadi kabul edelim; yüksek duvarlı sitelerde oturuyoruz bu insanlar içeriye giremesin diye, araba alıyoruz dolmuşlarda bu durumlarla karşılaşmayalım diye, dışarı çıktığımızda daha lüks semtlere gidip bir kahveye değerinin iki katını ödüyoruz bu insanların kötülüklerini görmeyelim diye. Bağdat Caddesi’nde, Bebek’de belki de değeri 5 TL olan bir yemeğe 25 TL veriyoruz, işte o aradaki 20 TL fark yemeğin “incredible fajita dürhhüm” olmasından değil. Bu aradaki fark yemekten sonra sevdiceğinizle yürürken gelip birileri size omuz atmasın diye ödediğiniz bedel. Hepimiz kendi dağlarımızda istemediklerimizden uzakta yaşamaya çalışıyoruz. Hepimiz Heidi’nin Dedesi’yiz.
Türk sinemasının benim için en başarılı örneklerinden olan “Barda” ve “Gemide”’yi izleyenler dediklerimi daha net anlayacaklardır. Bu filmlerin yönetmeni olan Serdar Akar’ın aynı zamanda “Kurtlar Vadisi-Irak”’ı çekmiş olması ise bence tezimi destekleyen bir başka örnek olarak yorumlanabilir.

17 yorum:

Alper Yağcı dedi ki...

Keremcim, Serdar Akar'ın yolculuğu benim de aklımı bir süredir kurcalayan bir mesele. "Gemide"yi çeken bir yönetmenin "Kurtlar Vadisi: Irak"ı çekmiş olması bana ilginç gelmişti. Bunu sen nasıl yorumluyorsun - yazıdan çok anlayamadım, biraz açabilir misin?

SE7IN dedi ki...

Kerem, Heidi'nin dedesiyle başlayan yazını yine çok eğleneceğim beklentisiyle okurken bir anda işin rengi değişti, ciddi ciddi sosyal analizlere geldi dayandı konu.
Söylediklerinin katıldığım tarafları yok değil de şunu anlayamadım ben de: Kötü insanlardan kurtulmanın yolu zengin olup, Ertuğrul Özkökleşip bir de üzerine "hadi kabul edelim" minvalli yazılar mı yazmaktır? Eğer öyleyse Bağdat Caddesi'ndekilerin canlarını her gün tehlikeye atan sarı dolmuşlardan kurtulamadıklarını düşünürsek bu çözüm o kadar da işe yaramış gibi görünmüyor. İlk örneğin son örneğinle biraz çelişmiş gibi geldi bana. Dahası kendi deneyimlerimden örnekler vermem gerekirse, ben bazen Sulukule sokaklarında yürürken kendimi Bebek sahilinde yürüdüğümde hissettiğimden daha rahat hissediyordum (artık Sulukule diye bir yer kalmadığı için geçmiş zaman kullanıyorum). Eğer ki mesele omuz atılıp geçilmek, ya da sevgilinle öpüşürken öküz gibi bakılmak ise bunun parayla marayla ilgisi yok, magandalık sınıflar ötesi bir kavram maalesef ki.
Ayrıca zaman zaman "yeni zengin" dediğimiz kişilerin bu Bebek/Bağdat Caddesi mekanlarını işgal ettiği, eskiden paraları olmadığından buralara gelemedikleri, bugün artık parayı da buldukları için kendilerinden kurtulmanın imkansız olduğu gibi yorumlarla karşılaşmak da mümkün.
Sözün kısası kötülerden kurtulmanın yolu zengin olmaktan geçmiyor ama dağa çıkmak bir seçenek olabilir. Ya da hep birlikte Bozcaada'ya da yerleşebiliriz bak! :)

Alper Yağcı dedi ki...

Kerem için "herkesin" düşünüp de söylemeye cesaret edemediği şeyleri yazan yazarımız diyesim var, ama buna cesaret edemiyorum.

Kendi sınıfsal konumumuz dahilinde yaşadığımız bir öznel deneyim var. Bu deneyim dahilinde zevklerimiz, tutumlarımız anlam kazanıyor, önyargılarımız oluşuyor. Ama bir de o öznelliğin dışına çıkıp kendimize yabancılaşmaya, o zevklerimizi, tutumlarımızı eleştirel gözle bir tartmaya ihtiyaç da var her zaman.

