5 Temmuz 2010 Pazartesi

YAFA, PORTAKALIN OTOMATİĞİ: Bir Turunçgilin Peşinde Tarihin Yeniden Yazılış Hikayesi

Bu sene 22-27 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilen Documentarist İstanbul Belgesel Günleri’nin onur konuğu İsrailli muhalif yönetmen Eyal Sivan, bir turunçgilin peşine takılıp hem İsrail-Filistin ilişkisinin evrimine hem de sembolleştirilen portakal görseli üzerinden tarihin nasıl yeniden yazıldığına tanıklık etmemizi sağlıyor. Yafa, Portakalın Otomatiği salt bir turunçgil hikayesi değil. Yahudiler ile Filistinli Arapların bir karşılaşma noktası olan Yafa portakalının tarihsel serüveni üzerinden hem iki toplumun arasındaki ilişkinin tarihçesine hem de bu tarihin görseller vasıtasıyla nasıl yeniden ve yeniden yazıldığına ayna tutan antropolojik bir çalışma.Belgeseller iki boyutlular, bir yandan filmografik olarak izleyicilere belirli bir tatmin vermeye çalışırken diğer yandan konu ve bunu ele alış yöntemleri ile onları içeriksel olarak ele geçirmeyi amaçlarlar. Yafa, Portakalın Otomatiği bunlardan ilkinde zaman zaman zayıf kalan bir belgesel. Aynı bakış açısı farklı kişiler tarafından benzer kelimelerle o kadar çok tekrar ediliyor ki filmin söylemek istediği şeyi bir buçuk saat yerine yarım saatte de verebileceğini düşündürüyor. Görsellerin kullanımı ile ilgili de benzer şeyler söylenebilir. Belgeselin omurgasını oluşturan, uzmanların görselle üzerine yaptıkları yorumlar birbirini tekrara düşebiliyor. Bu durum izleyicinin bazı sahnelerde filme olan ilgisini canlı tutmakta zorlanmasına neden oluyor. Ama konu ikinci noktaya yani izleyiciye içeriksel bir tatmin yaşatmaya geldiğinde, Yafa, Portakalın Otomatiği hayranlık duyulacak kadar etkileyici bir yapıt. Akademik ve tarihsel değeri olan Yafa, Portakalın Otomatiği salt yeni düşünme yöntemleri vermesi ve gerçeğin farklı şekillerde aranması konusunda açtığı kapılar nedeniyle bile çok değerli.


Belgesel boyunca iki anlatı yapılıyor, zaman zaman iç içe giren bu iki anlatıyı birbirinden bağımsız ama bağlantılı şekilde yeniden masaya yatırmanın filmin değerinin daha iyi anlaşılması açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Bazı noktalarda iç içe giren bu anlatıların ortak özelliği ikisinin kahramanının da Yafa portakalı olması. Bir düzlemde Yafa şehrinin (ki şu an Tel Aviv’in bir bölgesi halinde) başlıca geçim kaynağı portakal yetiştiriciliği ve portakal ticareti üzerinden önce Yahudilerin ve Filistinli Arapların tarihsel ilişkisindeki dönüşüme tanıklık ediyoruz. Diğer düzlemde ise, Yafa portakalının görselliği ve buna yüklenen anlamlar üzerinden tarihin görsellik aracılığıyla nasıl yeniden yazılabildiğini gözüyoruz. Her iki düzlemde anlatılan hikaye de çok değerli, bu iki hikayenin bir arada okunması Yahudiler ile Arapların, İsrailliler ile Filistinlilerin ilişkilenme biçimlerinin zamanla nasıl değiştiği ve sırf bu nedenle yeni değişimler için halen umut olduğunu düşündürüyor izleyiciye. Bunun yanında bölge siyasetinin kendine has dinamikleri bir kenara bakıldığında bile resmi tarih okuması dışında yapılmış böylesi güçlü bir okuma aslında hiçbir şeyin bize anlatıldığı veya gösterildiği gibi olmayabileceğini yeniden hatırlamamamıza olanak veriyor. Bu bakışı alıp başka politik gerçeklerimize aynı şüphecilikle yaklaşabilmemizi ve bildiğimizin ötesini görmemizi sağlayabilirse ne mutlu bize.


