1 Mart 2009 Pazar

Bach, Heavy Metal dinlemez miydi? (1.Kısım)

Ergenlik dönemini heavy metal dinleyerek geçirdikten sonra yavaş yavaş bu alışkanlıktan sıyrılmış olan yazarın, o günlere tebessüm ile bakarak bir nevi günah çıkarma denemesidir. Yazar, heavy metal’in insanlara ne biçimlerde hitap edebileceği ve edemeyeceği konusuna açıklık getiren bir sanat kuramı geliştirmeye karar verir. Bu sırada, bu müzik türünün haksız olarak sahip olduğu kötü şöhret, Sebastian Bach’ı rahatsız etmekte, kemiklerini sızlatmaktadır…



Birkaç aydır oturduğum yerin yakınındaki bir spor salonuna üyeyim. Gündüzleri gidersem, hele haftaiçi, orada pek kimseyi bulamayacağımı biliyorum. Akşama doğru gidersem, kalabalık artıyor tabi, ofislerinden çıkan insanların akın etmesiyle birlikte. Sonra geceye doğru, salonun kapanmasına yakın, bu kalabalık seyreliyor, ve geriye biz kalıyoruz. Biz: zamanında aldıkları protein haplarının etkisiyle şişirdikleri kasların serbest kalıp yağ kütlelerine dönüşmemesi için metabolizmaları tarafından ölene kadar vücut geliştirmeye mahkum edilmiş ve bu yüzden günün her saatinde salonda rastlayabileceğiniz emekli sporcu amcalar; bebeksi yüzüyle şaşırtıcı kalınlıktaki kasları arasındaki tezat yüzünden yaşını bir türlü kestiremediğim bir çocuk; bir de salonun hocaları. Özellikle de bir tanesi – çünkü hocalar arasında bir iş bölümü var ve günün farklı saatlerinde farklı hocalar orada oluyor. Bu hoca, ki kendisi yirmili yaşların ortasına yeni varmıştır, şöyle bir tip: Orta boy, tahmin edileceği üzere yapılı ve atletik bir gövde, saçlar uzun, her daim bir güç ve mücadele iddiasını içerecek biçimde kendini belli eden çıkık bir alt çene. Bu arkadaşın güçlü olma fikriyle ilgili takıntıları vardır; bu minvalde kaslarını geliştirir, dağa çıkıp kampçılık yapar, motosiklete biner, deri ceketler giyer, faşizan fikirlere sempatisi vardır ve evet, heavy metal dinler. Steel Warriors adlı bir grupta elektrogitar da çalarmış. Spor salonunda olağan olarak dans müzikleri çalınırken; birkaç müdavim olarak biz bize kaldığımız saatlerde bu çelik savaşçı kendi hazırladığı CD’leri müzik setine yerleştirir ve başlar salon 80’lerin oldskool metaliyle gümlemeye.

O zaman, bu müzik türüne sempatisi olsun olmasın salondaki herkes daha bir gaz, daha bir iştiyaklı sarılır demirlere, yüklenir ağırlıkları. Muhakkak ki bu müziğin enerjisinde bizim gücümüze motivasyon katan bir şey vardır. Hatta, herhalde şöyle bir genelleme yapabilirim: dans müziklerinin monoton tempoları ve evcil ritmleri; güç değil de zamana karşı dayanıklılık gerektiren hareketler için iyi bir eşlik sunarken, heavy metal gibi sert müziklerin aşıladığı hırs, kasların kısa dönemli ve mesafeli sıçramalar yapması için iyi geliyor. Yani, kardiyo yaparken Tom Jones’a, alet kaldırma safhasında Manowar’a rastlarsanız ne ala.


