1 Mart 2009 Pazar

Vals im Bashir


Yurdumun gözünü sevdiğim entellektüellerinin son zamanlarda en sık alkışladıkları filmlerden biriyle siftah etmek isterim bu blogdaki kariyerime. (Spoiler'ı bol bir yazı olabilir, şimdiden uyarıyorum.)
Özellikle İsrail'in son dönem Gazze saldırısıyla gündeme gelen, Altın Küre ve Oscar'daki En İyi Yabancı Film adaylıklarıyla iyice adı duyulan Vals im Bashir, hem kendi hafızasındaki hem de belki içinde yaşadığı toplumun kollektif hafızasındaki boşlukları doldurmaya çalışan yönetmen Ari Folman'ın animasyon belgeseli.

Film bir rüya sekansıyla açılıyor: Ari'nin eski bir arkadaşı yıllardır gördüğü ve hep aynı yerde uyandığı rüyasını anlatıyor Ari'ye. Rüyada, bu arkadaş (ismi çok da önemli değil) 26 tane kana susamış köpeğin kendisini öldürmeye geldiğini görüyor. Bu rüyanın gençliğinde katıldığı Lübnan Savaşı'yla ilgili olduğuna emin. Çünkü savaşta insanları öldüremediği için bekçi köpeklerini öldürme görevi vermişler kendisine. Tam 26 tane köpek öldürmüş, hepsinin gözünün içine bakmış öldürürken, rüyalarında da bakmaya devam ediyor. Velhasıl, istiyor ki bu arkadaş Ari bir film yapsın bu konuda. Neden psikiyatriste ya da Shiatsu'ya gitmediğini de "filmler de terapi sayılmaz mı?" diyerek açıklıyor, ki bence aslında burada Ari de bize kendi niyetini açıklıyor. Kendi savaş sonrası travmasının terapisini izleyeceğiz biz önümüzdeki yaklaşık bir buçuk saat boyunca.

Hakikaten arkadaşının anlattıkları Ari'nin hafızasını yoklamasına sebep oluyor ve fark ediyor ki Sabra ve Şatilla katliamına dair hiçbir şey hatırlamıyor. Sadece bir görüntü var gözünün önünde sarı ışık altında, ellerinde silahları, sudan çıkan birkaç genç (bu sahneyi iyi belleyiniz, birkaç kez karşımıza gelecek). Bunun üzerine o sırada yanında olması muhtemel arkadaşlarıyla, travma konusunda uzman psikiyatrlarla, dönemin gazetecileriyle röportajlar yapıp bu filmin omurgasını oluşturuyor. Sonra da bu omurgayı çizgiye döküp filmimizi önümüze sunuyor.

Bu kadar tanıtımdan sonra gelelim yorumlara: "mükemmel bir film" dersem alkış tufanının gazına kapılıp gitmiş gibi görünmekten çok korkuyorum ama gerçekten çok etkileyici bir film en azından görsellik itibariyle tek kelimeyle "güzel". Özellikle filme adını veren "vals" sahnesi ve gemideki halüsinasyonlar gerçekten çok hoş görüyor göze. Bir de ülkedeki Beşir Cemayel kültü ("benim için David Bowie neyse onlar için Beşir oydu") akla bugün Suriye sokaklarında yaşanan Beşir Esad çılgınlığını getiriyor ki sırf isim benzerliğinden öte. Hele ki Max Richter'in yaptığı müzikler "Hey bugün Lübnan'a girdik, bir kaç sivil de öldü ama neyse" minvalli şarkılar hem eğlendiriyor hem de filmin mesajını kuvvetlendiriyor. Erkekler askere neden gider sorusuna verdiği cevaplarla (Sevgilim beni terk etti, suçlu hissetsin istedim. Sınıfın sevişemeyen ineğiydim, erkek gibi görünmek istedim.) militarizmin yanısıra üstü örtülü de olsa maskulinizmi de sorguluyor.

Lakin film siyasi doğruluk itibariyle tartışılabilir gibi geliyor bana. "Ama Sabra ve Şatilla katliamını biz yapmadık ki Hristiyan Falanjistler yaptı" savunmasının üzerine biraz fazla oynanmış, Ariel Şaron'un adı bile geçirilmemiş neredeyse, ki Falanjistlerin İsrail'in paralı askerleri olduğu olup olmadığı sorusu hala akıllarda. Ama bir yandan da Ari Folman kendisi üzerinden mükemmel bir sembolizm kurmuş bence. Nasıl ki Ari katliama katılmadı sadece ortalığı aydınlatan fişekleri ateşledi, İsrail de Filistinlileri tek tek taramadı ama bütün bunlar olurken elini kolunu bağlayıp kenardan izlemekle yetindi.