Yazıda bir sınıfsal tansiyon seziliyor. Sınıfsal eksende aşağıdan yukarıya yönelen risklerin yarattığı bir tansiyon (adı böyle konulmamşı ama verilen örneklerden bu çıkıyor gibi). Çoğumuz yukarıda durduğumuz için bu riskler bize görünür halde. Fakat üzerinde durduğumuz alttakiler üzerinde biz ne gibi bir tansiyon yaratıyoruz?

Bu soruyu açık bırakarak Ayşen Bartu Candan ve Biray Kolluoğlu’nun yaptığı bir kent sosyolojisi araştırmasından ufak bir alıntıyla bir yanıt ima etmek isterim. Sosyologlar, “hobileri arasında yarış arabaları sürmek olan” Kemerburgaz sakini bir ev hanımıyla, kentlerin yoksul alanlarının ürettiği güvenlik riskleri hakkında konuşuyorlar. Hanımımız aşağıdaki deneyimini aktarıyor (ifadenin İngilizce çevirisine erişebiliyoruz ancak):

Once I was in the car driving up Hacı Hüsrev towards Dolapdere. There was traffic. I sensed that this young boy, who looked as if he was high from sniffing glue, was walking towards my car. I felt that he was not going to pass me by. As he was closing in, I immediately checked the rear mirror and saw that his friend was approaching from the back. All this takes place in a matter of seconds. Neither of course will be able to break my rear window or windshield [zira arabanın camları kurşun geçirmezdir, bunu daha önce öğreniyoruz]. But still they will be able to upset me and get on my nerves. I drove away so fast and you know I am a good driver and can control the car very well. Of course there was the possibility of driving over the foot of the boy standing nearby, but still, knowing that possibility I pushed hard on the gas pedal. I did not care a jot if I were to run over his foot because at that moment I was thinking only about myself. It was not important at all if the boy was to be run over.

İçinden konuşmaya çalıştığım Marksgil sınıf eksenli bakış açısını Kerem de en az benim kadar bilir. Fakat bununla tatmin olmayıp daha derine inen açıklamalar mı arıyoruz?

kerem dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Alper Yağcı dedi ki...

Abicim profil resmi süper olmuş bu arada :)

Alper Yağcı dedi ki...

Bu arada, yoksulluğun hatta eşitsizliğin daha büyük olduğu yerlerde bile insanların birbirine bu kadar az güvendiği, bu kadar birbirlerinin kuyusunu kazmaya çalıştığı az görülür, herhalde. O konuda Kerem'in saptamasına tamamen katılıyorum. Biz bazı şeyleri baya bi yanlış yapmışız. Burada insan hammaddesi gerçekten bir rol oynuyor, bir değişken oluyor kendi başına, diye düşünüyorum ben de.

Bir Avrupa ülkesinden, bir yıldır Türkiye'de yaşayan ecnebi bir arkadaş (güzel de bir kadındır kendisi, bu da hikayeye başka bir boyut daha katıyor) geçen şöyle dedi bana: "Türkiye'de insanlar birbirlerine gülümsemiyorlar. Çünkü güvenmiyorlar galiba... Artık ben de gülümsememeye çalışıyorum, çünkü yanlış anlaşılmaktan korkuyorum."

gunes dedi ki...

soyleyecek bir sey bulamiyorum cok guzel bir yazi. saptamalarin hepsine katiliyorum. kotuyuz biz kotuyuz!

kerem dedi ki...

Kendimi daha iyi açıklamak adına bu yorumumu revize ettim.

Alpercim,

Serdar Akar`in bu hareketiyle aslinda daha iyi olmayi, insanlara onemli bir sey anlatmayi degil, kendini ve parayi umursayan yetenekli ama bencil bir yonetmen goruntusu cizdigini dusundugumu belirtmek istedim,ve bunun benim tezime bir ornek teskil ettigini anlatmaya calistim ancak yeterince acik yazamamisim, haklisin.

Se7in,

Elestirinde hakli yanlar oldugunu kabul etmeliyim. Oncelikle sunu aciklamaliyim ki para tabii ki tamamiyla izolasyon saglamayacaktir, yine sizi mutsuz eden olaylar yasayacaksiniz elbette, ama paranın bunlari azaltacagina inancim tam.