Salona gide gele bu işin gazına kendimi kaptırıp, yıllardır kulağıma sürmediğim heavy metal namelerini hatırlayıp, arar oldum. Ergenlik dönemim boyunca biriken 100 küsur kasetlik koleksiyonumu zamanında iki kitap karşılığında bir sahafa bıraktığım için, öyle hemen bulamadım aradığımı. Number of the Beast’leri, Rust in Peace’leri, yani bu külliyatın abc’sini en baştan internetten indirmek zorunda kaldığım için karışık duygularla tebessüm ediyorum şimdi. Hafif bir utanç da var ne de olsa: sen Miles Davis’ten Portishead’e nice “cool” isimlerin ortasından geç, dön dolaş bu yaştan sonra “Kings of Metal!” diye bağırarak şınav çek… Bu utancı hissediyorsam, heavy metal’i değersiz bir tür kaçıklık olarak gören bakışı ben de içselleştirivermişim demek ki. Bunu herkesten gizli yapmaya, yakalanırsam hoşgörü bekleyerek sırıtmaya hazır gibiyim. Kız arkadaşıma da henüz açıklamadım – ilişkinin temellerinin sağlamlaşmasını bekliyorum.

Fakat, hayır; bu durumdan ben hiç hoşnut değilim. Evet, her müzik türünde olduğu gibi heavy metal’de de değersiz örnekler boldur – hatta belki metal yaparken saçmalamak diğer türlere nazaran biraz daha kolaydır. Evet, şarkı sözleri ergenlik hezeyanlarını; amaçsız, naif bir isyan duygusunu ifade etmekten öteye geçemez çoğu zaman. Üstelik pek çok kere faşizan veya maço bir gündeme yaslanabilir. Evet, tabi ki, hem şarkı sözlerinde hem de camia sakinlerinin duruşunda şiddete yönelik bir övgü sezilir, ki bu kötüdür. Metalcilerin kendilerini toplumda konumlandırış biçimi de çeşitli biçimlerde ürkütücü, itici olabilir. Fakat, hayır, yine de, bu müziğin içerdiği değeri takdir edemeyenler için ortada büyük bir kayıp söz konusu – eğer müzikten keyif almak bu kişiler için önemliyse. Neyi kaçırdığınızı bilmiyorsunuz, ve bu tamamen bir yanlış anlaşılmadan kaynaklanıyor olabilir! Hem, Bach da heavy metal dinlerdi.

Derdimi anlatabilmek için, iptidai bir müzikal kuram geliştiriverdim. Öncelikle bir müzik parçasının bize vereceği hazzı şekillendiren nesnel ve öznel belirleyicileri ayırt edelim. Öznel belirleyiciler; müziği nasıl bir halet-i ruhiyede, ortamda, zamanda dinlediğimizle alakalıdır. Örneğin şöyle güneşli bir deniz kıyısında dinlenecek flamenkonun, sevgilinin terk ettiği günün akşamında gidilen Sezen Aksu konserinin, Aya İrini’de dinlenen barok konçertonun tadı başkadır. Şimdi bu öznel belirleyicileri bir kenara ayıralım, çünkü asıl anlatmak istediğim nesnel belirlenimin üç boyutuyla ilgili.

Bu üç boyuttan birincisi “yapıdır”. Bununla, bir partisyondaki notaların gücü, uzunluğu ve birbirlerine karşı bu bağlamdaki konumlanış ilkesinin oluşturduğu yapıyı kast ediyorum. Örneğin J. S. Bach, tekrar eden bir “pedal notayla” birbirinden ayrılmış notaların melodiyi oluşturduğu füg yapısını sıklıkla kullanırdı. Keza, ska-punk gitaristlerinin kesik ritmleri de bu anlamda yapısal bir unsurdur. Ritm dediğimiz şey, yapının önemli bir tezahürüdür, elbette.

İkinci boyut, “tonaldir”; hem dikey armoniyi hem yatay melodik sıralanışı ilgilendirir. Bununla, hangi gamın (klasik Türk müziğinde bunlara makam denirdi) kullanıldığını kast ediyorum. Gamların kendilerine has çağrışımları ve uyandırdıkları özel duygular vardır. Örneğin Frigyan gamlarda (ki Kürdi makam da bu türdedir) bestelenmiş parçalar İspanya’yı veya Ortadoğu’yu hatırlatır dinleyiciye.

