13 Temmuz 2009 Pazartesi

Tutamıyoruuğğmm Zamanııığğğ


Türkiye'de köşe yazarı olmak ne kolay. Gündemin ışık hızıyla değiştiği yetmiyormuş gibi bir de insanın meslektaşları kendi gündemlerini yaratınca onlara da mukabele ettiğinizi düşünün. Eh zaten haftanın yedi günü yayınlanan köşe de çok az, bitti gitti.
Fakat olan bu arada bize (en azından bana) oluyor. Bir türlü tutamıyorum zamanı, tutmayı bırak, yetişemiyorum bile. "Hah bu konuda birşeyler yazmam gerek" dediğim bir şey çıkıyor karşıma, ama azıcık dinlensin, ilk gazla yazmaktansa biraz üzerine düşüneyim istiyorum. Tam da bu arada pıt o konu gündemden düşüp yerine yenisi geliyor. Haydaaa...
Özellikle son zamanlarda hep böyle durum. En önce dünyanın içinde olduğu şu iki üç haftalık ağır seçim maratonu ve Türk kamuoyu açısından önemi üzerine yazmayı düşündüm bir müddet. İran seçimlerinin sonuçlarını beklemekteydim ki yılın en büyük skandalı patladı. Akabinde kendi gündemim de değişiverdi. Hem birlikte çalıştığım bir iş arkadaşım hem de özel hayatımda yakın arkadaşım olan bir yabancı gazeteci İran'da tutuklandı, 18 gün Evin Hapishanesi'nde kaldı, sorgulandı sorgulandı sorgulandı. Ajan olmadığına kanaat getirilince serbest bırakıldı ama bu arada geçen yaklaşık üç hafta boyunca bizleri de hem fiziksel hem de zihinsel olarak iptal eden günler yaşandı.
Halbuki benim ne saf, ne temiz hislerim, ne masum umutlarım vardı. Avrupa Parlamento'sunda sandalyelerin büyük bir çoğunluğu aşırı sağcı hatta dinci partilerin eline geçmişti. Buna karşılık Lübnan'da Hizbullah ciddi bir yenilgi almıştı. Son olarak İran kalmıştı ve Musavi'nin yeşillerinin kazanmasına an meselesi olarak bakılmaktaydı. Ben de diyecektim ki "Ey Türkiyeli lafazan köşekadıları (Hakkı Devrim sağolsun var olsun, uzun ömürlü olsun)! Yıllar yılı 'İran mı olacağız?' dediniz durdunuz. 'Yüzümüzü Batı'ya dönelim muasır medeniyet seviyesi o tarafta bir yerlerde' diye yazdınız durdunuz. Şimdi o beğenmediğiniz İran'da gençler sokaklarda demokrasi dansı yaparken hala Avrupa'yı örnek alacak mıyız?" Sonra buradan girişecektim bir "Türkiye'de İdeoloji ve Laiklik" tartışmasına ve daha başka şeyler de söyleyecektim. Ama artık hiç kıymeti kalmadı çünkü seçimler düştü gündemden. İran'daki şiddet her şeyin önüne geçti bir müddet. Şimdilerde o bile unutulmaya yüz tuttu. Bizim sonumuz İran değil, İran'ın sonu Türkiye oldu.
Bize İran'ı unutturanlar arasında belki de en acılısı Sincan Bölgesi Uygurları meselesi oldu. "Türk" oldukları için bu olay bir anda gündeme bomba gibi düştü. Olay tabii ki Türkiyeli Kürtlerin durumuyla karşılaştırıldı. Kendi gözümüzdeki çöpü görmeden başkasının gözündekini mertek zannetmek ata sporumuz olduğundan Sayın Başbakanımız bu durumu "bir nevi soykırım" olarak tanımladı, kelimeyi telaffuz etmekten kaçınmadı. Hemen ardından Alperen Ocakları'nın Topkapı Sarayı'nda şarap ikramlı İdil Biret konseri protestosu (yersen) geldi. Doğu Türkistan bayrakları ortalıkta dolanırken ilgili vakfın yetkilisi eylemle hiçbir alakaları olmadığını belirten bir açıklama yaptı. Ülkeyi yine bir din/dinci korkusu, laiklik elden gider mi endişesi sardı. Ve tam da bu olayla aynı gün (yani dün) Hürriyet gazetesi günlerdir şişirmekte olduğu bombasını da patlattı!
Ayşe Arman (ve kızının kankasının annesi) tesettüre girip Nişantaşı'nda, Etiler'de, Ortaköy'de takılmışlar, "acaba bizim mahalle bizden olmayanlar için baskıcı bir yer mi?" sorusuna cevap aramışlardı. Aman da ne sempatik, ne empatik, iki gözünü sevdiğim Ayşe. The House Cafe'ye gidip alkolsüz Mojito (oksimoron denen şey de bu olsa gerek) içebilmiş olması dolayısıyla baskıya uğramadığını bir tek Reina kapısında o da bodyguardlar içeridekilerin tepkilerinden çekindikleri için içeriye alınmadıklarını anlatıyor. Fakat bundan önce kendisini nasıl kadın gibi hissedemediğinden, başı örtülüyken sokakta kimsenin ona bakmadığından, saçları kapalı olunca burnunun ortaya çıktığından ve çirkinleştiğinden, zengin kapalı kadınların hiç değilse topuklu ayakkabı giydiklerinden ve dolayısıyla fakir kapalı kadınlara kıyasla daha az "zavallı" hissetiklerinden, ama zenginlere de "parayı da buldular artık hiç kurtulamayız bunlardan" gözüyle bakıldığından falan da bahsediyor. (Bu son nokta aklıma Kerem'in kötü insanlarla ilgili yazısını getirdi. Okumayana tavsiyelerimle)
Akabinde ertesi gün mini eteğini giyip İsmail Ağa Camii taraflarına gittiğinde maruz kaldığı hakaretleri de anlatıyor da o kısım biraz kısa geçildiğinden ben de çok diyecek bir şey bulamıyorum. Çok şaşırtıcı gelmedi Ayşe'nin "hepiniz pisliksiniz" lafını duymuş olması. En azından dua etsin bacağına kezzap atmamışlar. A yoksa o şehir efsanesi miydi?
Ayşe'nin yazı dizisi bugün de devam ediyor. Haşemayla denize/havuza girme maceralarını paylaşmış bugün de bizimle, kendisini "Ninja Kaplumbağa" ilan ederek. Bir de en sonunda çakma bir feminizm: "kadınlar ayağa kalkın, erkeklerden hesap sorun, neden her şeyin iyisi sizde kötüsü bizde diye". Arada da müthiş tespitler döktürmüş. "Başörtülü olmak süper" diyor, dokunulmazlık gibi bir şeymiş. Güvenlik kontrolünden bile kolayca geçilebiliyormuş bu vaziyette. Türkiye'ye özgü bir durum olsa gerek bu zira ben İsrail'in kontrol noktalarından Londra'nın Heathrow Havaalanı'na kadar her yerde kapalı, özellikle de çarşaflı kadınların potansiyel intihar bombacısı muamelesi gördüklerini okuyorum hep. Bu arada İrem, gerçekten "o taraf"tan bir kadın olan Nihal Bengisu Karaca'nın birkaç yıl önce yazdığı bir denize girme yazısını gönderdi. Ayşe'nin deneyimleriyle karşılaştırılması çok değerli.
Bu yazı dizisinin sonu gelmeden konuşmak istemiyordum aslında. Ama gündem kendini bir kez daha yenileyince mecbur kaldım. İlk iki günde gördüklerim üzerine diyebileceğim şudur herhalde Ayşe'ye: Bacım sen Reina'dan içeri girememeyi baskı mı sandın? Sen hiç girmeye hakkın olan, hayatını belirleyecek, geleceğini çizecek yer olan üniversite kapısından döndürüldün mü? Hem de Dubaili iki kebapsever kokoş olarak değil, bu ülkenin bir vatandaşı olarak? Sen hiç vergini çatır çatır alan devletin sana albino sarısı saçların ya da mini eteğin yüzünden iş vermeyeceği bir dünya düşündün mü? Ama neden düşünesin ki? Hayat Mojito'dan ve topuklu ayakkabılardan ibaret değil mi? Nişantaşı'ndan Louis Vuitton alabilirsen ayrımcılık yok demektir bu ülkede.
Bu arada ayrımcılık demişken, bugünün bomba haberi de şu: Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi öğrenci andı kaldırılsın diye başlattığı imza kampanyası için billboardlar hazırlatmış. Esprili olması planlanan, fakat pek de esprili olamayan bir metin yazmışlar orjinal öğenci andı metni üzerinden. Altına da "şakka lan şakka!!" diye not düşmüşler ki hepten tüy dikmişler. "Türkiye'de azınlıklar ayrımcılığa uğruyor" fikrini birilerinin ifade etmeye çalışmasını takdirle ve mutlulukla karşılıyorum. Bunun öğrenci andı gibi çok sorunlu ve kaldırılması elzem bir mekanizma üzerinden yapılmasını da öyle. Ama bunun komik değil, gülünç bile olmayan (detaylar için bir aşağıdaki blogpost) bir yolla yapılması amacın değerini düşürmüyor mu diye de düşünmeden edemiyorum.
Bu arada Türkiye'nin en iyi haber ajansı EkşiSözlük'te anında kopmuş kıyamet yine. Özellikle birkaç yazar öğrenci andını "orada geçen Türk anayasal bağdır, vatandaşlıktır" falan gibi 1000 senelik bahanelerle savunmuş bir de üzerine "alın bayıldığınız Amerika'da da Pledge of Allegiance var" diyerek dünyanın en zeka yoksunu karşılaştırmalarından birini yapmış.
Her eşitlik isteyeni Amerikancı ilan etmenin ötesinde, Amerika'yı insan haklarının olduğu bir yer olarak görebilen bu zihniyeti buradan tebrik ederek sözlerime son vermek istiyorum. Ve kendilerine başlıktaki şarkımla sesleniyorum: "Kaaağğğl gittiğin yerde mutlu oooğğğl!!"

