16 Nisan 2009 Perşembe

Hem konuşuruz şurdan burdan...

Günlerdir yazasım var, evet, yok değil. Ama bir türlü iki lafı bir araya getirip de dökemedim aklımdakileri. Zaten bu yazamamazlık dolayısıyla tez de ayağını sürümekte ya, hayırlısı... Üzerine yazmak istediklerim de hep ufak tefek konular olduğundan mıdır nedir, biriktirip de yazmak daha bir işime geldi. Böyle Yavuz Donat misali birer paragraflık tespitlemeler/yorumlamalar gibi olsun istedim bu seferkiler...

Biraz eskilerden başlamak istiyorum. Mustafa Balbay'ın bilgisayarına el konup günlükleri Taraf'ta 32 kısım tekmili birden yayınlandığında (doğruluğuna inanıp inanmamak tamamen bireysel tercihinizdir) memleket "Aman da darbe" deyû deyû inlerken benim dikkatimi çeken çok minicik bir diyalog olmuştu. Tarihler 22 Aralık 2002'yi gösterirken, pek sayın paşamız Tuncer Kılınç Abdullah Gül'le yaptığı bir sohbeti aktarmaktaydı Balbay'a. "'Ben senin yerine olsam, karının örtüsünü çıkarırım,' dedim. 'Kendi kararı,' dedi. Ben de 'İnsan karısına hakim olamaz mı?' dedim."

Şimdi efendim, Ergenekon vardır yoktur, bu adamlar darbecidir değildir, yaşanlar tamamen hükümetin komplosundan ibarettir ya da tamamiyle demokrasi aşkıyla yanıp tutuşan gönüllerin eseridir tartışmalarına girmek konusunda zerre hevesim olmadığını belirteyim öncelikle. Fakat "insanın karısına hakim ol(ama)ması" üzerinden yapılan bir tartışmaya taraf olmamam mümkün değil zira burada laikliğin, demokrasinin, kadın haklarının, vatanın milletin namusunun, şerefinin ve daha nice "mukaddesat"ın koruyucusu şanlı Türk ordusunun yüce neferlerinden birinin ağzından "erkeğin karısına hakim olması" ve "karısının başörtüsünü çıkarması" için kendisine baskı yapması gerektiğini öğreniyoruz. Hem de başörtülü kadının kocası "karımın kendi tercihidir" dediği halde.

E hani ne oldu? Hani İslamcılar kadınları eve kapatıp başlarına da türbanlarını geçirip onları baskı altında tutmaktaydılar. Hani İslamcılar arasında kadınların hiç söz hakkı yoktu da Kemalist laikler pek demokrat, pek eşitlikçi, pek feministti. Hani Atatürk Türk kadınına seçme ve seçilme hakkını taaa 1934'te dünyanın pek çok ülkesinden önce vermişti. Siz daha kadının ne giyeceğini bile seçmesine izin vermezseniz o kadın kendisini yönetecekleri nasıl seçecek ki? (Bir kez daha not: Günlüklerin doğruluğunun şaibeli olduğu iddia edilebilir ama ben kimseden ciddi bir inkar işitmedim bu yönde. Eğer ki bir gün yalanlanırsa o sayfalar, o zaman bu satırlar da kendilerini gözden geçirecektir.)

Madem ki siyaset konuşmakla başladık işe, öyle devam edelim ki aklımız dağılmasın. Hani lisede sabah ilk iki saat matematik olurdu ya, "Kafanız açıkken zor dersleri dinleyin diye böyle yaptık" derdi müdür yardımcıları. Bizimki de o hesap.

Efendim, 10 Nisan tarihinin belirli günler ve haftalar takviminde neye tekabül ettiğini bilenler varsa parmak kaldırsın. Bilmeyenler için el-cevap: Türk Polis Teşkilatı'nın kuruluş yıldönümü. Bu sene sanıyorum ki 164üncüsü kutlanan, "kökleri taa Osmanlı'ya kadar giden", ama benim hatırladığım kadarıyla eskiden kimsenin bilmediği, bilse de sallamadığı bir yıldönümü, bir nevi "invented tradition". Fakat son iki yıldır özellikle İstanbul'da bir çılgınlık hakim 10 Nisan tarihinde.