Yafa portakalının hikayesi aynı zamanda iki toplumun zaman içinde birbirleri ile nasıl farklı şekillerde ilişkilenmeler içine girdiklerinin de hikayesi. Portakal bahçeleri Hıristiyan ve Müslüman Araplar ile Yahudiler tarafından kuruluyor. Yüzyıl başına dek Yahudiler'in bahçeleri tüm yafa portakal bahçelerinin ancak %8'i civarında. Sonrasında göçün hız kazanması ile Filistin topraklarına gelip Yafa’ya yerleşen Yahudiler burada Filistinli Arap çiftçilerle beraber portakal bahçelerinden çalışmaya başlıyor. Yafa’nın başlıca geçim kaynağı olan portakal böylece iki halk arasında ekonomik bir bağlantı noktası haline geliyor. Beraber iş yapıyor olmanın ve getirdiği bazı zorunluluklar sonucunda dil öğreniliyor, bilgi paylaşılıyor ve ortak amaca, ticareti arttırmaya yönelik çalışılmaya başlanıyor. Geçmişe duyulan özlemin de katkısıyla anlatıcıların bir kısmı hikayenin bu bölümünü romantize ediyor. O dönem ne denli mutlu olunduğundan ve barış içinde, kardeş gibi yaşandığından dem vuruluyor. Tabi bu durumda İngilizlerin ticaret konusunda getirdiği sıkı kuralların (sadece Yahudi-Arap ortaklığıyla şirket kurulabiliniyor) da etkisi yok değil. Sonrasında politik dönüşüm portakal sektörünü de vuruyor. Göçün artmasıyla beraber yeni gelen Yahudiler kendilerine iş piyasasında bir yer açmak istiyor ve milliyetçilik bunun için gerekli arka planı sağlıyor. Bu noktadan sonra Yahudilerin sahip oldukları bahçelerde sadece Yahudi işçilerin çalıştırılması için artan baskılar ve sonrasında Yafa limanı greve girdiğinde inşaatı hızla tamamlanan Tel Aviv’deki yeni limanla birlikte ticarette ayrışmalar yaşanıyor. Ortaklık sonra eriyor ve rekabet iyice keskinleşiyor. Bu noktaya kadar hikaye ekonomi ve ekonomik ilişkilerin kuruluş şekillerinin aslında siyaset ile ne kadar içli dışlı olduğunu ayan beyan ortaya çıkarıyor. Nasıl ki ilk başta getirilen ticaret kuralları iki halkı birlikte yaşamak ve çalışmak konusunda teşvik ettiyse sonraları benzer şekilde siyasi ayrışma ile paralel ilerleyen bir ekonomik ayrışma halklarını kopuşunu hızlandırıyor.


