1 Mart 2009 Pazar

Güz Sancısı Kısm-ı Evvel

Malumunuz son zamanlarda Türk sineması ihya olma yolunda hızlı adımlarla, hızlı bir biçimde ilerlemekte -veya böyle olduğu iddia ediliyor, ben işin bu kısmını benden daha sinefil bloggerlere bırakıyorum. Bu iddianın ortaya çıkmasına vesile olan filmlerden birisi de Güz Sancısı. Ben, aşağıda filmden çıktıktan sonra aklıma takılanlar ve filmin bana düşündürdükleri üzerine birkaç kelam edeceğim.
Uyarı: spoiler tabir edilen bazı malumat ihtiva edebilir. Demedi demeyin!
Eski mebuslarımızdan Yılmaz Karakoyunlu' nun aynı adlı romanından Etyen Mahcupyan ve Nilgün Öneş'in senaryolaştırdığı bir anlatı.
Film hakkındaki eleştirilerime geçmeden evvel şunları söylemek faydalı olacak sanıyorum. Öncelikle bu tür filmler, diziler... yapılmasını destekliyorum. Bunlar yapılsın ki daha iyilerine de yol açılmış olsun. O anlamda başarılı bir çaba olduğunu söylemek boynumuzun borcu. İkinci olarak benim gittiğim seansta bir çok liseli genç de vardı. Hakeza bir sonraki seans için bekleşenler arasında da aynı yaş grubundan gençler vardı. Film bize değil belki ama, bu gençlere birşeyler aktarmış olmalı. Hatırlayın: "Hatırla Sevgili" dizisi esnasında da Deniz Gezmiş kitapları çok satanlar arasındaydı. Benzer bir mantık yürütmeyle ben bu filmin de gençlerde bir merak uyandırabileceğini düşünüyorum. Yukarıda zikrettiğim gençler de bu anlamda beni mutlu etti açıkçası -evet, farkındayım safiyane bir hissiyat:)

Bununla beraber filmde eleştiri getirilebilecek bir çok nokta da mevcuttu maalesef.
Öncelikle karakterler sadece varlardı ama varlıklarının nedenleri, niçinleri, nasılları bize aktarılmıyordu. Örneğin ana karakterlerden birisi olan Elena, Rum bir genç kızdır. Babaannesi ile beraber yaşamaktadır. Babaannesi bu kızcağızı fahişe olarak İstanbul'un zengin beylerine pazarlamaktadır. Pekiyi de neden? Bu kızın anası babası nerdedir, neden yoktur ortada? Babaanne torununu neden pazarlamaktadır? Filmin ilerleyen sahnelerinde bu sorulara bazı cevaplar alırız -Elena'nın ağzından- aslında ama bu cevaplar fazlasıyla yüzeyseldir. İzleyiciyi tatmin etmekten uzaktır.

Aynı minvalde ilerlersek filmin hemen başında öldürülen bir gazete sahibi ve yazarı vardır. Bu adamın adını biliriz, DP'nin ılımlılarından olduğunu da biliriz ama ne bir yazısını okuruz, ne de hayatı hakkında başkaca bir bilgimiz olur. Hakeza Behçet'in toprak ağası olan babası filmin sonunda ortaya çıkar çıkmasına da, o da nerden geldiğine dair ipucu sunmaz bize. İlker Aksum'un başarıyla canlandırdığı İsmet karakteriyle Behçet'in bir sahnesi vardır filmde. Uçurum kenarında geçen bu sahnede bütün pisliklerin nedenini babasına sormasını salık verir Behçet'e İsmet. Bekleriz ki bu lafın devamında gerçekten olaylarla babasının doğrudan bir ilişkisi olsun. Ama bu türden bir yakın alaka ortaya konmaz.
Behçet, bir toprak ağasının oğludur. İstanbul'da üniversitede okumaktadır. Bölümünü bilmeyiz. Herhangi bir dersine çalıştığını da görmeyiz film boyunca. Öğrencidir ama sözde öğrencidir sanki. Taşradan gelen birisi olan Behçet -nereden geldiğini de bilemeyiz bu arada- İstanbul Türkçesini sizden benden iyi kullanır. Asla yerel bir tını taşımaz konuşması: ne Ege, ne Orta Anadolu, ne Karadeniz. İstanbul beyefendisi tadında bir Türkçesi vardır.
Bence şaşırtıcı olan bir diğer husussa taşradan gelen bu delikanlının anadili Türkçe olmayan kişilerle olan konuşmalarındaki rahat tavırları. Sanki geldiği yerde de anadili Türkçe olmayan bir çok insan vardır da Rumca konuşan insanları görünce asla şaşırmaz, tepki vermez. O kadar ki bazı sahneler var filmde Elena ile Behçet konuşuyor, ve Elena Rumca bazı kelimeler kullanıyor. Karşısındaki kadının anlamadığı bir dilde bazı laflar etmesi Behçet'i meraka sevketmiyor nedense. Hani sanırsınız Behçet Rumca öğrenmektedir, o nedenle şaşırmaz mesela Elena "yaya"sından bahsedince.
Yine benim takıldığım bir diğer nokta da -belki yukarıda yazdıklarımla örtüştürüle de bilir- Behçet'in Müslüman olmayan birisiyle olan fazla rahat ilişkisi. Behçet o kadar rahat ki gerek Elena ile gerekse de babaannesiyle konuşurken. İnsan, en azından ilk konuştukları esnada, bir tedirginlik bekliyor. Burada belki de Behçet'i canlandıran Murat Yıldırım'ı eleştirmemiz gerekebilir: bize o hissi yaşatmadığı için. Bir diğer ihtimal de Yıldırım bu hissi yaşatıyor ama ben kavrayamıyorum... Neticede o da bir ihtimal.

2 yorum:

Alper Yağcı dedi ki...

Yazarın "Mustafa" belgesel filmi hakkındaki görüşlerini de öğrenmek isteriz.

SE7IN dedi ki...

efendim,
istanbul'un rum/yunan cemaatinin gayrıresmi bir üyesi olarak eşten dosttan duyduğum kadariyle bu film pek sıkıntı yaratmış adı geçen cemaatin cephesinde.
ben filmi hala izleyemediğim için çok da hakim değilim konuya ama anladığım kadarıyla özellikle filmin başta "boynundan haçını çıkarmayan rum fahişe" olmak üzere stereotipler üzerine çok fazla oynamasından kaynaklanan bir rahatsızlık var ki onur'un bahsettiği dil ve mekan hataları konusunaysa hiç girmiyorum (sahi neresi bu "taşra"?)

öncelikle buyursunlar, herkül millas'tan geliyor:
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=820973&title=yorum-herkul-millas-sonbahar-acisi
akabinde de markar esayan (esayan rum değil demeyiniz, ben de biliyorum rum olmadığını):
http://www.taraf.com.tr/makale/3895.htm

sanıyorum beşir'le vals bağlamındaki tartışmalar bu bağlama da taşınabilir. evet film 6-7 eylül 1955 tarihlerinde istanbul'da bir şey olduğunu kabul ediyor ama sorumluların hakkını ne derece derece veriyor, ne kadar objektif ya da muhalif davranıyor bu tür sorular önemini güz sancısı için de koruyor.
beşir'le vals'in en azından film olarak kalitesini tartışamazken ve türk sinemasının hal-i pür melali ortadayken bu konuda oradan bile yırtamayız gibi geliyor.

not: linkler link olarak görünmememkteydi ben de o yüzden yorumu silip yeniden ekledim