Bağdat Caddesi ve Bebek gibi noktalarda yoğunlukla gördüğümüz sonradan görme insanların sinir bozucu olduğu konusunda hemfikirim. Bu insanlar da kötü insan özellikleri göstermekteler elbette ki. Ancak onlar belli bir ekonomik rahatlık içinde olduklarından bizim gibi insanlardan (orta sınıf) nefret etmeyi gerekli görmüyorlar. Onlar paranın verdiği güçle en alt sınıfı ezmekle meşguller. Bu durum hoşuma gitmese de; dediğim gibi insanları değiştirmek bizim dünya üstünde olacağımız 70 yıl içinde mümkün olmayacaktır.

Sanırım bir konuya daha açıklık getirmem gerekiyor;

Benim bahsetmeye çalıştığım insan grubu mini etekli kızlara saatlerce bakıp iç geçiren insan grubu değil benim anlattığım insanlar size onlardan olmadığınız için nefretle bakan insanlar. Bu grup nefretlerini aksiyona dökmek için fırsat kollayan bir insan grubu. İşin garip tarafı ben halkımızın güçten korkan yapısı nedeniyle nefret dolu aksiyonlarını sadece bize, yani orta, üst-orta sınıfa uygulayabildiklerini düşünüyorum.
Örnek: Trafikte yepisyeni bir BMW içinde takım elbiseli bir adama(içinde kadın varsa o ayrı, yine başka çarpıklıklar nedeniyle o güçsüz olarak görülebilir) delice korna çalmak, önüne kırmak, küfretmek ile bir orta sınıf arabası olan Golf önüne kırmak arasında halkımız için büyük bir fark vardır diye düşünüyorum.

Örneğin Gültepe, -ya da İstanbul dışına çıkalım Karabük’te-Bağdat Caddesi ya da Bebek’e oranla daha az kendiniz olmak zorunda olduğunuzu, şimdiye kadar alıştığınız yaşam biçiminden uzaklaşmak zorunda kalacağınızı düşünüyorum. Beni rahatsız eden de işte bu, yoksa Sulukule çok mistiktir, kentin dokusunda değişik bir tattır, bunlar bana göre bir şey ifade etmiyor. Unutmayalım Türkiye’nin o kendine has insancıl, misafirperver dokusu içinde Pippa Bacca olmak da var.

Bu nefretin en büyük nedeni açık bir şekilde ülkemizdeki eşitsizlikler, ancak daha büyük eşitsizlikler olan yerlerde bile bu kadar büyük bir nefreti hissetmemem nedeniyle bizim ülkemizde ters giden ve düzeltmesi daha da zor olan bir şeyler olduğunu düşünüyorum.
Paraya tapmak değil benim amacım, parayı aslında neye kullandığımızı açıklamaya çalışmak. Elbette harcadığımız parayı harcamamızın başka nedenleri de var, ama çoğu insanın düşünmediği, kabul etmek istemediği bir başka neden de benim burada anlatmaya çalıştığım nedendir.

Halkımızın onları anlayan ya da anladığını düşünen, onaylayan insanlara karşı tepkisinin de çok farklı olduğunu düşünmüyorum.

SE7IN dedi ki...

Kerem,

Yorumunu revize edip işin "nefret" boyutunu açıklaman iyi olmuş. Pippa Bacca örneği özellikle çok değerli bir örnek benim için ve bu konuda maalesef karşı çıkamıyorum sana.

Evet ben Tarlabaşı'nda Sulukule'de rahat rahat geziyorum ama bu gezilerde genellikle yalnız başıma olmuyorum. Yanımda 2 metrelik deve gibi bir erkek oluyor. Eğer yalnızsam ve hava kararmışsa tedirgin olmadığımı söyleyemem. Feminizmin yılmaz bekçisine ne oldu demeyin, hepimiz bu toplumda yaşıyoruz ne de olsa. Yanımda bir erkeğin var olması benim için bir güven yaratmaktan öte karşıdaki için bir tehdit yaratıyor. Bu durumda galiba kadınlar kötü insanların nefretinden ve şiddetinden daha fazla muzdarip oluyor. Alper'in bahsettiği Kemerburgazlı kadının yerinde bir adam olsaydı koltuk altından levyeyi çıkarıp dalardı belki de kadın olduğundan gaza basmakla ve "ölürse ölsün" demekle yetiniyor.