Sonraki dönemlerde İsrail tarafında Kuruluş, Filistin tarafında ise Nakba olarak anılacak 1948 gelip çattığında politik ayrışma bahçelerin ve portakalın da kaderini belirliyor. O dönem topraklarını terk etmek zorunda bırakılan Yafalılar bahçelerini de geride bırakıyorlar. Bu bahçeler terk edilmiş topraklar olarak yeni kurulan İsrail devletince üzerindeki portakal bahçeleri ile birlikte kamulaştırılıyor. Böylece kamu malı haline gelen portakal İsrail devlet ideolojisinin bir aracı ve bir reklam nesnesi haline geliyor. Yeni devlet kendini portakalı ile özdeşleştirip dünyaya pazarlıyor. Bir şekilde İsraillilerle iyi ilişkileri olan ve ülkede kalabilenler ise toprakları ellerinden alınıp kamulaştırıldığı için kendi “terk edilmiş bahçeler”inde portakal yetiştiriciliğinden ameleliğe terfi ederek çalışmaya devam ediyor. Bu durum söylem düzeyinde ‘48 sonrası tarihin nasıl yeniden yazıldığını gösteren bir olay. Bu noktada belgeselin detaylarda gizlenen ve resmi söylemlerle büyüyenlerin gözünden kaçabilecek belki de en önemli gerçekleri görmemizi sağlıyor. İsrail içinde resmi söylem Filistinlilerin İsraillileri denize dökmeye çalıştığını ve bununla savaşmak durumunda kalan İsrail’in sadece kendini savunduğu üzerine kuruluyor. Bu dönemi Yafa’da birebir yaşayan İsraillilerin anlattıkları ve döneme ait görüntülerin bir kısmı gerçeği tam tersi olduğunu, denize dökülenlerin aslında Filistinliler olduğunu kanıtlıyor. Yani belgeselde de dile getirildiği üzere “suçun mağdurları maruz kaldıkları şeyle suçlanıyorlar”. Ve tarih yeniden yazılıyordu. Diğer yandan yukarıda da değinildiği üzere bahçeleri terk ettikleri iddia edilen ve bu şekilde mallarına ve mülklerine el konulması meşrulaştırılmaya çalışılan Filistinlilerin bir kısmı kendi bahçelerinde işçi konumunda çalışacak kadar halen oradalarken tarih yeniden yazılıyor. Bahçeler terk edilmiş, Filistinliler İsraillileri denize dökmek istemiş oluyor ve kayıtlara bu şekilde geçiriliyor. Bireysel anlatı ve hatıranın değeri bu noktada devreye giriyor ve bize aktarılan tarihin yaşananlar ile aslında ne denli taban tabana zıt olabileceğini gösteriyor.

Tarihsel hikayeye paralel giden bir diğer anlatı da portakalın görselliği üzerinden Yafa’nın ve İsrail-Filistin tarihinin ve Batı’nın Doğu algısının nasıl sürekli ve farklı şekillerde yeniden üretildiği. Bölgeye özgü olan portakal ve bahçeler kontekstten tamamen kopartılıp Filistin’deki İsrail varlığı ve bu varlığın getirdiği modernleşme ve makineleşmenin bir ürünü, bir İsrail mucizesi olarak lanse ediliyor. Bu bakış açısıyla üretilen görseller de çorak, bakımsız ve boş Filistin toprakları ve ona hayat veren, onu yeşerten Yahudiler mitini kanıtlar nitelikte hazırlanıyor. Aradan gereksiz detaylar çıkarılıyor ve mitlere uygun bir tarih yeniden yazılıyor. Zamanla politik konjonktürün gereklerine göre portakalın rolü de değişiyor. Portakal ilk önce ‘ilkel Orta Doğu’da modern, Batılı bir devlet, İsrail’ mitiyle özdeşleştirilerek oryantalist bir olgu haline geliyor. Batı zaten Filistin’in geçmişten bir parçası olan portakalı alıp kendi gücünün ve başarısının bir yansıması olarak lanse ediyor. Portakal ve yemyeşil portakal bahçeleri gelişmemiş yereller ile gelişmiş sömürgeciler arasındaki farklı gösteriyor. Zaman içinde ilişkinin bir sömürgeci boyutundan çıkıp tamamen ‘İsrail toprağı ve İsrail ülkesi’ noktasına gelmesi ile Filistinliler ve oryantalizm portakalın görselliğindeki reklamsal, pazarlama dehası yerlerini tamamen kaybediyor, bir bakıma görsel tarihten siliniyorlar. Portakal İsrail, İsrail ise portakal halini alıyor. Portakal reklamı aynı zamanda bir İsrail reklamı oluyor. Bu reklam kampanyası meyvelerini kısa zamanda veriyor ve portakal İsrail’ini görmek isteyen binlerce turist yer yıl akın akın bölgeye gelmeye başlıyor. Aynı portakal ’48 sonrası Filistin görsel tarihinde de dönülmek istenen vatanın sembolü oluyor. Portakalın kokusu, dokusu ve tadı hem Filistin şiirinde, anlatısında ve sosyal hafızasında yer ediyor hem de mücadelenin bir sembolü haline gelip, afişlerin başlıca objelerinden oluyor.
İki taraf da portakal ile kurduğu ilişkiden diğerini dışlıyor ve portakalı kendine mal ediyor. Görsel olarak portakalın bu aşırı kullanımı onu bir bakıma anlamsızlaştırıyor. “Artık bilmiyoruz, Yafa bir marka mı? İbranice bir kelime mi? Bir Filistin şehrinin mi adı? Kafamız karıştı görsellerin aşırı kullanımından dolayı, ve görüntülerin manipüle edilmesinden dolayı.” diyor belgesel. Bu açıdan bakıldığında portakalın hikayesi aynı zamanda bir reklamcılık hikayesi ile özdeşleşiyor. Neyin reklamı ve nasıl bir reklam? Reklam objesi ve bu objeye yüklenen anlamların siyasal ve tarihsel konjonktürdeki değişimlerle sıkı sıkıya bağlı olması bağımsız gibi gözüken reklamcılık, siyaset, sanat ve tarih yazıcılığı gibi alanların aslında ne denli birbirini besleyebilecek, aynı ortak hedefe yönelebilecek araçlar olabileceğini gösteriyor.