2 yorum:

oscarthegremlin dedi ki...

ayşe arman'ın bundan sonraki hedefi ekşi'de yazdıkları gibi 500t otobüsüne mini etekle binmek ve bi yakadan diğerine geçmek olsun.. o da çok ilginç bir deneyim olacaktır bence.

adsumcu dedi ki...

başarılı bir pr çalışması bence ayşe arman bir gazete için her durumda.an geliyor erotik fotoğraflarını çektirip bir haftayı meşgul edebiliyor.an geliyor dubai'deki kocasıyla olan sergüzeştlerini okuyabiliyoruz.an geliyor kara çarşaflara dolanıp tatillere çıkıyor.hepsi de ülkede konuşulan konular haline geliyor bir noktada.
bu son olay da bunun bir tezahürü bence.neticede ayşe arman da embesil bir kadın değil, sadece çarşaflara bürünerek o çarşaflar içindeki kadınların ne yaşadığını anlamayı umacak kadar.ama belli bir "tiraj" getiriyor mu,evet.üstelik arman'ın/hürriyet'in ürettikleri, bir grup insan tarafından "bak görüyor musun nasıl da kadına hakaret etmişler fatih'te" şeklinde birebir algulanıyor.hürriyet'in gücünü -her şeye rağmen- unutmamak gerekir sanıyorum.