Bu arada mademki Kötü İnsanları Tanıma Senesi'ni yaşıyoruz ben de bir hikaye anlatayım. Bu sabah bindiğim taksinin şoförü anlattı. Efendim güya İstanbul'da yeni nesil dolandırıcılar türemiş. Özellikle yaşlı insanlara yanaşıp ellerindeki küçük cüzdan/çantanın ucundan bir kağıt tomarı ve bir kaç tane banknot gösterip "Amca Almanya'dan geliyorum, elimde 25 milyar peşimde de iki adam var. Kimseye güvenemedim bi sana güvendim. Al bu parayı ama sen de bana biraz para ver, taksiye falan binersen seni takip edebileyim." diyorlarmış sonra amcadan parayı alıp anında toz oluyorlarmış. Amca da elinde o kağıt tomarı ve bir adet komünist Yugoslavya dinarı, bir adet Mısır bir adet de Libya parasıyla ortada kala kalıyormuş. He bir de cüzdanın cebine 5 lira kadar para bırakıyorlarmış ki amca evinin yolunu bulabilsin.

Bana anlatılan hikayede amcanın cebinden 250 TL çıkmıştı ve kendisinin eline tutuşturulan sahte paralar da taksicinin arabasındaydı. Taksiciye "Oğlum yengen beni öldürür eve gidince kaptırdık maaşı bir yerlerden borç bulmam lazım benim" falan demişti amca şoförün anlattığına göre. Sonra da taksiden inip gitmişti herhalde.

Hikayeyi ilk duyduğumda biraz ah vah edip amcaya üzüldüm. "Ne insanlar var şu hayatta İstanbul'da yaşanmaz artık vallahi" falan dedim (klasik geyikler işte). Yalnız az evvel Oğuz'a anlatırken düşündüm. Ya bu amca da çetenin bir parçasıysa mesela? Ya olay böyle aman borç bulmam lazım aman çaldırdım çırptırdım diye taksicileri yolmaksa? Hayır ben böyle "hastaneden çıktım çok yolsuzum" falan diyen insanlara iki kere küçük meblağlar kaptırmış bir insan olarak biliyorum ki insan o anda vicdanıyla aklı arasında kalıp vicdanının sesini dinleyebiliyor (vicdanının sesinii dinle baaak ne diiyoooorrr??). Taksiciye sormak o sırrada aklıma gelmedi ne yaptınız demek de şimdi düşünüyorum.

Kimse kimseye güvenmesin mi şu hayatta? Hepimiz mi kötü insanlar olalım? İyi insan olmanın adı enayilik mi oldu artık? Ben kötü insan olmak istemiyor hatta kötü insanları sevmek istiyorsam suçum ne? Bu işin en başı nerede yahu?

SE7IN dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Halil dedi ki...

(uzun olmuş biraz, o sebeple 2 parça olacak bu yorum. Özür...)

Anime/Çizgi Film referansı ile açılan bu yazıyı öncelikle şahsımın ilgi alanı bağlamında alakalı olan bir noktada açmak isterim: Yazarın ‘kötü insanlarla dolu toplumdan kaçma’ tavrı ile metaforik olarak paralel kurduğu “Arupusu No Shojo Haiji” (Alplerin Kızı Heidi) anime serisinde, bahsedilenin aksine büyükbaba Öhi’nin Milka inekleri arasında Nuh peygamber misali inzivaya çekilmesinin nedeni orjinal dergi serisinde belirtildiği üzere eşini ve şehirdeki marangozhanesini bir yangında kaybetmesidir. Tabii ki de ‘kardeşim Öhi’nin şahsi meselelerinden bize ne! Şurda iki satır sosyal tespit yapıyoruz, metaforu ciddiye almanın manası yok’ denebilir... Doğrudur da... Lakin deli gönül zamanında rekat rekat okuduğu seriye atıf yapıldığında müdahil olmadan edemiyor işte.