Bir eylemin yapılmasını kolaylaştıran o eylemi yapanlar kadar suçlu mudur? İşte bu noktada filmin kafası biraz karışık. Hem bir utanç var hem de bir savunma hali. Özellikle Auschwitz göndermesini biraz gereksiz buldum. Sabra ve Şatilla'yla toplama kampları arasında parallelikler kurup "Siz aslında Nazicilik oynadınız, her şeyin sorumlusu Hitlerdir, sen 6 yaşından beri travmatiksin ulan" şeklinde bir çözüm yolu aramak işin kolayına kaçmak oluyor biraz ki isteyen olursa Dreyfus olayına kadar iz sürebilir, ama bu kimsenin omzundaki sorumluluğu hafifletmez. Yine de toplumların kendi geçmişleriyle hesaplaşmaları, İsrail'den gelen savaş karşıtı seslerin gün geçtikçe daha fazla yükselmesi, herkesin kendi elindeki kanı yanındakinin üzerine sürmektense suçunu kabullenmeye başlaması umut verici gelişmeler. Özellikle anti-Siyonizm ve anti-Semitizmin fena halde karıştırılmaya başladığı şu günlerde ("Go back to the oven!") bütün Yahudilerin Müslüman kanına susamış caniler olduğunu düşünenlere güzel bir cevap olmuş Vals im Bashir.

Animasyon konusuna gelirsek, ben teknikten çok anlamıyorum aslında ama naçizane bu filmin sürekli karşılaştırıldığı Persepolis'le bir tek Allah'ının bir olduğu söylesem abartmış olmam heralde. Ne çizim teknikleri, ne de anlatım dilinin alakası yok. Ha ikisi de otobiyografik belgesel tadında olduğu için karşılaştırılıyor olabilir. Eğer ki illa seçmem gerekirse Vals im Bashir'i daha başarılı buldum ben.

Bu film neden animasyon olarak çekilmiş ki diye soran da çok var. Gerçeklik duygumuzla oynanmış diye şikayet eden var, örneğin Altyazı Dergisi'nde konuyla ilgli çıkan makalede (Şubat 2009) yazar filmin tavrını çok ikircikli ve hatta biraz da kaçak güreşir diye nitelendirirken bu animasyon konusuna da değinmiş, "nasıl ki film gerçeklere teğet geçip gidiyor, animasyon tekniğiyle de aynı şekilde gerçeğe teğet geçiyoruz" gibi bir yorum yapmıştı. Ama bence animasyon tam olarak filmde travma uzmanı psikiyatrist kadının anlattığı şeyi yapmaya yarıyor. Seyrettiklerimizi gerçeklikten uzak bir kurgu, bir çizgi film olarak izliyoruz. Son iki dakikaya kadar bu böyle giderken son anda gerçek hayattan arşiv görüntüleriyle karşılaştığımızda bir anda anlıyoruz hanyayı konyayı. Tıpkı doktorun anlattığı amatör fotoğrafçının kamerasının kırılması gibi bizim de kameramız kırılıyor bir anda ve çatırttt!!!

Welcome to the desert of real...

4 yorum:

SE7IN dedi ki...

http://haaretz.com/hasen/spages/1065552.html

ha'aretz gazetesindeki en favori yazarım gideon levy'den filme dair bir kritik...

llorona dedi ki...

Bir yorum da başka bir köşeden gelsin...

http://www.kizilbayrak.org/2009/sikb.09.07/sayfa_26.html

SE7IN dedi ki...

http://counterpunch.org/hijab02252009.html

yorumlar geldikçe geldikçe geliyor

cüzzamlı melek dedi ki...

Lakin film siyasi doğruluk itibariyle tartışılabilir gibi geliyor bana. "Ama Sabra ve Şatilla katliamını biz yapmadık ki Hristiyan Falanjistler yaptı" savunmasının üzerine biraz fazla oynanmış, Ariel Şaron'un adı bile geçirilmemiş neredeyse...

süper bi tespit...