Sınırları içerisinde büyük çaplı toplantı, miting, neyim yapılamayacağı yönünde çok kesin fetvalar olan gözünü sevdiğim Taksim Meydanı iki yıldır (daha önce de vardıysa söyleyin ltf pls tşk) 10 Nisanlarda trafiğe kapatılıyor. Ne otobüs girebiliyor içeri, ne metro, ne de taksi. Yaya olarak girmek isterseniz üzeriniz ve çantanız aranıyor yurdumun acar polisleri tarafından. Binbir zahmetle meydana girebildiğinizde görüyorsunuz ki memleketin bütün polisleri gıcır lacilerini çekip toplanmışlar Taksim Meydanı'nda. Tribünler falan kurulmuş, bayraklar, flamalar asılmış. Şiir okuyanlar mı dersin, konuşma yapanlar mı? Ankara'dan Emniyet Genel Müdürüm gelmiş, bizde bir bayram havası. O esnada Celallettin Cerrah da bizi çok severmiş.

E hani toplaşılamazdı Taksim'de hani yasaktı? "Burası bizim olsun oğluumm kimseye söylemeyelim. Burası bizim evimizmiş meğersem" mi demektesiniz sayın kolluk kuvvetleri? O yüzden mi yıllardır insanları 1 Mayıslarda Çağlayanlara mahkum etmektesiniz? Ha bu arada vatandaşları meydana sokmadan önce arama yapılmasına karar verenleri de kınamak bir yandan da Nelson misali müstehzi bir ifadeyle "ha-ha!" yapmak istedim suratlarına karşı. Sayın polis kişileri, sizin göreviniz bizi yani vatandaşı korumak, kendinizi bizden korumak için bu kadar uğraşmanız biraz ironik değil mi?

Taksim Meydanı demişken bu aralar Emirgan ve Sultanahmet'le birlikte Taksim Meydanı'nda Lale Festivali sürmekte, görenleriniz görmüştür. Konserler, sergiler, lale soğanı satışları falan derken coştu yine ortalık. Bu festivalin Pesah ve Paskalya'yla çakışması, dahası bu sene bir de aynı anda Kutlu Doğum Haftası'na da denk getirilmesi bir raslantı mı acaba. Yoksa birileri bize bir şey mi anlatmaya çalışıyor?

Konuyu oradan oraya bağlıyorum ve artık sonuna gelmek istiyorum da, bir şey anlatmak derken geçen gün şunu fark ettim. Bu Facebook'u hangi dilde kullandığımıza bağlı olarak "adamına göre muamele"ye maruz kalmaktayız efendim. Zira Facebook Türkçe kullanıcılarına "sen" diye hitap ederken Fransızca kullanıcılarına "vous" diyerek saygı çerçevesinde bir ilişki sürdürmekte. İngilizce "you"nun hangisi olduğunu anlamıyoruz ama Almanca kullanıyorsak "du" şeklinde laubali bir hitaba maruz kalıyoruz. Yunanca ne yaptığımız "ti kanete?" diye sorulmuş durumda, demek ki yine sizli bizli olduk. Bunun haricindeki dilleri pek anlayamadığım için karşılaştırma yapamadım ama İtalyanca olsun İspanyolca olsun tespitlerinizi ve katkılarınızı bekliyorum.

Yalnız böyle daldan dala kona kona yazmak pek keyifliymiş. Giriş-gelişme-sonuç işkencesinden muzdariplere tavsiye ederim.

3 yorum:

adsumcu dedi ki...

Facebook meselesine katkı:
İtalyanca FB de samimi -ne de olsa bi Akdenizlilik falan mı var desek ne etsek?
"Che cosa stai pensando" diye sorarak "ne düşünmektesin şu anda" diyor.

Alper Yağcı dedi ki...

azıdaki Fırat göndermelerini anladık da Nelson kim oluyor, ben kaçırdım. Kimdir, aydınlatır mısınız?

Bu, türban ve kadın özgürlüğü meselesiyle ilgili aşağıdaki saptamamı paylaşmak isterim. "Kullandırarak" sözcüğüne dikkat:
Bir ilçe milli eğitim müdürünün görevden alınarak öğretmen olarak tayin edilmesini (yani bir nevi sürülüşünü) onayan Danıştay kararında, davacının “resmi görevini başarıyla sürdürdüğü” belirtilmesine rağmen, “laik bir ülkede, dinci akımların sembolü haline gelen türbanı yanlış mesajlara neden olabileceğini düşünmeksizin eşine kullandırarak, hakkındaki söylentinin daha da artmasına ve eğitim müesseselerinin zedelenmesine neden” olduğu, gerekçeler arasında telaffuz edilebilmiştir. Söz konusu karar şudur:
Danıştay 5.Daire E 1999/4212, K. 1999/4325, 17.12.1999 tarihli karar.

SE7IN dedi ki...

Nelson, The Simpsons'daki kabadayı çocuk. Hani kolları yırtık bir yeleği vardır minik bir bisikleti vardır. Sokakta düşen insanlara falan parmağıyla işaret edim "ha-ha!" der. İşte o Nelson... :)