Bunun dışında metafordan sıyrılarak yazarın güncel yaşam tecrübesi üzerinden toplumun hatrı sayılır bir kısımı hakkında vardığı noktaya gelirsek, kanımca ‘çerçevesi çok iyi çizilmiş, renkleri ve hatları oldukça belli ve bu sebeple de yalın, doğru bir resim’ diyebilirim. Zira tarafımda herşeyden çok, kronolojik/felsefi/siyasi olarak önünden ve ardından çekilip çıkartılmış anlık bir resim etkisi yarattı.
Bilmiyorum, bu belki benim yüzeyselliğim fakat (burada yazarın ‘kötü’ tanımına oldukça katılıyorum) dolmuşta, tansaşta, barda, pazarda yüzümüze çarpan ‘gerçek kötüler’ (değerli vardı bi de bunların köpeği) kitlesinin sistemsel bir anomalinin semptomu olarak ortaya çıktığını düşünmek gerekiyor galiba. Zaten yazar da sonradan yaptığı ekte ‘toplumsal eşitsizlik’ durumunu bu fenomenin nedeni olarak belirtmiş. Burası oldukça doğru yine... Fakat yalnış olan ‘daha büyük eşitsizlikler olan yerlerde bile bu kadar büyük bir nefreti hissetmiyor’ olduğumuz iddiasi. Zira Neo-Liberalizm sonrası Türkiye’si bu bağlamda en fazla Latin Amerika ve Post-Komünist Balkan toplumlarına benzemektedir. Sinemadan atıflar vardı ana yazıda... O zaman aynı bağlamda Tanrı Kent, Carandiru vb. filmleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Yazıda bahsedilen açık bir sebebe dayanmayan toplumsal nefret ve şiddetin banliyölerde, post-apokaliptik üretim/yokedim merkezlerinde sürünen lümpen proletaryadaki etkisi bu ve benzeri filmlerdekinden daha temiz ifade edilemez sanırım. ‘Eziyet ve eşitsizliğin kitlesel baş kaldırıya dönüştüğü’ ütopik senaryonun tam aksine geç kapitalist dönemde cinayetin, tecavüzün, gaspın ve tacizin bu (politically correct dilden sakınmak isterim burada) ‘cüruf takımı’ içerisinde ne denli hakim hale geldiğini hatırlamak gerekiyor bu nedenle. [Bunun yanında böylesi senaryolara Clockwork Orange, Battle Royale ve daha bi dolu (birinci dünya) filminde de rastlamak oldukça mümkün.]

Halil dedi ki...

Badiou’nun bahsettiği iki kapitalist dünya tam da bu noktada vücut buluyor: Materyal kaynaklarının ve emeğe bağlı üretiminin neredeyse tamamı sömürülen, ve bu sebeple de ahlaki/toplumsal bağları paramparça olmuş bir ‘slum-world’ ile buradan aktarılan kaynakların bir bölümüyle toplumsal dengesini devam ettirmeyi başarabilen bir ‘parasit-world’. Bir çok Latin Amerika, Orta Doğu ve Balkan ülkesi gibi Türkiye, reklamı yapılanın tam aksine, bu ilk ‘slum’ dünyadaki yerini giderek daha da sabitleştirerek toplumsal ve ahlaki parçalanma yönüne doğru hızlı adımlarla ilerlemekte korkarım ki. Çorum’da Sivas’ta insan yakılması da, sokakta öpüşen çiftlerin hastanelik edilmesi de, ‘arkadaş’ arası tartışmada on kişinin öldürülmesi de, Pippa Bacca ve daha nicesinin tecavüze uğraması da bu bağlamda aynı sistemsel anomalinin semptomları.

“Peki çözüm ne?” gibi bir soruya cevap bulmak imkansıza yakın görünse de yine de kısa bir kafa yormakta yarar olabilir. Zaten yazar yukarıda ‘Heidi’nin dedesi’ metaforunu bir çeşit bireysel çözüm olarak ortaya sunmuş bulunuyor. Yani bu ‘kötü’ bireylerin domine ettiği ‘kötü’ toplum ile arasına kapital birikimi vasıtası ile mesafe koymak. ‘Paraya tapmak değil amacım’ diyor yazar, ki doğru. Elimizde bulunan neredeyse bütün maddi birikimin direk ya da dolaylı olarak bu toplumsal ‘kötü’ gerçeklikle araya mesafe koymak (sitede oturmak, arabaya binmek, bebek’te kahve vs) adına kullanıldığını, bunun da bireysel olarak bir çıkış olabileceğini belirtiyor. Yazar kendisi bu tavıra katılıyor mu katılmıyor mu, orası çok açık değil. Fakat çok önemli de değil kanımca zira analiz boyutunda bir etkisi yok bunun. Se7in’in parmak bastığı ‘Ertuğrul Özkök tavrının sosyal gerçeklil içerisinde bu kötüden uzaklaşmakta pek de işe yaramadığı’ görüşü ise burada oldukça geçerli görünüyor. Yani yazar tarafından incelenen semptomdan ‘materyal kaçış’ın aslında arzu edilen kalıcı bireysel rahatlamayı dahi getiremediğini söylemek mümkün. Bu bağlamda şiddetle akla getirilmesi gereken bir diğer film ise Haneke’nin Funny Games’i (ısrarla eski alman versiyonu fakat)... Tam da yazarın bahsini ettiği Heidi dedesi tavrını hayata geçirmiş üst sınıfsal bir kaçışın bu ‘kötü’ gerçekle yüzyüze gelmesi olarak düşünmek sanırım çok da yalnış olmayacaktır bu filmi.