Aslında bu iki unsur, bir müzik parçasının ritmini, temposunu ve melodisini belirleyerek, onun asıl içeriğini oluşturur. Esas itibariyle parçanın değerini belirleyen de bunlardır. Bir müzik parçasını notalara döküp kağıda geçirdiğinizde yaptığınız bu iki unsurun elemanlarını kayda geçirmektir. Fakat, kaydın icracı için daha anlaşılır olmasını istiyorsanız o kağıdın bir köşesine yazmanız gereken bir şey daha kalmıştır: “keman için,” “bu partisyon çelloya aittir” gibi. Parçanın hangi enstrümanlarla çalınacağını ve farklı enstrümanların partisyonlarının birbirlerine karşı nasıl konumlanacaklarını belirleyen bu boyuta “sound” diyoruz. Sound, parçanın nasıl tınlayacağını belirler. Aynı müzik parçasını, farklı soundlarda icra etmek mümkündür; bir şarkıyı “cover’lamak” genellikle onu farklı bir sound’da çalmaktan ibarettir. Mozart’ın bestelediği bir oda müziği eserindeki yaylıların yerine klasik gitarlar koyabilirsiniz; veya Paganini’nin bir keman kapriçyosunu elektrogitarla çalabilirsiniz. Fakat, bu durumda aynı içeriğe sahip müziğiniz, dinleyicide farklı etkiler uyandıracaktır. Çünkü belli yapısal, tonal ve sound (buna bir Türkçeleştirme bulmak gerek) unsurları birbirine yakışır, diğerleri yakışmaz. Ajda Pekkan şarkılarını sazla çalmak nasıl bir lezzet verirdi, kestiremiyorum.

Aslında bir müzik parçasının oluşumundaki ilkesel hiyerarşide son sırada yer alması gereken sound, uzman olmayan dinleyicinin müzik deneyiminde en ön sırada gelir genellikle. Çoğunlukla belli bir tonal tercihle (mesela: Frigyan bir gam) özdeşleşen özel bir sound (mesela: perküsyon ve klavyeyle desteklenen akustik gitar) beğenisi, müzik zevkinin en kolay tezahürüdür (mesela: Latin müziklere bayılıyorum şekerim). Bu parantezlerdeki bayan, mesela, enstrümanını akort etmeye çalışan flamenko gitaristinin melodik yapı itibariyle bir anlamı olmayan tıngırdatmalarını duymaktan bile bir hoşnutluk duyacaktır. Oysa ki bilinçli bir müzik beğenisi, kompozisyonun tüm unsurlarını bir arada değerlendirebilmeyi gerektirir.

Tüm bunları neden anlattım: Çoğu dinleyici için heavy metal, belli bir sound’dan başka bir şey ifade etmez; ve yine çoğu için bu sound, gürültülü olması itibariyle neredeyse fiziksel bir rahatsız ediciliğe sahiptir. Bu arkadaşlar, heavy metal sound’unu duydukları yerde oradan uzaklaşacaklar ve söz konusu sound’un ilettiği melodinin içeriğinden bihaber kalacaklardır. Oysa ki, kötü örnekleri ganiyle bulunabilse de, iyi heavy metal’in içerdiği melodik zenginlik, ve bunun icrasının gerektirdiği enstrümantal virtüözite, her müzik türünde kolayca rastlanabilecek cinsten değil aslında.

Daha iyi anlamak için, buyrun bir de buradan yakalım: Heavy metal gruplarının, klasik Batı müziğinden apardığı, uyarladığı, yorumladığı çeşitli örnekler mevcuttur. Bunlarda, yapısal ve tonal özellikleri büyük oranda korunan parçalar, heavy metal sound’unda yorumlanır. Heavy metal’e tamamıyla yabancı bir dinleyici, bu parçaların icrasına maruz kaldığında “ıyy, bu ne saçmalık, ne anlamsız bir gürültü” diye söylenmek suretiyle yüzünü buruşturduğunda, aslında akademik müzik beğenisinin kanonunda en değerli payelere reva görülen üç yüz elli yıllık yaşsız bir klasiğe arkasını dönebilmektedir. Elbette ki herkes sanatsal hazzını bu kanonun emirleriyle şekillendirmek zorunda değil (ben şahsen sanat kanonunun oluşumundaki seçkinciliğin bir değeri olduğunu gerçekten düşünüyorum, fakat kimseyi “neden kaliteli sanattan haz almıyorsun lan dostum?” diye sarsalayacak halimiz yok); ama, hani, ayaklar altına aldığınız müziğin, önünde sesinizi alçalttığınız kutsal yükseklerdeki o değerli müziklerden o kadar da uzak olmadığını hatırlatması için, bunu bilmek belki de önemli.