Bugün Yafa portakalı İsrail için unutulmaya yüz tutmuş, pek değeri ve anlamı kalmamış herhangi bir turunçgil. Ama Sivan’ın yaptığı şekilde portakalın izini sürmek, onu aslında İsrail-Filistin ilişkisinin dillendirilmeyen noktalarını görmek için önemli bir araç haline getirebiliyor. Sivan, sadece İsrail-Filistin ilişkilenmesinin tarihsel sürecine farklı bir açıdan ışık tutmakla kalmıyor aynı zamanda bu ışığı görsel sanatlar üzerinde de gezdirerek görsele şüphe ile yaklaşmamızı salık veriyor. Aynı ışığın aydınlığında belgeselin kendi iç dinamiklerini ve belgeselcinin konusuna kaçınılmaz müdahilliğini de sorgulamak kaçınılmaz. Neyi gösterip neyi göstermemeye karar veren, neyi, nasıl, ne kadar göstereceğini seçen belgeselcinin elindeki manipülatif güç de aynı Sivan’ın belgeselde yer aldığı üzere reklamların, resimlerin ve fotoğrafların yapabileceği gibi tarihi yeniden yazıyor olabilir mi? Bir yandan siyasal ve tarihsel anlamda önemli bir çalışma yaparken diğer yandan açık açık görseli ve alt metinde de kendi yaptığı işi sorgulamak ve sorgulatmak da ancak Sivan gibi gözü kara ve kararlı bir muhalifin harcı olsa gerek.

2 yorum:

adsumcu dedi ki...

Güzel bir belgesel olsa gerek, veya Esra güzel anlatmış:)

Sanıyorum belgeselde Yahudi-Müslüman Filistinli işbirliği Britanya koloni dönemine kadar geri götürülmüş. Benim anladığım koloni döneminde Britanya'nın bazı araçlarla bu işbirliğini desteklediği.

Serde tarihçilik olunca ben acaba daha da geriye gidilemez mi, sorusuna cevap aramaya başladım.
Yafa portakalı Osmanlı döneminde de, en azından 19. yüzyılda, ihrac edilen bir meta olarak göze çarpıyor. Hatta sandıklarda ihraç edilen bu portakallardan alınan verginin yöredeki imarethanelere terk edileceğine dair iradelere de sahibiz.