Bunun yerine bence liberal-demokrat jargonda ‘totaliter’ olarak çamur atılan tavır çok daha uygulanabilir görünüyor çözüm bağlamında. Diyeceğim odur ki, ne kadar ‘efendim orada bi dolu özgürlük kısıtlanmış durumda, diktatörlük ayol!’ dense de bu yıllarca süren sosyal bataklıktan toplumlarını biraz da olsa ahlaki ve sosyal kardeşlik bağı (fraternité) ve saygınlıkla çıkarabilmiş olan Aristide’in Haiti’sine, Lula’nın Brezilya’sına, Chavez’in Venezüella’sına ya da Morales’in Bolivya’sına (ve hatta Catro’nun Küba’sına) bakmak çok da yalnış olmayacaktır sanırım.

Alper Yağcı dedi ki...

Lula'nın Brezilyası ile diğerlerini aynı kefeye koymak isabetli midir acaba?

kerem dedi ki...

Halil,
Sana çok kızdım ve sana laflar hazırladım. Laflarım aşağıdadır;
Herşeyden önce Heidi’nin Dedesi ile ilgili düzeltmen için teşekkür ederim.
Aynı Türkiye gibi kötülüğün kol gezdiği “slum” dünyadan bahsedilmiş, birçok filmden örnekler verilmiş. Tanrı Kent ve Carandiru’da gerçekten güzel örnekler, ama bu filmler benim için bahsettiğim “kötülük”ten çok vahşi bir dünyayı resmediyorlar. Belki de Brezilya’yı görmediğim için böyle düşünüyorum, ancak Tanrı Kent’deki Li’l Ze’yi Barda’daki Selim kadar tanımadığım için onun gözlerindeki kötülük bana daha sinematografik, daha gerçeküstü geliyor. O benim için herhangi bir western filminde sokakta nedensiz yere insan öldüren birinden farksız. Selim ise gerçekten tanıdığım, her gün gördüğüm biri gibi.
Funny Games (Elbette ki 1997 versiyonu) örneğine ise katılmadığımı belirtmeliyim. Öncelikle Haneke’nin istediğinin bu bahsettiğimiz yüzleşme olduğunu düşünmek gerekiyor. Benim için burada karşılaştığımız yüzleşme Haneke’nin kafasında yarattığı ve üst sınıfın cezasını çektiği bir mahkemedir. Gerçekleştiği olmuyor mu? Elbette oluyor. Ama bunlar benim bahsettiğim her gün yaşanan olaylar değil. Sonuçta paranın tamamıyla izolasyon sağlayamayacağını tekrarlıyorum. Benim yazıda bahsettiğim paranın sağlayacağı izolasyon şudur;
“Örneğin Gültepe, -ya da İstanbul dışına çıkalım Karabük’te-Bağdat Caddesi ya da Bebek’e oranla daha az kendiniz olmak zorunda olduğunuzu, şimdiye kadar alıştığınız yaşam biçiminden uzaklaşmak zorunda kalacağınızı düşünüyorum.”

Alper Yağcı dedi ki...

Ya profil resmi vardı çok güzel, ne oldu o?

Halil dedi ki...

Haha! ‘Sana kızdım ve laflar hazırladım’ açılışıyla Türk İnternet forumu tarihinin en seçkin, tepe noktalarından birisine yaptığın atıfı takdir etmeden geçemeyeceğim esas söyleyeceklerime. Saygılar...