Yani, Sebastian Bach da heavy metal dinlerdi. Valla… Yalan olmasın, bu bahsettiğim on yedinci yüzyılın barok-klasik bestecisi J. Sebastian Bach değil, 80’lerin sonunda popüler olan Skid Row grubunun vokalistidir. Doğumunda verilen Sebastian Philip Bierk ismini böyle değiştirmiş, yıllarca sahneleri bu isimle sallamıştır. J. S. Bach da, yaşasaydı, heavy metal dinler miydi?  J. S. Bach bugün yaşasa ne yapardı bilmiyorum. Büyük adamlar fikirlerine ve eserlerine bizim yakıştırdığımızdan farklı anlamlar vermiş olabiliyorlar, hem çoğunlukla kendi miraslarının uzantılarının nerelere varabileceğini de kestiremiyorlar. Bach’ın öznesini bir yana bırakalım ama, bestelerindeki barok melodik yapı, başta Yngwie Malmsteen olmak üzere heavy metal gitaristleri için önemli bir ilham kaynağı oldu, oluyor. Malmsteen’in 21 yaşında kaydettiği ilk albümünü, Bach-heavy metal işbirliğinin en olgun örneği olarak sayabilirim (İlginçtir, Malmsteen’in müzikal anlayışı erken evresinde vardığı bu mucizevi olgunluğu daha sonra büyük ölçüde yitirdi).

Bir de Niccolo Paganini vakası var. Şakası yok, bu sefer söz konusu olan 19.yüzyılın ilk yarısında yaşamış bir heavy metal yıldızı. Bilmeyenler için: Adam İtalyan bir besteci ve keman virtüözü, müzikal kanonda kesinlikle marjinal bir yeri yok, hatta en büyüklerden biri ve kendinden sonraki keman tekniğinin de en önemli şekillendiricisi. Şimdi bu arkadaşın yazdığı, ve keman tekniği açısından burada saymama lüzum olmayan çeşitli devrimler içeren 24 keman kapriçyosunun pek çoğuna, metal adını veremezsek bu ismi hiçbir şey için kullanmamamız gerekir. Hele bunlardan biri, yani solo keman için 5 numaralı La Minör kapriçyo, katıksız bir trash/speed-metal parçasıdır. Paganini’nin bir ilginç özelliği de 80’lerdeki heavy metal gruplarınınkine benzer bir sahne performansına ve karizmasına sahip oluşu ve bundan sebep daha yaşarken etrafında bir mitler-imgeler yumağının oluşması. http://tafkac.org/celebrities/paganini_stories_myths.html adresinde bunların birincil kaynaklardan derlenmiş bir özetini buluyoruz: Paganini, haddini bilmez bir kumarbaz, doymak bilmez bir kadın avcısıdır. Söylendiğine göre cinayet işleyip hapse girmiştir; mucizevi virtüözitesini hapisteki 8 yıl boyunca yaptığı egzersizlere ve yine orada şeytanla vardığı anlaşmaya borçludur; sahnede kemanının tellerini koparana kadar sergilediği çılgın performanslar sırasında da, şeytan omzunun arkasında durup, ellerini yönlendirmektedir güya.

(Devam edecek)

2 yorum:

Gunes Demet Senturk dedi ki...

Guzel bir yazi olmus; ama kasik kaslarini guclendiren ogrenciler, flamenko gitaristine verme ihtimali olan kadin gibi stereotiplestirmeler ve bu tiplere karsi takinilan alingan tavir dusundurucu.

Alper Yağcı dedi ki...

Kısmen hak veriyor, ve küçük bir otosansür müdahelesi yapıyorum.