Bununla beraber bu portakal yetiştiricilerinin kimler olduğu biraz daha çetrefil ve daha ciddi araştırma gerektiriyor.
Buna mukabil Müslümanların sahip oldukları portakal bahçelerine rastladım. Bu demek değil ki sadece Müslümanlar bahçe sahibi, Yahudilerin de sahip olduğu bahçeler olduğuna eminim. Bir de devlet arazisinde bulunan portakal bahçeleri mevcutmuş, vergilendirme açısından farklı bir sürece tabi olduğundan bunu zikretmek de önemli bence.

Burada benim için muallakta kalan bir nokta var. Yazıdan sanki Filistin'de sadece Müslümanlar varmış da Yahudiler hep sonradan gelmişler gibi bir izlenim edindim.
"Filistin topraklarına geldikleri zaman Yafa’ya yerleşen İsrailliler burada Filistinli çiftçilerle beraber portakal bahçelerinden çalışmaya başlıyor."
Yahudiler her dönemde az-çok miktarda Filistin ve civarında meskun haldeler. 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren sayıca artıyorlar, ama hep varlar. Burada bahsedilen Birinci Cihan Harbi'nden sonraki Yahudi göçü mü acaba?

Bir de buradaki "İsrailliler Filistinliler" karşıtlığı bana garip geldi. Belgeselde mi böyle, Esra mı bu kullanımı benimsedi bilmiyorum tabi. Şu da bir gerçek ki genelgeçer kullanımda Filistinli Filistinli Müslüman kişi manasında kullanılıyor.

Ama bana mantıksız geldi bu kullanım. Örneğin yukarıdaki alıntıdaki İsrailliler henüz İsrail devletinin ortada olmadığı bir zaman diliminden bahsedilirken kullanılıyor yanlış anlamadımsa.

Orada Filistinli Yahudiler demek daha mı doğru olurdu acaba diye, konu hakkında benden daha yetkin olan Esra'ya sormak istiyorum.
Hatta daha genel anlamda acaba nüansları daha iyi verebilecek başka tabirlere mi ihtiyacımız var?

Filistinli Yahudiler-Araplar arasındaki işbirliği örneklerinden biri de şu linkte bulunabilir.
http://www.passia.org/meetings/2004/May-24-Late-Ottoman-Palestine.htm

Linkteki yazının makaleleşmiş halinin künyesi:
"Alternative Voices in Late Ottoman Palestine A Historical Note", Jerusalem Quarterly, Vol. 6, no. 1, p. 41
Abigail Jacobson

esra bakkalbasioglu dedi ki...

belli bir dönem öncesinden bahsederken İsrailliler demişsem bu tamamen bir dil/el süreçmesi, birazdan bakıp neredeyse bu hata düzelteceğim.

Bunun yanında Filistin'de hep müslümanlar varmış izlenimi sanırım konuyu yeterince açmadığım için verilmiş. oraya yine belgeselde de geçen bahçelerin hristiyan ve müslüman araplar ve yahudiler tarafından kurulduğu bilgisini eklemek ve göçün özellikle hız kazandığı 1. DS dönemine dek %7-8 Yahudi bahçesi geri kalanları arap bahçesi olduğunun altını çizmek daha iyi bir anlaşılmayı sağlayabilir.

belgeselin asıl amacının Filistin İsrail tarihini başka bir açıdan okumak olduğu düşünülürse başlangıç olarak Yahudiler ile Filistinli Arapların daha etkileşim içine girmek durumunda kaldığı dönemi anlatmasını yeterli oluyor bence. ama yönetmen de daha fazla zamanım olsaydı keşke daha geriye gidebilseydim diyor. ama sanırım o dönem üzerine görsel bulmanın daha zor olduğu göz önüne alındığında bu kadar tarihsellikle yetinmemiz gerekebilir.

linkler için de teşekkürler.