Öncelikle ahlaktandır, katıldığım ve fakat yalnış anlaşılmış olabileceğini düşündüğüm noktayla başlayayım: paranın sağlayabileceği, ve hatta efektif olarak sağladığı izolasyon vurguna (Gültepe/Karabük vs. Bağdat/Bebek ikilemine) tamamen katıldığımı zaten başka bir şekilde belirtmiştim yukarıdaki yorumlarımda. Şurası oldukça doğru ki ‘kendimiz’ olarak bildiğimiz, benimsediğimiz benliği (davranışıyla, görünümüle, tüketimi ve sosyal ilişkileriyle) bu materyalle izole edilmiş mekanda çok daha serbest bir şekilde yansıtabiliyoruz. Bu da tam manasıyla senin bahsettiğin, yani ‘kimliğimizi/benliğimizi satın alma’ eylemi olmuş oluyor. Burada fikirdaşız sanırım.

Fakat Se7in’in değindiği nokta da burada yabana atılmamalı diyorum ben sadece: Yani bu kimliğin güvene alındığı ‘Bebek/Bağdat’ atmosferinin uzun soluklu bir şekilde, her zaman korunabileceğini ve orada olacağını düşünmek yalnış olur. Bu ve benzeri parayla ‘kurtarılmış mekanlar’ (senin de yorumunda bahsettiğin) sosyal kötülüğün temelinde yatan ‘ekonomik eşitsizlik’ ortadan kaldırılmadığı takdirde er ya da geç bu ‘gerçek kötüler’ tarafından işgal edilecektir. Kapısı güvenlikli siteler de, on milyona kahve satılan mekanlar da, kırılmaz camlı jipler de bu çöküşten er ya da geç payına düşeni alacaktır görüşüne katılmak gerektiğini söylüyorum sadece.

İşte tam da bu bağlamda Funny Games örneğini vermiştim. Burjuvanın cezasını çektiği bir mahkemeden ziyade (ki o daha çok Claude Chabrol’un La Ceremonie’si için söylenebilir bence) etkisi senin yazında kullandığın Barda ve Gemide örneklerinden çok da farklı olmayan, böylesi bir toplumsal/ekonomik kırılmanın sınıflar arası çarpık yansımalarından birisini göstermek olarak düşünülebilir. ‘Bunlar benim bahsettiğim her gün yaşanan olaylar değil’ demeni anlayabiliyorum bu örnek hakkında fakat beş adamın ev basıp sekiz on gence şehrin ortasında bir gün boyunca işkence etmesi de -takdir edersin ki- Türkiye özelinde bile yine ‘her gün yaşanan olaylar’ içerisine alınamaz (Zira öyle olsaydı bu bir tek olay bu denli hatırlanmazdı). Ama olayın gerçekliğini ve dehşete düşürücü boyutunu da azaltmaz (aynen Barda ya da Funny Games’in sosyal yansıtmacı gücünü azaltmayacağı gibi).

Halil dedi ki...

alpercim Lula'nın Brezilya'sını siyaset yapış biçimi, ekonomik aygıt kullanım metodları vb. bir dolu noktada diğer sol eğilimli Latin Amerika ülkelerinden ayırmak gerekiyor, haklısın. Amma ve lakin bu farklı siyasal metodların yukarıda tartışılan 'toplumsal kötülük ve çürüme' sorununa yaklaşımlarına gelindiğinde kanımca ortada çok ciddi bir paralellik var. Suç oranını azaltma ve toplumsal düşmanca bölünmeyi ortadan kaldırma yolunda bahsi geçen yönetimlerin tamamı (diğer bir sürü alanda farklılık gösterseler de) benzer bir metodu: ekonomik eşitsizliklerin azaltılması, bu tip suçların ekstrem metodlarla cezalandırılmasını seçmişlerdir. Bu bağlamda da aynı kefeye girebilirler kanımca yine.

Tabi bi de aynı soruna 'zengin yardakçısı' şeklinde yanaşma metodu var. Uribe'nin kolombiya'sında, Martinelli'nin Panama'sında ya da Calderon'un Meksika'sında devlet kuvvetlerinin yegane amacı bu 'kurtarılmış bölgeleri' ne pahasına olursa olsun korumak olarak belirlenmiş durumda (Marxist devlet kritiğine oldukça yakın bu bağlamda da). Öyle ki Kolombiya'nın belli bölgelerinde polis kuvvetleri özel mülklere tehlikeli mesafede yaklaşan sivillere ateş açma hakkını saklı tutuyor.